#memuriyetizm
Explore tagged Tumblr posts
serhatnigiz · 1 year ago
Text
Devletin Teminatının Olmadığı yerde Milletin Teminatı Olur mu?
Tumblr media
Yürütmenin yargıya tepeden atamış olduğu memurlar (kendi adamları) ile yürütmedeki ve yasamadaki memurlar karşı karşıya gelmiş durumda. Ne de olsa bugüne kadar tüm kirli işlerini bu yargıya yaptırdılar.
Bahçeli sistem krizi yok dese de, sadece sistem krizi de yok! Sistem krizi ile iç içe girmiş yapısal bir kriz var. Yasama, yargı ve yürütme klikleri arasındaki gerilimin asıl nedeni de bu.
Düne kadar emir ve talimat ile AYM'ye karar aldıran Bahçeli (Jülistokratik MHP çetesi) ne oldu da şimdi AYM'yi "kapatmakla" tehdit eder hale geldi.
Bahçeli ve adamlarında AYM'yi kapatabilecek cesaretin zerresi yok!
İyisi mi yürütmenin (kendisini milletten üstün gören yetki diktatörlüğünün) son kalesi olan yürütme-yargısı AYM'yi ve diğer sözde yargı kurumlarını Bahçeli'yi beklemeden millet topyekün kapatsın!
Bu kurumların bugüne kadar millete bir faydası da görülmedi. Bu kurumlar ülke tarihi boyunca kendisini milletin üstünde gören bir avuç memur kastına çalıştı. Bu memur kastları da milletin devlete sunduğu olanakları kullanarak kendi kafalarına göre bir "kapitalist düzen" yarattı. Ama bu nasıl bir kapitalizm ise ortaya çıka çıka kapitalizmin ne evrensel ne de yerel normlarına dahi oturmayan feoktokratik ve müphem bir çete-kapitalizmi ortaya çıktı.
Bu çeteleri AYM gibi yürütme-yargısı değil, yargılasa yargılasa denetim usul/muhakeme kanunları ve denetim mahkemeleri yargılar!
Öyle yalandan tehditleri geçeceksin önce icraat görelim. Hadi paçan yiyorsa Bahçeli AYM'yi kapatta görelim! Sende o yürek var mı Bahçeli?
Yıllarca "devletin bekası" söyleminin arkasına saklanıp milletin temel haklarına çökme döneminiz artık bitti. Yaptığınız onca katliamlar, işkenceler, zulümler yanınıza kar mı kalacak sandınız!
"Devlet" diye isim mi olur? Gerçek ismini kullanmayan adamdan milliyetçi mi olur?
Milliyet-çiliği bile ayaklar altına alıp milleti tanımayanlar tabii ki anayasada tanımaz, kanunda tanımaz, her haltı yer. Bu nasıl bir milliyet-çilik ise Türklüğü/üniter kimliği mahkemeleştirmek için 15 Temmuz senaryosunu çevirir!
Millet niye bu temsiliyetist-memuriyetist zorbalığı tanımaya devam etsin ki? Teminatı olmayan devlet çete devletinden başka da bir şey değildir.
Çeteyseniz açıkça çıkıp "biz çeteyiz" diyin olsun bitsin. Öyle yalandan cumhuriyet gibi demokrasi gibi kavramların arkasına saklanmaya devam etmeyin.
O da olmuyorsa çıkın açıklayın "biz devlet değiliz" diyin, biz anayasa ile kanun ile kural ile yönetilmiyoruz, bu devleti bir avuç memur kastı idare ediyor diye millete beyan edin!
Ne de olsa devlet bile beyan esasına göre kurulur.
Bu ülkede devletin teminatı yok! Bir ülkede devletin teminatı yoksa o ülkede milletinde teminatı yok demektir.
Milletin teminatının olmadığı bir ülkede kurtuluşun tek yolu vardır; o da yasamada, yargıda ve yürütmede gerçekleşecek olan kurumsal denetimist devrimlerdir.
Ancak millet bu şekilde kendi temel hakları için ister seçilmiş olsun ister atanmış olsun temsiliyetizmden ve memuriyetizmden hesap sorabilir.
Temsiliyetizm ve memuriyetizm var oldu olalı devlet her zaman var olmuştur. Devletin-kitleselleşebilmesinin ve kitlelerin-devletleşebilmesinin yolu denetimle mümkündür. Aksi takdirde; ister cumhuriyet denilsin ister demokrasi denilsin tüm rejimler son çözümlemede bir memur kastları diktatörlüğünden başka da bir şey değildir.
Bir avuç bürokrasi mi hayatınızı nasıl yaşacağınıza karar verecek yoksa siz kendi hayatınızın yönetiminde söz ve hak sahibi mi olacaksınız?
Denetim mücadelesi ne sağ ne de sol meselesidir. Denetim meselesi siyaset üstü politik bir toplumsal proje meselesidir. Bir kişiye hak olan şey herkese de hak olmalıdır ki, toplum kendi deneylerinden dersler çıkararak denetimi tabandan tavana kadar yaşamın her alanına yayabilsin. Bu sayede de insan kurtarıcı aramayı bırakıp, kendi hayatının öznesi haline dönüşebilsin.
Kendi temel hakları için mücadele etmesini bilmeyen bir insan, ne işçiler adına, ne emekçiler adına, ne ezilenler adına, ne kadınlar adına, ne de gençler adına mücadele falan yürütemez. Yürütüyormuş gibi yapar ama farkında olsun ya da olmasın aslında temsiliyetizme ve memuriyetizme hizmet etmekten öteye de geçemez. Bu yüzden de kafasında ya kişileri kutsallaştırır ya partileri kutsallaştırır ya da devletleri kutsallaştırır. Bu da kendi özgür iradesinin ortadan kalkıp yerine kendisinden daha üstün olduğunu düşündüğü bir iradenin boyunduruğu altına girmesi sonucunu doğurur.
Halbuki her insan önce "ben" olduğu müddetçe "biz" olabilir ve kendi temel haklarına paralel olarak toplumsal haklar içinde mücadele edebilir. Ancak hayatın her alanında denetimist olmayı başarabilen bir insan tüm insanlığın global hak ve özgürlük mücadelesine yol gösterebilir. Emeğin emek, insanın insan üzerindeki tahakkümüne ve baskısına ancak denetimist yoldan son verilebilir! [1]
Dipnot
[1] AYM'nin Avrupa Konseyi ve AİHM-AİHS ile sözleşmesi/protokolü yok. Bu durumda AYM "seçilmenin seçimlerde teminatı yok" diyip seçilmeni (uluslararası hukuk açısından) AİHM'ne de gönderemiyor. AYM yürütmenin emrini yerine getirmek adına (yerel hukuktan) Can Atalay parodisi üzerinden sözüm ona sorunu çözmeye kalktı. Ama bu durumda da AYM hükümetin istediği kararı alamıyor. Yargı aslında hep yürütmenin-yasamanın yargısı/personeli idi. AYM'de ki memurlara onca kararı aldırıp sonrada aldırdıkları kararları, kanunları ve anayasayı tanımayanlarda yürütmedeki ve yasamadaki memur kastları. AYM'ye karar aldır sonrada AYM'yi terör yuvası olmakla suçla ne güzel di mi? AYM de adam olsun "seçilmenin seçimlerde teminatı yoktur" kararı ile birlikte Cumhurbaşkanının kanun olmayan 14 Mayıs CK'sını iptal ederek hükümeti düşürsün! Ne yani bu memur ilahları Allah'tan büyük mü? Devletten ve milletten daha mı büyükler? Bahçeli kim oluyor? Gerçek ismini kullanmayan adamdan ülkücü mü olur!
24.11.2023
Serhat Nigiz
2 notes · View notes
serhatnigiz · 1 year ago
Text
Özel Mülkiyetin Gölgesinde Tarihsel Temsiliyetist Devlete Dair Ütopik Proletaryalist Yanılsamalar Üzerine
Tumblr media
“Komünistlerin kuramı bir tek cümlede şöyle özetlenebilir: özel mülkiyetin kaldırılması. Devlet özel mülkiyetin ilk ve en güçlü koruyucusu olduğuna göre, bu amaç sosyalist güçlerin devlet gücüyle kafa kafaya çatışması olmadan gerçekleşemez.” (K. Marx - F. Engels, Komünist Manifesto)
Marx, Engels ve Lenin gibi düşünen pek çok komünist devlet aygıtının tarihsel olarak değişik ve farklı biçimlerini soyutlayarak ve yorumlayarak devletin özel mülkiyetle özdeş kılındığı bir Marksist tarih algısının zamanla oluşmasına neden olmuştur. Şöyle ki, bu eğilim gerçekte 16. ve 17. yüzyıl burjuva devrimcilerine ait yanılsamalı bir tanımın devamı ola gelmiştir. İşte bu tanım üzerinden burjuva devrimcileri galebe çaldıkları feodalizme (krala ve kralda cisimleşen feodal mülkiyete) karşı savaş açmışlardı. Bu savaşıma da burjuva devrimcileri “özgürlük” mücadelesi adını veriyorlardı. Başka bir deyişle, buradaki özgürlük burjuvazinin feodalizmden ve feodal özel mülkiyetten özgürlüğünü elde etmesinden ibaret idi. Bu sayede burjuvazi ile birlikte kurulan parlamento, genel oy ve seçim hakları, modern (burjuva) insan hakları hareketinin gelişmesine de olanak sağladı.
Dolayısıyla, özel mülkiyetçi devlet algısı, burjuva devrimcileri arasında feodal devlete karşı savaş verme ve onun yerine burjuva özel mülkiyetçi, “hür teşebbüse ve girişime” dayalı bir devlet algısının gelişmesine de zemin hazırlamıştı. Proletaryan özel mülkiyetçi devlet algısı da tıpkı burjuva devrimci algı gibi sorunun temelini özel mülkiyette gördüğü içindir ki, bu durum özel değil, kamusal mülkiyet ilişkileri üzerinden sosyalizme ya da komünizme ulaşılabileceği algısının oluşmasına sebebiyet vermişti. Bu nedenledir ki, sosyalizm ya da komünizm eşittir “kamu mülkiyeti” ya da “devlet mülkiyeti” biçiminde bir algı oluştu. Hatta sosyalist ya da komünist olmak “kamucu” olmakla ya da “devletçi” olmakla özdeş şekilde algılandı. Bugün bile bu algı büyük oranda devamlılığını korumaktadır.
Halbuki proletaryalist algıların aksine özel mülkiyet devleti belirlemiyor, tersine devlet özel mülkiyeti belirliyor. Başka bir deyişle, özel mülkiyetin biçimi sınıf eliyle devleti belirlemiyor, aksine devlet yarattığı memur tabakası (ki bu toplumsal tabakanın bir “sınıf” olduğu da söylenebilir) eliyle sınıfları ve özel mülkiyeti belirliyor. Dahası, ilkel sermayenin oluşabilmesi açısından gerekli olan para-sermayenin tarih sahnesine çıkışı bile devlet ve devleti oluşturan memur tabakası (sınıfı) eliyle gerçekleşmişti. Bunun en bilinen örneği Köleci dönemin ortalarında var olmuş olan Lidya devletinin parayı (sikkeleri) bulan tarihteki ilk devlet olmasıdır. Keza para demek para-sermaye, para-sermaye demek ilkel-sermaye demektir. Burada parayı ve sermayeyi yaratan özel mülkiyet değil, devlettir. Devlet ve devletlü-memur tabakası (sınıfı) olmasaydı bunların hiçbiri gerçekleşemezdi.
Diğer bir deyişle, ister köleci, ister feodal, ister kapitalist sistemlerin tümünde devlet bir memur tabakası (sınıfı) eliyle özel mülkiyetin o toplumsal formasyona uygun biçimini ortaya çıkartmaktadır. Bu ister köleci mülkiyet biçiminde olsun, ister feodal mülkiyet biçiminde olsun, ister kapitalist mülkiyet biçiminde olsun, özel mülkiyetin biçimini belirleyen ana faktör her koşul altında devletin memur tabakası (sınıfı) olmuştur. Bu durumun anlaşılamamış olması proletaryanizm ve genel manada Marksist tarih teorisi açısından devlet ve özel mülkiyet konularındaki temsiliyetizm ve memuriyetizm olgularının da görülememesine neden olmuştur. Ne yazık ki bugün dahi ister teocu/ortodoks Marksizm olsun ister neocu/postçu Marksizm olsun bu konuya dair genel bakış açısı “sınıfların devleti yarattığı ve devletin ise sınıfsal sömürüyü devam ettiren bir aygıttan ibaret olduğu” tezine dayanmaktadır. Halbuki bu tespit ve tanımlama şekli kısmen doğru olmakla birlikte, gerçeğin ancak çok küçük bir bölümünü açıklamaya yetmektedir.
Haliyle, 16. ve 17. yüzyıla damgasını vuran anti-feodal burjuva devrimciliğinin “özel mülkiyet eşittir devlet algısı”, biçimsel olarak kabuk değiştirmiş olsa da, nihayetinde bu algı kamusal mülkiyet biçimindeki proletaryanist temsiliyetist algı içinde de yaşamaya devam etmiştir. Burjuva devrimciliğinin feodalizme karşı geliştirdiği bu tepkisel teorik refleks Marx ve Engels tarafında da yeterince fark edilememiş olsa ki, Marx ve Engels’in yolundan giden Lenin ve Bolşevizm’de bu burjuva tarih algılarından kesin bir teorik kopuşu gerçekleştirememiştir.
Kaldı ki, her toplumsal devlet formu kendisine ait kurumlar ve devletlü bir memur tabakası (sınıfı) yaratarak özel mülkiyete ve sınıflara yukardan aşağıya doğru şekil vermektedir. Aynı durum “reel sosyalizm” olarak anılan Sovyet deneyiminde de kendisini göstermiştir. Keza Sovyetlerde mülkiyet ilişkileri sosyalist ve komünist ütopyaya uygun bir biçimde kamusal hale getirildiği halde, Sovyet devleti içinde de devletli bir memur tabakası (sınıfı) oluşmuş ve çeşitli ayrıcalıklara sahip olan bu tabaka (sınıf) proletarya adına ve proletaryaya rağmen “proletaryan-efendicilik” yapan bir devletlü-memur tabakasına (sınıfına) dönüşmekten de kurtulamamıştır. Başka bir deyişle, kamusal mülkiyetin varlığı Sovyet sistemi içerisinde sovyetik bir memur tabakasının (sınıfının) ortaya çıkmasını engelleyememiştir. Bu da yine tek tek şahıslara (Lenin’e, Stalin’e vs.) bağlanarak açıklanabilecek bir durum olmayıp, tamamen sistemin yapısal karakterinden kaynaklanan bir durumdur. Aynı memur tabakası (sınıfı) Sovyetlerin dağılması sürecinde halkın büyük çoğunluğunun karşı çıkmasına karşın (91’deki referandum sonuçlarına rağmen) sistemin fişini çekmekten de geri durmamıştır.
Bütün bu nedenlerden dolayı, devleti eşittir özel mülkiyet olarak gören proletaryalist teori ve algı, devletin kendisinin devletlü bir memur tabakası (sınıf) yaratmakta oluşunu da ne yazık ki göz ardı etmiştir. Başka bir açıdan, proletaryalist-Marksizm devleti oluşturan memurun (sınıfın) devletlü bir tabaka (sınıf) olduğunu göremediği için, bürokrasi sorununda çuvallamış ve bu konuya dair akılcı çözümler ve esnek stratejiler/taktikler geliştirmekte de başarısız olmuştur. Başka bir deyişle, proletaryanizm temsiliyetizme ve memuriyetizme karşı mücadelede “iki kere ikinin her zaman dört etmeyeceğini” bir türlü anlamak istememiştir! [1]
Hangi devlet biçimi olursa olsun, insanlık tarihinde bugüne kadar görülmüş olan tüm devlet türleri devletin kendisinin özel mülkiyetçi bir sınıf yaratmasına dayanmaktadır. Bu yüzden kamusal mülkiyete dayalı bir temsiliyetist ve memuriyetist sistem kendisine “sosyalist” ya da “komünist” de dese, bu sistemin kamusal bir memur tabakası (sınıfı) yaratması da kaçınılmazdır. Keza her türden özel mülkiyetçi sistemin çatısında/toplumsal üst yapısında devlet ve devletlü-memur tabakaları (sınıfları) vardır. Fakat her özel mülkiyet durumundan da eşittir kapitalizm çıkmaz. Kapitalizmin ortaya çıkabilmesi kapitalist devlet ve devletlü-memur tabakası (sınıfı) tarafından yaratılmış olan özel mülkiyet biçimlerini (ve bu biçimlere bağlı burjuva/feoburg/sanayiburg/teknoburg vs. türlerini) zorunlu kılar. [2]
Dolayısıyla, kendisine “sosyalist” ya da “komünist” adını veren bir sistemde de devleti ve devletlü-memur tabakalarını (sınıflarını) aşağıdan yukarıya doğru denetleyebilecek, geri çağırabilecek, hesap sorabilecek ve yargılayabilecek toplumsal kurumlar yoksa ortada bir “işçi iktidarı” ya da “emekçi iktidarı” pratiğide yok demektir. Bu durumda aynı devletin ve devletlü-memur tabakasının (sınıfının) yukardan aşağıya doğru kapitalist özel mülkiyeti ve burjuvaziyi (sınıfı) yeniden örgütlemesi sadece bir süreç meselesinden ibarettir. SSCB’de, Doğu Avrupa ülkelerinde ve Çin’de yaşayan acı deneyimler bu gerçeğin en açık kanıtıdır. [3]
Salt Lenin açısından değil, Marx ve Engels açısından da “özel mülkiyet eşittir devlettir” algısı burjuva devrimci bir algı olup, proletaryanizmin bu sorunu kamusal mülkiyet yoluyla aşma gayretleri de başarısız olup yenilgiye uğrayınca, Sovyetlerde ve diğer ülkelerde proletaryanizmin zamanla kamusal bir bürokrasiye ve hatta kamusal bir aristokrasiye dönüşmesi de yine bu devletlü-memur tabakası (sınıfı) gerçeğinin yeterince kavranamamış olmasından kaynaklanmıştır. İşte toplumsal denetimizm düşüncesi bütün bu deneyimlerin deney öncesi ve deney sonrası derslerinin bugün ki pratik deneyler ve mücadeleler içinde aldığı teorik ve felsefi bir miras-biçimi olma özelliğine de sahiptir. Nasıl mı?
Tarihte devlet var oldu var olalı, devletlü-memur kastları da, sınıfları da, zümreleri de temsiliyetizm ile birlikte var ola gelmiştir. Yürütme, yargı ve yasama kurumları şeklinde gelişen üç bacaklı devlet modelleri, kapitalist toplum modellerini yaratırken ve bu modeller bir avuç kasta/sınıfa/zümreye dayanırken, sınıflı toplumların aksine sınıfsız bir topluma gidişte, yeni sosyalist devlet ve iktidar modeli olan toplumsal denetim kurumlarının temelleri başlangıçta bir avuç insan tarafından atılacak olsa da, süreçle birlikte bu kurumlar toplumsallaşa toplumsallaşa her geçen gün daha da toplumsallaşarak bir avuç insan olmaktan çıkarak, çoğunluğu kucaklayıp içine alan devasa topluluklara dönüşe dönüşe, tüm emekçileri ve ara sınıfları tek bir çatı altında birleştire birleştire, ezici çoğunlukların toplumsallaşmış devlet aygıtına dönüşecektir. Başka bir deyişle, devlet temsiliyetizm ile değil, denetimist bürokratizm ve denetimist devlet ile kitleselleşerek temsiliyetist devletinde adım adım sönümleneceği bir sürece doğru evrilecektir.
Tarihte yürütme, yargı ve yasama temsiliyetizmleri var oldu olalı, bunlara bağlı temsiliyetist devlet aygıtları yetkiyi kurumlardan kurullara, kurullardan üst kurullara, üst kurulları da kişilere bağlayan bir yapıya sahip ola gelmiştir. Bu yüzden sosyalizmin alt evresindeki çoğulculuktan sosyalizmin üst evresindeki çoğunlukçuluğa geçiş sürecinde yetki toplumsal iradeye/emekçi sınıflara doğru yayılmak ve genişlemek zorundadır. Ancak bu şekilde yetki bir avuç kastın/sınıfın/zümrenin elinden zor yoluyla alınarak emekçi kitlelere üleştirilebilir. Ve ancak bu yolla emekçi sınıfların gerçek tarihsel iktidarı tesis edilebilir.
Sosyalizm her şeyden önce politik bir kültür meselesidir. Kuşkusuz bu kültürün merkezinde de toplumsal denetim düşüncesi olmak zorundadır. Toplumsal denetimist politik kültür ve bilinç oluşturmak komünistlerin görevidir. Sosyalizm artık bu şekilde tarif edilmelidir. Başka türlü bir sosyalizm kesinlikle mümkün değildir. Tarihsel pratikte yenilgiye uğramış ve bir daha gerçekleşmesi mümkün olmayan proletaryalist “sosyalizm” modelleri dün olduğu gibi bugünde bir yanılsamadan ibarettir!
O vakit Marx ve Engels’in kaleme almış olduğu Komünist Manifesto’yu yeniden yorumlandığımızda şunları söylememiz gerekir:
“Komünist kuramı “bir tek cümlede” özetlemek gerekir ise, özel mülkiyetin kaldırılması, özel mülkiyetin en güçlü koruyucusu olan devletlü-kastlara/sınıflara/zümrelere karşı toplumsal denetimist politik kültür ve bilinç geliştiği ölçüde gerçekleşebilir. Dolayısıyla, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişte, toplumsal denetim mücadelesi yürütülmeksizin emeğin çoğulculuğundan emeğin çoğunlukçuluğuna da sosyalizm yoluyla geçiş mümkün değildir. Bu geçişin sağlanabilmesi tüm sınıflı toplumlarda özel mülkiyetin karakterini belirleyen temsiliyetizm ve memuriyetizm biçimlerine karşı denetimist bürokratik savaşımı da zorunlu kılar. Aksi takdirde, tarihsel-temsiliyetist burjuvazinin politik ve kültürel hegemonyasına da asla son verilemez.”
Sonuç olarak bir topluma karakterini veren şey, her ne kadar alt yapıda “üretim ilişkileri” gibi gözükse de, aslında alt yapıda emek türlerinin birleşik diyalektiği o toplumun alt yapısında her ne kadar gözükmese de ve bu durumda alt yapı üst yapıya oranla daha çekinik ve ikincil planda var oluyorken, o toplumun son çözümlemede karakterinin üst yapı ile belirlenmesi nedeniyle, o toplumun üst yapısını da belirleyen temsiliyetizm ve temsiliyetizmin türevleri olmaktadır. Bu tespit emekoloji’nin “alt yapı ile üst yapı arasındaki diyalektik birliğinin” temelini oluşturmaktadır.
Kısacası, temsiliyetizm ve temsiliyetizm türevlerine göre o toplumun ana egemen biçimi belirlenirken, bu biçime uygun düşen alt yapıda ise emek türlerinin birleşik diyalektiği o toplumun (ekonomik, kültürel, sanatsal vs.) dokusunu ve karakterini oluşturmaktadır. Emekoloji, alt yapı ile üst yapı arasındaki bu diyalektik ilişkinin emek türlerinin birleşik iş bölümü diyalektiği temelinde yeniden yorumlanması ihtiyacından da ortaya çıkan yeni bir bilimsel disiplindir.
Temsiliyetizm bürokratizmden çok farklı bir şeydir. Memuriyetizm ile bürokratizmin doğrudan birbirine bağı olsa da, temsiliyetizmin hem memuriyetizmden hem de bürokratizmden apayrı bir yapı oluşturduğunu anlayabilmek için ilkel komünal topluma bakmak yeterli gelecektir. İlkel komünal toplumda ne memuriyetizm ne de bürokratizm vardı. Lakin memuriyetizmin ve bürokratizmin ilkel komünal dönemde var olmamış olması durumu ilkel komünal dönemde temsiliyetizmin var olmadığını kanıtlamaya yetmez. Keza temsiliyetizm oluşmadan, din ve devlet oluşmadan, devlet bürokrasisi oluşmayacağı için, temsiliyetizmden sonra devletin bürokratizmi oluşur, en sonda ise bu bürokratizmi yöneten de bir memur tabakası (sınıfı) oluşur. Bu memur tabakası (sınıfı) oluşur oluşmaz da özel mülkiyetçi sınıflı toplum formasyonu ortaya çıkar. Köleci özel mülkiyet, feodal özel mülkiyet, kapitalist özel mülkiyet biçimleri bu sınıflı toplum formasyonlarının aldığı tarihsel-temsiliyetist biçimlerdir.
Dolayısıyla, sınıf toplumlar tarihi temsiliyetizm ve temsiliyetizm türlerinin biri biri üzerine geçen biçimlerinin ve bu biçimler arasında süre giden savaşımların tarihidir. Halde böyle olunca, sosyalizm ve komünizme giden yol temsiliyetizmin ve temsiliyetizm türlerinin panzehiri olan toplumsal denetimizm mücadelesinden geçmek zorundadır. Bu sebepledir ki, özel mülkiyetin gölgesindeki tarihsel temsiliyetist devlet biçimlerine dair ütopik proletaryalist algı ve teorilerin kapsanarak aşılması bilimsel komünist düşüncenin gelişimi içinde bir elzemdir.
Dipnot
[1] Her özel mülkiyet eşittir kapitalizm anlamına gelmemektedir. Keza her özel mülkiyetten kapitalizm çıkmaz. Kapitalizmin ortaya çıkabilmesi için özel mülkiyetin kapitalist biçiminin (sanayi emek türünün) ortaya çıkması gerekir. Şayet devlet ve devletlü-kastlar/sınıflar/zümreler olmasaydı özel mülkiyeti temel alan bir devlet modelide, üç bacaklı kapitalist bir devlet modelide ortaya çıkamazdı. Kapitalizmin dolayısıyla kapitalist özel mülkiyet biçiminin ortaya çıkışında devletin ve devletlü-kastların/sınıfların/zümrelerin oynadığı rol gerçekte hiç kimse tarafından görülmek istenmemiştir. Emekolojistler bu yüzden temsiliyetizm kavramını durduk yere kullanmamışlardır. Köleci sistemde bile bir kölenin teminatı köle sahibinin ukdesindeydi. Modern kapitalizmde de işler seçme, seçilme, parlamento vs. üzerinden yürüdüğü için "seçmenin teminatı da seçilmedir" diye kabul edilmekteydi. Bu da asli unsur olan seçmenden/emekçi sınıflardan kopuk bir seçilmenler (atanmanlar) kastının/sınıfının/zümresinin oluşmasına ve halkın çoğunluğunun yararına değil, bir avuç seçilmen azınlığının çıkarı için var olmaya devam eden bir devlet ve iktidar aygıtının ortaya çıkması sonucunu doğurmaktaydı. Kapitalizm gücünü devletlü-kastlardan/sınıflardan/zümrelerden almakta ve özel mülkiyetin/sermaye birikiminin biçimide bu şekilde belirlenmektedir. Talan ve yağma düzeni temsiliyetizm eliyle sürdürülmektedir. Kapitalist devlet ve devletlü-sınıflar olmasa burjuvazi bir ay bile ayakta kalamaz! Devlet aradan çıkarsa dünyanın açları, baldırı çıplakları, garibanları, dışlanmışları, ötekileri vs. bunları çiğ çiğ yer bitirir! Kapitalizm denilen illetin tarihi şunun şurasında oturmuş ve yerleşik bir sanayi kapitalizmi olarak ortaya çıkması en fazla 200 yıl bile değildir. Üstüne üstük kabaca 1950-60 sonrası glokal-kapitalizmin gelişimiyle sahneye teknik-elektronik emeğin çıkması ve protekyanın kendiliğinden bir biçimde de olsa üretimde fiili önderlik konumuna geçmesiyle birlikte, sanayiburglar ve teknoburglar ne yapsak da sistem üzerindeki kontrolümüzü sürdürsek diye kara kara düşünmeye başladılar. Zira hem temsiliyetizm hem burjuva devlet modelleri hem de devletlü-kastlar/sınıflar/zümreler tarihsel sınırlarının sınırına yaklaşmış durumdalar. Kuşkusuz bu durum, biri biri üzerine geçerek ilerleyen emek türlerinin doğa karşısındaki mukavemet oran ve orantılarıyla meydana gelen tarihsel sistemlerin devir ve momentlerinin hesaplanmasıyla da, nominal değerler açısından yeni bir tarihsel sistem olan sosyalizmin de hangi şartlar ve hız mekaniği ile ortaya çıkacağına dair somut ve soyut ön görüngülerin oluşabilmesini de olanaklı hale getirmektedir.
[2] Her temsiliyetizm kesinkes memuriyetizm yaratır. Lakin her memuriyetizm kesinkes temsiliyetizm yaratır diyemeyiz. Keza her memuriyetizm kısmen temsiliyetizm yaratabilir. Köleci, feodal ve kapitalist temsiliyetizm sırasıyla köleci, feodal ve kapitalist memuriyetizm yaratmıştır. Toplumsal denetimist memuriyetizm ise sosyalist memuriyetizm yaratır. Bu sosyalist memuriyetizmde temsiliyetizm değildir. Bu toplumsal denetimist memuriyetizm yaratılamadığı için Sovyetik proletaryan temsiliyetizm modeli çökmekten kurtulamamıştır. Bu şartlar altında da sosyalizme geçiş yapmak mümkün olmamıştır. Sosyalizmin tarihsel olgu ve ilkesi olan toplumsal denetimist fikirler hayata geçirilemediği için proletaryan kapitalizm ne üst yapıda ne de alt yapıda sosyalizme dönüşememiştir.
[3] Örneğin, Bolşevikler iktidarı aldıklarında da aldıktan sonrada gerçekte iktidar değillerdi. Çünkü eski sistemin iktidar ilişkileri hala canlılığını koruyordu. Öyle bir noktaya geldiler ki, yönetemeyeceklerini anlayınca mecburen eski sistemin memurlarını yeniden göreve çağırmak zorunda kaldılar. Troçki bile Lenin'in talimatıyla ilk başlarda Kızıl Ordu’yu (asker Sovyetlerini) eski Çarlık subaylarından ve askerlerinden devşirmek zorunda kalarak kurmuştu. Bu da tarihsel zorunluluktan idi. Çünkü askerlik bilim ve eğitimine vakıf olan bilinçli komünist sayısı pratikte bir avucu geçmiyordu. Yeni Sovyet devletinin başındakilerde bir avuç komünistti ve tüm çevreleri eski sistemden gelen memur kastları tarafından zorunlu olarak kuşatılmıştı. İster “işçi devleti” densin, ister “proletarya devleti” densin, devlet varsa kurum ve memur var demektir. Sovyetler Birliği’nde de tıpkı kapitalist ülkelerde olduğu gibi yasama, yargı ve yürütme biçimindeki devlet erkleri vardı. Buna verilebilecek en basit örneklerden biri Sovyet yargısının içinde bulunduğu durumdu. 1920'lerden itibaren Sovyet yargı sistemi içinde çalışan hakim, savcı ve avukat gibi yargı personelinin çoğunluğu feodal Çarlık döneminde yetişmiş olan kişilerden (feodal-memurlardan) oluşuyordu. Dolayısıyla, bu feodal-memurların hak, hukuk, adalet vs. gibi temel yargı normlarına dair bakış açıları tarihsel ve toplumsal temsiliyetist kültürden kopmuş değildi. Gerçekte iktidar olmak sadece siyasi iktidara bir partinin geçmesinden ibaret değildir. İktidar sorununun çözümü yeni tarihsel ve toplumsal bir sistemin inşası için gerekli olan kurumların eski toplumun bağrından çıkabilmesi kabiliyetine ve iradesine bağlıydı. Keza eski toplumun olumlu ve olumsuz mirasını devralan yeni kurumlar olmaksızın eski toplumdan gelen canlı ve somut iktidar ilişkilerinin denetim mücadelesi içinde zayıflatılabilmesi ve temsiliyetist kültürden gelen burjuva alışkanlıkların ve algıların ortadan kaldırılabilmesi mümkün değildir.
31.08.2023
Serhat Nigiz
5 notes · View notes
serhatnigiz · 2 days ago
Text
0 notes
serhatnigiz · 1 month ago
Text
"Terörsüz Türkiye" Palavrası Neye Hizmet Ediyor?
Tumblr media
Temsiliyetist memur şiddetinin ve terörünün ne olduğunu anlayabilmek için önce FETÖ palavrasının ne olduğunu anlamak gerekir.
Devlet FETÖ’nün “devlet içine yuvalanmış bir memur kastı” olduğunu iddia etmişti. Arzu eden iddianameyi inceleyebilir. Halbuki aynı iddianameyi hazırlatan akıl 15 Temmuz’da yürütme emir ve talimatları ile darbe yapan aklında ta kendisi idi. Yani yalandan darbe yaparken de yine onlar iktidardaydılar!
Gerçekleri asla millete açıklamazlar. Çünkü o vakit tüm kurgu bozulur.
Memur kastlarının ve devletin terörle suçlandığını, bu konuda AYM’de ve AİHM’de dava olduğunu, bu davaya Avrupa Konseyi’nin ve Avrupa Parlamentosu’nda dahil olduğunu asla millete açıklamazlar. Çünkü işlerine gelmez. Millet bilsin istemezler.
Terör davası yüzünden temsiliyetist memur kastlarının kendilerini kurtarmak pahasına (memur terörizminin yardımcısı) Abdullah Öcalan’a ve PKK’ya sarıldıklarını görmemek için ya saf ya da aptal olmak gerekir.
"Tek adam diktası" kurmaya kalkmaları da, tüm devlet kurumlarının altını oymaları da, işte bu terör suçundan kaçıp ceza yememek için! Terörle suçlandıkları bir dönemde “terörsüz Türkiye” sloganı atmaları da asıl bundan!
Devletin kurumsal işleyişini rayından çıkaran bu kafanın sadece Türkleri de değil, Abdullah Öcalan ve “derin” PKK üzerinden nasıl Kürtleri de kandırdığını anlamamak için ya saf ya da aptal olmak gerekir.
Bu ülkede milliyetçi geçinenler milleti, dinci geçinenler dini, türkçü geçinenler türkün emeğini, kürtçü geçinenler kürdün emeğini sömürerek kendi düzenlerine köle üretirler. İnsanların bu düzene ses çıkartmaması için topluma ulaşabileceğiniz tüm potansiyel iletişim kanallarının ise önü tıkalıdır. İşte mikrofon faşizmi asıl bu işi yaramaktadır.
Sen sağcısın, sen solcusun, sen türksün, sen kürtsün, sen alevisin, sen sünnisin denilerek, insanlar binbir çeşit kimliklere bölünerek bu millet temsiliyetist memur şiddetinin ve terörünün kölesi haline getirilmiştir.
Milleti, emekçileri daha fazla sömürebilmek için her yolu deniyorlar.
Sağcı, solcu, Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Cumhuriyetçi, İslamcı, Laik, LGBT vs. her ne kadar kimlik varsa memur kastları bu kimlikleri birbirine kırdırarak, birbirine düşman ederek sömürü çarkını işletmenin peşine düşmüş durumdalar.
Topluma, insana, gençlere dayatılan tek şey pislik bir bireysellik ve bencillik “kültürü”, vahşi bir kapitalizm!
Yeter ki millet devletlü memur şiddetinin ve terörünün kölesi olsun, tek dertleri dikensiz bir gül bahçesi yaratmak. Savaş, barış, terör vs. kendi çıkarları söz konusu olduğunda bunların hepsi temsiliyetizmden sorulur. Vatandaşa hiç sıra gelmez!
Peki devlet kurumlarına ne demeli?
Millete yasama kurumu diye yutturulan parlamentonun gerçekte bir yürütme kurumu olduğunu görmemek için ya saf ya da aptal olmak gerekir. Bu parlamento da yer alan temsiliyetist siyasetçilerin ise “seçme ve kullanışlı aparatlardan” ibaret olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
Peki bu "yargıya" ne demeli?
Gerçekte bir yürütme kurumu olan yargı üzerinden milletin sürekli kandırıldığını anlamamak için ya saf ya da aptal olmak gerekir. Kendisine kanun, yasa, hukuk süsü vermiş bu kurumların gerçekte yürütmenin infaz müdürlükleri olduğunu görmemek için enayi olmak gerekir.
Peki bunca yapılan seçim? Göstermelik sandık, sepet ve demokrasi oyunları!
Memur kastları değil mi gerçekte yürütme kurumları olan Yüksek Seçim Kurulu ve İç İşleri Bakanlığı üzerinden sandığa istediği adamı/seçilmeni sokan! Aynı sandıktan istediği adamı/seçilmeni/tavşanı çıkaran!
Aynı memur kastları değil mi oy alsın ya da almasın sandıktan istedikleri adayı/seçilmeni çıkararak, sahte ve plebisiter seçimler düzenleyip “millet iradesine sahip çıkıyor!” yalanıyla demokrasicilik oynayan!
Sanki ortada bir demokrasi varmış gibi yürütme emir ve talimatlarını “millet iradesi” adı altında bu halka yutturanlar aynı devletlü kastlar değil mi?
Demokrasi varmış gibi yapanlar, hukuk varmış gibi yapanlar, adalet varmış gibi yapanlar, gerçekte ise her şart altında milletin temel haklarına çökenler aynı memur kastları değil mi?
Terörsüz bir Türkiye’nin var olabilmesi ancak temsiliyetist memur şiddetine ve terörüne son verilmesi ile mümkündür. Bunun içinde devlet memurlarının dokunulmazlıklarının kaldırılması ve devletin vatandaşın dokunabileceği ve denetleyebileceği bir hale getirilmesi gerekir.
Aksi takdirde; millet ile memur kastları arasındaki savaş kaçınılmazdır!
Bir ülkede devletin kurumlarının ve memurun teminatı (millet nezlinde güvencesi) yok ise, o ülkede temsiliyetist memur şiddeti ve terörü hüküm sürüyor demektir.
Bu fiziksel ve ruhsal şiddete ve teröre son verebilmenin ve memur kastlarını ehlileştirebilmenin tek yolu vardır; o yolda toplumsal denetim kurumları yolundan geçmektedir.
Milletin bürokratik toplumsal denetimist savaşımı er ya da geç bir avuç memur kastının temsiliyetist despotizmini yıkıp geçecektir.
Millet ile inatlaşan temel haklar mücadelesi karşısında yenilmeye mahkumdur!
Durmak yok, denetime devam!
1.19.2025
Serhat Nigiz
0 notes
serhatnigiz · 2 months ago
Text
Vaziyete Dair Kısa Bir Değinme
Tumblr media
İster Türkçü-temsiliyetizm olsun ister Kürtçü-temsiliyetizm olsun ya da Kürtçü-Türkçü ya da Türkçü-Kürtçü temsiliyetizm biçimleri olsun bu coğrafyada tüm temsiliyetist-kimlikçi siyasetler iflasın eşiğine gelmiş durumdadır.
Daha düne kadar Abdullah Öcalan’a “bebek katili” ve “terörist” diyen Devlet Bahçeli’nin aynı Öcalan’ı “çözümün adresi” olarak göstermesine bu millet alışamamışken, ne olup bittiğine kimsenin anlam verememesi de milletin nasıl aptal yerine konduğunun göstergesidir.
Lakin bu durum perdenin önünde millete gösterilen ile perdenin arkasında ise başka bir oyunun başka bir planın uygulanmaya çalışıldığı gerçeğini de değiştirmemektedir. Zira millete anlatılan hikaye ile gerçekte olan birbirinden çok farklıdır.
Gerçekte ise AKP, MHP, CHP, DEM vs. iktidarı ve muhalefeti yani temsiliyetist partiler hepsi vatandaşa karşı terörle suçlanmaktadır! Terör damgası yemekten kurtulmak için iktidar ve muhalefet partileri birbirlerine sıkı sıkı sarılmış olsalar da, ne yaparlarsa yapsınlar terör damgasından kurtulamamaktadırlar. Bu gerçeğin somut delilleri ise mikrofon faşizmine rağmen er ya da geç ortaya çıkacaktır.
AYM de bu konuyla ilgili bir dava var. Temsiliyetist-kimlikçi siyasi partilere terörizm ile ilgili dava açıldı. Dava her ne kadar “gizlilik” içinde yürütülse de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de (AİHM) yargılama sürecine müdahil olarak davayı mercek altına almış vaziyettedir. Türkiye’nin de taraf olduğu AİHS sözleşmesindeki “kimlik şehri” nedeniyle hem devlet hem de temsiliyetist-terörist partiler köşeye sıkışmış durumdadır.
Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi’nden “çıkarak” konuyu manipüle etmeye çalışsalar da, temsiliyetist-terörist partiler sert kayaya çarptılar. İktidarın verdiği refleksler iktidarı daha da çok muhalefete CHP’ye ve DEM’e mahkum etti.
Abdullah Öcalan’ı terörle suçlayan Devlet Bahçeli profili mi? Yoksa “teröre kucak açan” Devlet Bahçeli profili mi? Sizce hangisi gerçek? Hangisi yalan?
Dolayısıyla, bu “çözüm” hikayesi ya da hamlesi dünün hikayesi olmayıp 2021 yılından gelen bir dizi tersine patinajın devamı olarak da okunmalıdır.
2025’in sonuna doğru Abdullah Öcalan’ın salıverilmesinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır.
Ne yapıp edip terörü bitirdik imajını verebilmek için, bu şekilde terörizmle suçlandıkları mahkemelerden kurtulmanın derdine düştüler.
Selahattin Demirtaş onca rüşvete rağmen bu oyuna ısrarla girmeyerek terörizm davasında taahhüt ettiği konumu koruyarak Bahçeli, Erdoğan ve yancılarının oyunlarını bozmuştu. Tutuklanarak içeri atılmasının da asıl sebebi buydu.
Burunları koku almaz Pervin ve Sırrı ikilisi Bahçeli ve Erdoğan adına Abdullah Öcalan ile görüşerek bildik senaryoyu devreye soktular!
Temsiliyetist partilerin süresi daraldığı için DEM’lilerin Bahçeli ve Erdoğan’ı ikna etmesi gerekiyor ki bu çabalardan bir sonuç çıkarabilsinler. Eğer sonuç çıkaramazlarsa hem içerde hem de dışarda Bahçeli ve Erdoğan’ın kurduğu bu ne idiğü belirsiz sistem en başta kendi başlarına çorap örecektir.
Diğer yandan CHP lideri Özer’in Erdoğan vari ters patinaj hamlelerini devreye sokması ise iktidar cephesini sıkıştıracak gibi gözükmektedir.
İktidar iktidarda iken yalnızlaşarak içten içe çöktüğünü gizlemeye çalışsa da, temsiliyetist-kimlikçi siyasetin iflasından dolayı iktidar ve devlet erki hamle yapamaz hale gelmiştir. Tutunacakları bir dal olarak Öcalan’a yapışmaları da bundandır.
İktidar kamu yararını ve kamu güvenliğini yaptığı temsiliyetist-terörist faaliyetler yüzünden kaybetmekle yüz yüze kalmıştır. Kamu yönetimini yanlış yönlendirdikleri için takdir yetkilerini bireysel çıkarları için kötüye kullanmakla suçlanmaktadırlar!
Bir an önce Abdullah Öcalan ile sevişip kaynaşmış gözükmek (“Türk ve Kürt kardeşliği”) için kolları sıvadılar. Yoksa terör damgası yemekten kurtulamıyorlar!
Suriye’de Rusya ve İran yancılığı yapan Türkiye bir yandan Suriye federe devletini kurarken, diğer yandan ise Kürtlere federal oluşum sağlayıp bir an önce Suriye’den çekilme derdine düşmüştür. Türkiye Suriye’de izlediği dış politikadan dolayı terörizm ile suçlanmak istememektedir. Yoksa neden Türkiye Esad hükümetine monte edilmiş İslamcı soslu liberal bir HTŞ hükümetini desteklesin ki?
Rusya İran’la birlikte yıllardır süren Baas politikasından vazgeçerek Esad’ı görevden alıp liberal HTŞ’ye görev verdi. SGD/YPG ve liberal DAİŞ’i destekleyen Batı ise şaşkınlığını İsrail’in Suriye’nin güneyini işgal etmesi ile atmaya çalışsa da, Türkiye’nin Rusya ve İran’ın Suriye politikasına yancı olacağı ise kimin aklına gelirdi ki!
Hal böyleyken; klasik sol ya da sağ reflekslerden tamamen kurtulup davulun iç sesine kulak vermek gerekiyor ki, davulun dışardan bize verilen sesinin hakikati ve gerçeği görmemizi istemeyenlerin çıkardığı sahte bir ses olduğunu da anlayabilelim!
Bürokratik Denetimist Düşünce hareketi (BDDH)
1.3.2025
0 notes
serhatnigiz · 3 months ago
Text
Teknik Mülahazalar Üzerine Kısa Bir Değinme
Tumblr media
Eşitlik makineye indirgenemez.
Başka bir deyişle, salt kendinde makine salt kendi için özgürlük doğuramaz.
Keza salt makineye indirgenmiş emek zorunlu beden ve zihin emeğine dayalı emeği de özgürleştiremez.
Dolayısıyla, zorunlu emekten özgür emek etkinliğine geçiş, ancak insanın üretip var etmiş olduğu emek faaliyetlerinin bir bütün olarak emek araçları tarafından üstlenilmesi neticesinde gerçekleştirilebilir.
Bu noktadan hareketle, robotik-emek etkinliği insanın özgür emek etkinliğini belirlemeye aday bir emek etkinliği olup, özgür bir geleceğin kapılarını da aralamaya aday bir emek etkinliği olarak gözükmektedir.
Lakin kimilerinin sandığı gibi robotik-emek etkinliği salt sömürünün devamı gibi gözükse de, sanayi emeğinin tüketime girmesi ile birlikte robotik-emeğin gelecekte sömürüye karşı bir etkinlik aracına da dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez.
Öte yandan, içinde bulunduğumuz dünya, robotik-emeğin üretim alanlarına girme sürecinin çok başlarında olduğumuz bir dünyadır. Tam manasıyla E3 (nicel teknik/elektronik emek türü) robotik-emek bile hali hazırda daha yerli yerine oturtulmuş değildir. Ki nitel teknik/elektronik emeğin değişim (E4), gelişim (E5), dönüşüm (E6) biçimlerini ve somut araçlarını bugünden bire bir tahmin etmeye kalkmak doğmamış çocuğa don biçmeye de benzetilebilir.
Robotik-emeğin bu nicel hali bile herkesten çok proletarya saflarında endişe ve kaygı uyandırmaya başlamıştır.
İşini ve mesleğini kaybetme kaygısı salt proletarya saflarında değil, aynı zamanda temsiliyetist-memuriyetist devletlü-memur kastlarının da temel korkusu olmaya aday bir korku olarak belirmiştir.
Eski tarz minoktokratik ve yarı-gloktokratik burjuvaların korkularını ise söylemeye bile gerek yoktur. En çokta herkesten çok eski tarz sanayi-sermayedarlarının çok korktuğu da malum durumdur.
Daha tam manasıyla robotik sürecin üretim sürecinin bütününü işgal ettiği bir döneme gelinmemiş olsa da, robotik-emeğin üretim sürecinin başında olduğu bir dünyaya uyanma şansı tarihte hiç bu kadar gerçek olmamıştır.
Teknik/elektronik emeğin sınıfı olan protekyanın hala nicel biçimlerini tamamlama mücadelesi verdiği bir dönemde bu tespitleri yapan emekolojistler, geleceğin eşit ve özgür toplumunun nasıl inşa edileceğine de tanıklık etmektedirler.
Kimileri protekyanın tekno-artı-değerini eski tip sanayi-artı-değeri ile karıştırsalar da, kimileri bu süreci saçma sapan ve bilim dışı kavramlar ile karşılamaya çalışsalar da, şimdilik tekno-emek teknoburgların özel mülkü imiş gibi gözükse de, robotik-emeğin asıl sınıfsal sözcüsünün protekya olduğu E3 ve E4 teknik-emek tarzının üretim ve tüketim alanlarına çıktığı bir dünyada daha da belirgin hale gelecektir.
Robotik-emeğin üretici güçleri teknoburglara ait olmadığı için, robotik-emek ancak robotik-emeğin üretiminin yaygınlaştığı ve robotik-emek ürünlerinin tüm dünyada dolaştığı global bir dünyada anlaşılabilir. Bu gerçekleşmediği sürece, insan salt içinden geçmekte olduğu tarihsel kesitten bakarak robotik-emeğin geleceğini anlama şansına da sahip değildir.
Şimdilik teknoburglar protekyanın tekno-artı-değeri olan robotik-teknolojiyi gasp ederek kendi özel mülkü haline getiriyormuş gibi gözükse de, yarının dünyası teknoburglara değil, protekya aittir. Keza protekya yarının dünyasının asıl üretici gücünün kendisi olduğuna herkesi somut bir biçimde ikna etmeye yetecek olan yegane icatçı/kaşif sınıftır.
19.11.2024
Serhat Nigiz
0 notes
serhatnigiz · 3 months ago
Text
Lokinstokratik-Temsiliyetizm Karşısında Toplum Hangi Yolla Kazanır?
Tumblr media
Temsiliyetist sistemler dini ve devleti yarattıkça (dini devletleştirip, devleti dinleştirdikçe) ve bu sayede tarihsel olarak belirli bir gelişme evresine girdikçe, içine girilen bu aşama zamanla kendi kendisini çürüten üst bir temsiliyetist yapıya dönüşmekten de kurtulamamıştır. Bu yapının adı lokinstokrasi’dir. Yani hırsızlık ve sahtekarlık rejimi!
Temsiliyetist sistemlerin lokinstokratik aşamaya geçmesi ile birlikte artık başka bir sisteme geçişin alt yapısı da oluşmaya başlamış demektir. Bu yeni öncü sistem lokinstokratik-temsiliyetizme karşı toplumsal-denetimizmin mayalanması anlamına da gelmektedir.
Kuşkusuz bu yol temsiliyetist algılar ve pratiklerle oluşmuş bildiğimiz yoldan çok daha çetrefilli ve zor bir yoldur.
Örneğin, tüm dünyada modern anlamda “seçimler” tarihte ilk defa “sıradan bir vatandaş” tarafından mahkeme edile bildi. Hem ulusal “Türk yargısı” (Bunu yürütme-yargısı olarak okuyun!) hem de “uluslararası” AİHS kapsamında AİHM yargısı şaşkınlık içinde kaldı.
Bilindiği üzere seçimlere karşı mahkemeleşme yolu, seçilmenlerin seçimleri mahkeme etmesine bağlı bir yol gibi gözüküyordu. En azından böyle varsayılmış idi. Toplumsal denetimist bir emekçi vatandaş seçimleri mahkeme ederek seçimlerin nasıl bir sahtekarlık olduğunu, lokinstokratik-temsiliyetist rejimin bürokratik ve idari meşruiyetini nasıl kaybetmiş olduğunu, 2019/20445 Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla ortaya koyabilmiştir. Böylece “seçimlerde seçmenin teminatının olmadığı” AYM’in de onayıyla karara bağlanmıştır.
Devletlü memur kastları istedikleri kadar yalan söylebilirler, ne olursa olsun sahtekarlık resmi bürokratik yazışmalara döküldüğünde gerçekler eninde sonunda denetimist mücadele yoluyla açığa çıkarılabilmektedir.
Aynı emekçi vatandaş 14 Mayıs seçim kayyum darbesini de 2023/90154 AYM kararıyla açığa çıkarmıştır. Böylece hem 10 Mart seçim CK’sı hem de 7393 ve 7418 sayılı kanunlar için “kabul edilemez kararı” çıkartabilmiştir.
Başka bir deyişle, lokinstokratik-temsiliyetizme karşı bürokratik denetimist yol ile yeni bir mücadele hattı ve pratiği ortaya konabilmiştir.
Modern çağda hiçbir “sıradan vatandaş” denetimistlere kadar kanunları ya da anayasaları iptal etme mücadelesi vermemiştir. Dünyanın her hangi bir ülkesinde, her hangi bir devletin AYM’sine gidip “Vatandaş kanun iptaline gelemez yasasınızı gösterin. Gösteremezseniz ben bu müracaatı yapmış sayıyorum.” diyerek müracaat edin! O devletin AYM’si ne yapacak ki, böyle bir müracaata cevap veremez. İşte o zaman hukuksal süreyi tamamladıktan sonra (genelde 1 yıldır) ikaz dilekçesi ile bireysel başvuruya kanun iptali müracaatlarınızı alabilirsiniz!
Aynı şekilde dünya da hiçbir devletin meclisi “vatandaş önerge veremez” yasası olmadığı için bu müracaata cevap veremez. Meclis müracaatını idari mahkemeye götürüp meclisi de idari mahkeme aracılığıyla davalı hale getirip AYM’ye götürün, hiçbir AYM ve hiçbir devlet bu müracaatlara cevap veremez! En son kanun iptalleri müracaatlarını bireysele alırsanız, o AYM’ler ve AİHM’ler bu kanunları iptal kararı vermektedir.
Sadece dikkat etmeniz gereken şey, müracaatlarınızı toplumsal denetimizm saikleriyle yapmanızdır.
Bütün bu örnekler dünyada ve Türkiye’de lokinstokratik-temsiliyetizmin ve memuriyetizmin yenilmez olmadığını göstermektedir. Elbette bir kurtuluş yolu var ama bu yol uzun, meşakkatli ve zor bir yol olsa da, sonuç olarak şimdiye kadar ki mücadele deneyimlerinden de anlaşılabileceği gibi bu yol sonuç alınabilen bir yoldur.
Örneğin, 2023 yılında 1 milyondan fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı YSK’ya bu emsal seçim kararıyla birlikte müracaat edip seçimlere itiraz etme hamlesi yapmıştı. Halbuki aynı vatandaşlar ilk önce yasamaya müracaat edip oradan dilekçe sayı numarası alıp YSK’ya müracaat etmeleri gerekirken “eksik müracaat” ettikleri için mahkemeleşemediler. Önümüzdeki seçimlerde vatandaşların önce meclis sonra YSK kapılarını zorlayarak seçimlere toplu itirazlar yapacağı anlaşılmaktadır.
Toplumsal denetimistlerin nasıl bir yol ürettikleri tam olarak bilinmediği için bu yeni açılan yollar eksik kullanılmaktadır.
Toplumsal denetimistler ellerindeki imkanlar oranında bu gerçekleri açıklamaya çalışsalar da, yürütmenin kamu personeli olan çok bilmiş avukatlar denetimistlerin hamlelerini zerre kadar anlamamaktadır. Dahası, kağıt üzerinde diploma sahibi olan sözde hukuk profesörlerinin (istisnalar dışında bunların çoğunluğu sisteme çalışan maaşperest insanlardır) durumu da avukatlardan pekte aşağı kalır değildir. Ne yazık ki denetimistlerin elinde basın, yayın, gazete, tv yok ki, lokinstokratik-temsiliyetist sahtekarlığın yaptığı dezenformasyonu, deformasyonu ve algı yönetimini tersine çevirip gerçekleri anlata bilsinler!
Mesela, neden kanun iptali müracaatı yapmadan önce yasamaya önerge dilekçesi verilmelidir? Ya da neden seçimler için YSK’dan önce yasamaya müracaat dilekçesi verilmelidir? İşte bunları bilmeden, anlamadan yapılan müracaatlar toplumsal denetimizmin kapsamına girmemektedir. Bu şekilde yapılan müracaatlar fevri müracaatlar olarak kalmaktadır. Yasa koyucu güçler yasa çıkarırken gerekçe koymuyorlarsa ya da yasaları mülga ederken gerekçe koymayarak asıl sahtekarlığı burada yapıyorlarsa, toplumsal denetimistlerin müracaatlarını temsiliyetist lokinstokratlardan ayıran en önemli özellik, bu müracaatların yapısal ve kurumsal devlet felsefesinin saikleri ile yapılmakta olmasıdır.
Başka bir deyişle, lokinstokratik temsiliyetistler gerekçesiz sahtekarlık yaparken, denetimistler ise onların sahtekarlıklarının gerekçelerini “yapısal ve kurumsal felsefe” ile birlikte ortaya koyarak denetim faaliyeti yapmaktadırlar. Tarihsel akıl ve bilime göre açıklanmayan toplumsal denetimist müracaat ve eylem olamaz. Bu yol zor bir yolsa da, bu yol sayesinde tüm toplum kazanır, lokinstokratik-temsiliyetizm ise kaybeder!
Toplumsal Denetimist Düşünce Hareketi (TDDH)
14.11.2024
0 notes
serhatnigiz · 4 months ago
Text
Önce Devlet mi? Önce Millet mi?
Tumblr media
"Önce devlet mi? Önce millet mi?" polemiği, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte tüm temsiliyetist-memuriyetist partileri parçalamaya yeter bir husustur.
1) Cumhurbaşkanı 6671 sayılı yasaya CK'yı bir an önce alarak kendisini kurtarma derdine düşmüşken,
2) Yasama ilk 3'üncü madde de değişiklik yaparak "devletin önüne milleti geçirerek" bir an önce kendini kurtarma derdine düşmüşken,
3) Yürütme 6'ıncı maddenin "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" hükmünü ilk 3'ün içine alarak bir an önce kendini kurtarma derdine düşmüşken,
4) Herkesten dayak yemeğe alışmış gariban yargı da bir an önce kendini yürütmenin bir kolu olarak ilan etme derdine düşmüşken,
5) 10 Mart 2023 seçim-CK'sını kaldıran AYM'de, bir an önce "demokrasinin (seçmen ve seçilmenin seçimlerde) teminatı yoktur" kararını alma derdine düşmüşken,
6) Denetimist uzman bir vatandaş da tüm bu kurumları mahkeme edip "Devletin teminatı yoktur" kararını alma derdine düşmüşken,
(Son durum bu iken)
Ne yeni-anayasaymış! Ne anayasa değişikliği imiş, şimdi anladınız mı?
Temsiliyetist-memuriyetist sahtekar partiler, milletin denetimine teslim olmaz da, iktidarı ve muhalefetiyle yeni anayasa falan çıkartmaya kalkarlarsa,
7) 2014/2313 ve 2014/1916 nolu AYM tavsiye kararlarının "takdir yetkisini kötüye kullanmaktan" yeni diye çıkarttığınız anayasanızla birlikte, AYM ve AİHM de görülecek olan "tavsiye kararlarının icrası mahkemesine hesap vereceksiniz".
Siz temsiliyetist-lokinstokratik [1] siyasi güçler hakkınızı, sahtekarlıkla yaptığınız, gerçekte memur despotizminin devamı olan anayasanızla kurduğunuz tek adam krallığınızla, kaybettiniz! Milletten gerçeği sakladınız! Ve hala da gerçekleri saklamaya devam ediyorsunuz! Ama bu işten çıkışınız yok! Maskeniz düştü sakladığınız keliniz görüldü! Milletin denetimine teslim olun! Yoksa millet "devletin/hukukun/demokrasinin teminatı yoktur" kararlarını aldığında, sizi zorla teslim almasını bilir! Siz devletlü memur kastları milletten üstün değilsiniz! Demedi demeyiniz!
Duyanlar duymayanlara anlatsın!
Dipnot
[1] Loki kelimesi İskandinav mitolojisinde kötülük ve kurnazlık tanrısı olarak geçmektedir. Bu tanrı "şekil değiştirme" yeteneğine sahiptir. Loki ayrıca "cinsiyet değiştirme" yeteneğine de sahiptir. Hikayeye göre Loki bir aygırı baştan çıkarmak için kısrağa dönüşmüş ve bu dönüşümden Sleipnir isminde 8 bacaklı bir at doğmuştur. Loki bu adı "Tanrıların tanrısı" olan Odin'e hediye etmiştir. Loki "oyun oynamayı" seven bir tanrıdır. Loki'nin kurduğu tuzak sonucunda kör Tanrı Hodr'ı kaldırabilmiş ve bu sayede Odin'in oğlu Balder'in öldürülmesini sağlamıştır. Buna öfkelenen Odin Loki'yi dünyanın derinliklerindeki bir mağaraya hapsetmiştir. Kısacası, Lokinstokrasi demek dolandırıcıları, sahtekarları, kurnazları, hırsızları vs. içine alan temsiliyetist bir yönetim şeklidir. Lokinstokrasi; aristokrasiden/kleptokrasiye oligarşiden/sezarizme kadar bütün yan kavramları içine alan üst bir kavramsal belirlenimdir. Bu kavram Anayasa Hukuk Felsefecisi denetimist-davacı Cumhurbaşkanı adayı Solmaz Kulak'tan alınmadır.
Bürokratik Hukuki Denetimist Düşünce Hareketi
15.10.2024
0 notes
serhatnigiz · 6 months ago
Text
Komünizm Felsefesinde "Özne Sorunu" ve Althusser Üzerine Değinmeler
Tumblr media
20. Yüzyılda proletaryanın sosyalizmde “özne olamayacağına” dair kuşkuların ve şüphelerin artmasında belirleyici olan etkenlerin başını hiç kuşkusuz Sovyet proletaryan sosyalizm deneyimlerinin yarattığı hayal kırıklığı çekerken; diğer yandan benzer bir zaman aralığı içinde yaşamış olan Gramsci, Althusser, Adorno vs. gibi önde gelen Marksist yazarların “proletaryanın sosyalizmde özne olamama” sorununu farklı boyutlarda sorgulamış olması da, bu şüphe ve kuşkuyu güçlendiren diğer bir etken olmuştur. Elbette ki birey olarak bu isimlerin etkisi tarihsel-toplumsal şartların ve emeğin yapısal dönüşümünün neden olduğu etkilerden daha fazla da değildir. Bu bireylerin etkisi daha çok sorunun “bilince çıkarılması” ve gündeme taşınması noktasında göreli bir bilimsel-ideolojik etkiye sahip olmuştur.
Proletaryanın sosyalizmde öncü bir misyon oynayamayacağına dair gerçekler Sovyet deneyimi ile birlikte daha da net bir şekilde ortaya çıkınca, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyadaki marksistler ve leninistler arasında bu konu hem teorik hem de yazınsal alanda mercek altına alınmaya başlanmıştır. Althusser bu durumu en yüksek perdeden ifade eden Marksistlerden biri olmuştur. Lakin Althusser’in kendisi Fransız Komünist Partisi (PCF) üyesi olduğu için, kendi partisini pek çok konuda içerden de eleştiren bir isim olduğu için, Althusser “özne sorununa” dair eleştirilerini ekseriyetle dönemin politik dengelerini de göz ardı etmeden dile getirmiştir. Hatta Althusser geleneksel marksist ekollerden gelecek eleştirilerinde bilincinde olduğu için, ilk başlarda yakın dostlarının bile anlamakta güçlük çektiği özgün bir dil ve üslup yoluyla meramını anlatmaya çalışmış, bu sebeple de şabloncu bakış açısının gözünde “post-marksist” damgası yemekten de kurtulamamıştır.
Proletaryanın sosyalizme özne olamayacağı tezi, her ne kadar doğru olsa da (Elbette ki Althusser’in ortaya koyduğu sınırlı teorik-politik çerçeve ile değil), bu durumun alternatifi olan yeni bir sosyalist tez emekoloji bilimi doğana kadar da ortaya çıkmamıştır.
Bilindiği gibi Marx “Fransız ütopik sosyalizmini” (hatta o dönemin D-2 proletaryasını savunanları da) eleştiriye tabi tutmuştu. Marx D-2 proletaryasını savunanları “alt yapısız/ekonomi-politik birikimden muaf” bir proletarya savunusu yapmakla (subjektif bir proletarya savunusu) yapmakla eleştiriyordu. Fransız ütopizminin bir avuç subjektif proletarya savunucusu hariç, Fransız ütopizmi genelde komünizme subjektif bir iddia üzerinden “öznesiz” bir komünalizm ile gidilebileceğini iddia ediyordu. Marx eleştirilerini daha çok bu ideolojik hat üzerine yöneltmişti. Marx Ricardo’nın emek-değer kuramının bir bölümünü kabul ederken, kabul etmediği kısma ise “artı-emek-zaman üzerinden artı-emek-değer teorisi” eleştirisini getirmişti. Başka bir deyişle, Marx Ricardo’nun kuramının yanlış bölümlerini devre dışı bırakarak ve bu kuramı yeniden soyutlayarak kendi artı-değer teorisini ortaya çıkarmıştır. Diğer yandan, Marx hem Fransız ütopik proletaryalistlerini hem de öznesiz-nesnesiz komünalist ütopistleri eleştiriye tabi tutarak, kendi döneminde komünizm felsefesinde yeni bir çığır açmıştır.
Erken kapitalizm çağında Marx, proletaryanın sanayi-artı-değerini bilimsel standartlarda ortaya koymak suretiyle, emeğin o tarihsel geçiş sürecindeki en ileri sınıf biçimine dayanan bir komünizm politikasının temellerini de oluşturmuş oldu. Başka bir deyişle, emeğin o tarihsel kesitteki güncel komünizminin geçici, dönemsel ve konjektürel ilkeleri bu dönemde Marx tarafından (ve Engels’in katkılarıyla) oluşturuldu.
Sosyalizmin kurucu sınıfı olan protekyanın (teknik/elektronik emekçiler sınıfının) ortaya çıkmadığı koşullarda proletaryanın (sanayi emekçilerinin) sosyalizmin öznesi olması fikri, tarihsel ve toplumsal olarak zorunlu bir görev idi. Zira bu görev burjuvazi (sömürücü sınıflar) tarafından yapılamayacağına göre, Marx için geçici, dönemsel ve konjektürel tek seçecek olarak geriye proletarya seçeneği kalıyordu. Marx’ın oluşturduğu geçici, dönemsel ve konjektürel komünist programın taktik ve stratejik özü buydu; yoksa bu programının özünü oluşturan şey proletaryanist dogmatizm değildi! Ya da bu programının özü proletarya adına proletaryaya rağmen proletarya için proletaryalist devletlü memur kastlarının “sosyalizminin” yüceltilmesi de değildi!
Dünyanın hala büyük oranda feodal olduğu bir evrede (zira bu dönemde kapitalizm bile bir avuç “adacıktan” oluşuyordu) Marx’ın bu tutumu son derece anlaşılabilir bir tutumdur. Bu nedenledir ki; Marx’ın geçici, dönemsel ve konjektürel bir ilke olarak proletaryayı belirli bir tarihsel kesitte “kurucu özne” olarak tarif etmesi komünizm felsefesinin zorunlu bir aşamasına tekabül etmektedir. Lakin bu durumun zaman, mekan ve koşul ilişkisinden bağımsız olarak “evrensel ve değişmez bir ilke” haline getirilmesi ise Marx sonrası Marksistlerin bir yanılsaması ola gelmiştir. Gramsci, Althusser, Adorno gibi marksist düşünürlerin bu sorunu tespit etmeleri fakat sorunun çözümüne dair tutarlı bir yol ve yöntem önerememiş olmaları, ta ki emekoloji biliminin doğuşuna kadar devam etmiştir.
Bilindiği üzere Marx, Paris Komünü devriminden sonra, komünistler arasında savunula gelmiş olan “proletarya diktatörlüğü” tezini geliştirerek, kapitalizmin o günkü koşullarında komünizme geçebilecek olan yegane gücün proletarya diktatörlüğü olduğu tespitini yapmıştır. Bu konuda geleceğe yönelik çok dikkatli konuşan Marx, gelecekle ilgili tavsiyelerini de özenle seçerek yazmaya gayret etmiştir. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğü konusunda çok fazla materyal bulunmaması da bu ihtiyatlı Marx tavrından kaynaklanmıştır. Kuşkusuz Marx’ın bu tavrının önemi proletaryan sosyalizm deneyimleri sonrasında ortaya çıkan olumsuz tablo açısından da doğrulanmış olan bir tavırdır. Başka bir deyişle, Marx yaşadığı çağda sosyalist toplumun gelecekte neye benzeyeceğine dair kimi ön tespitler yapmış olsa da, sanayi emeğinin ve sanayi emek araçlarının nesnel tarihsel ve toplumsal bilincinin (ve dahası proletaryanın kendinde kullanıcı-sınıf bilincinin) sosyalizmin inşası için yeterli olmadığının da kısmen farkında olması nedeniyle, bu konuya ilişkin ihtiyatlı bir tavır sergilemeyi tercih etmiştir. [1]
Bilindiği üzere Blankist modelden etkilenen Lenin, öncü-parti modeliyle proletarya diktatörlüğüne geçişi hem pratikte hem de teoride geliştirerek Marksizm’e katkı yapmayı başarmıştır. Lakin Sovyet deneyimi sonrasında ortaya çıkan tablonun da ortaya koyduğu gibi, Sovyetlerden (emekçi kitlelerden) arındırılmış “Leninci” devlet modeli zamanla proletaryaya dahi yabancılaşan ayrıksı bir özne olmaktan da kurtulamamıştır. Bu da proletaryayı temsil ettiği varsayılan proletaryanist devletlü memur kastlarının icraatlarının uzun yıllar boyunca sosyalizmin ya da komünizmin inşası olarak algılanması sonucunu doğurmuştur. Ha burjuvayan-kapitalizm ha proletaryan-kapitalizm; ikisi de özü itibariyle memuriyetist-temsiliyetizmin devlet eliyle yukardan aşağıya doğru kurduğu ve kitleleri dışta tuttuğu toplumsal ve politik sistemler olarak kalmışlardır. Tıpkı burjuva sistemlerde olduğu gibi proletaryalist sistemlerde de yetki gücü çoktan aza doğru darala darala önce parti sonrasında ise devlet eliyle bir avuç memur kastına ve ayrıcalıklı bir zümrenin eline geçmiştir. Ne yazık ki Sovyet deneyimi bu açmaza somut bir çözüm üretemediği içinde yenilmekten kurtulamamıştır. [2]
Başka bir deyişle, Lenin’in “Urganları getirin önce devrim adına bizi asın!” diye uyarı yapmasının arkasındaki gerçek, kendisinin de bürokratizme karşı ne teorik ne de pratik çözüm önerisinin olmamasından kaynaklı olarak sosyalizm ile proletaryanizmin uyuşmadığının bilakis kendi ağzından da itiraf edilmiş olmasıdır. Burada aktaramayacağımız kadar tespit özellikle Lenin’in son dönem yazılarında kendisini somut bir biçimde göstermektedir. Düşünün ki aynı Lenin başında olduğu devlet için “dejenere işçi devleti” demekten de geri durmamıştır. Kuşkusuz Sovyet deneyiminin başarısızlığı tek başına Lenin’e yüklenemez. Zira Lenin kendi deneyiminin deney öncesi teorik derslerini doğru bir şekilde tespit edebildiği için 1917 öncesinde başarılı olabilmişken, aynı Lenin kendi deneyiminin deney sonrası deneysel bilgisinin teorik derslerini ise test edebilme fırsatını da bulamamıştır. Ne yazık ki Lenin’in ömrü bunu yapmaya yetmemiştir. Dolayısıyla, bugün toplumsal denetimist felsefenin ortaya koymuş olduğu pek çok görüş ve eleştiri muazzam Sovyet deneyiminin teorik ve pratik deneylerinden çıkan acı derslerinin de bir sonucudur.
Savaş komünizmi (iç savaş) döneminde Sovyetlerin de facto ortadan kalkmasıyla birlikte, proletarya diktatörlüğünün parti diktatörlüğüne, parti diktatörlüğünün de temsiliyetist-memuriyetist parti kliklerinin diktatörlüğüne dönüşmesi neticesinde, sosyalizme ilerleyebilmek için gerekli olan 4 bacaklı denetim devleti ve denetlenebilir bir bürokrasi modeli de inşa edilememiştir. Proletarya adına proletaryan efendiler diktasına dönüşen proletaryan sosyalizm modeli, son çözümlemede kapitalizmi yeniden üreten kapitalizmin devletlü bir türevinden başka da bir şey olamamıştır. Bu durumun dünya bilimsel-komünist hareketi üzerinde yaratmış olduğu yıkıcı etkiye ve sonuçlarına ise burada girmeye bile gerek yok. Bu tartışmalar günümüzde de hala canlı ve can yakıcı sorunlar olarak varlığını sürdürmektedir.
Gramsci, Althusser, Adorno vs. ismini burada sayamayacağımız kadar Marksist ve Marksizm’den etkilenmiş olan düşünür dünyanın dört bir tarafında proletaryanizmin reel sosyalizm deneyimlerini haklı olarak birçok açıdan eleştiriye tabi tutmuştur. Ne yazık ki bu eleştiriler geleneksel Marksist akımlar tarafından yüzeysel bir biçimde genellikle “reformizm”, “revizyonizm”, “ihanet” vb. kavramlar etrafında indirgemeci bir biçimde reddedildiğinden dolayı, eleştirilerin özüne dair bilimsel ve yöntemli bir bakış açısı geliştirilememiş, bu eleştiriler ya toptan Marksizm dışı ilan edilmiş ya da toptan görmezden gelinmiştir. Bu eleştirilere ilişkin sapla saman, doğru ile yanlış birbirinden ayrıştırılamadığı için Marksizm’in ve Leninizm’in “temel dokusunun” korunması adı altında proletaryanizmin reel sosyalizm pratiği içindeki yanılgılarına da bilerek ya da bilmeyerek de olsa kol kanat gerilmiştir. Bu da beklenenin aksine devrimci ve geliştirici değil, tasfiyeci ve ideolojik çözülmeyi tetikleyici bir süreci de beraberinde getirmiştir.
Althusser “dolaylı cümleler” ile yazmış olsa da, o da sosyalizm için proletaryanın bir özne olmadığının farkındaydı. Ne yazık ki Althusser’in takipçisi olduğunu iddia eden Marksist ekoller bile Althusser’in bu tespitini hasıraltı etmeyi yeğlemişlerdir. Althusser ise özne olarak görülen proletarya yerine “yapıyı” geçirmeye çalışarak “öznesiz ve ereksiz bir komünalizm” savunusu inşa etmeye çalışmıştır. Althusser kendi otobiyografisin de bu durumu “kitlelerin etkin katılımına dayanmayan bir sosyalizm inşası başarılı olamaz” diyerek formüle ediyordu. Althusser’in proletaryanın sosyalizmin öznesi olamayacağına dair tespiti ile “yapısalcı bir tarih okuması” tespiti kısımdan doğru tespitler olsa da, Althusser kendi deyimiyle ne “tarihsel yapıları” oluşturan emek türlerini ve bunların arasındaki iş bölümü diyalektiğini, ne de sosyalizmin asıl öznesi olan protekyayı ve bu sınıfın iktisadi-sosyal alt yapısını açıklayan bir bilimsel yöntem geliştirememiştir. Başka bir deyişle, Althusser’in çalışmaları kendi dönemine göre Marksizm içinde tarihsel bir kırılma yaratmış olsa da, bu çalışmalar asla tarihsel bir dönüm noktasına da dönüşememiştir. Ayrıca, bu durum uzun vadede Althusserci ekol içindeki kafa karışıklığının derinleşmesine, soyut ve amorf temelli felsefi ve politik argümanlara dayalı absürt bölünmelerinde artmasına neden olmuştur.
Tarihte ilk defa emekoloji; emek araçları karşısındaki konumlanışlarına göre emek türlerinin birleşik iş bölümü diyalektiğini ve ilişkilerini belirleyebilmekte, Marx’ın artı-emek-zamana endeksli artı-değer kuramının üzerine tarihsel ve toplumsal artı-zamanla bağlantılı tarihsel ve toplumsal artı-değer kuramının geliştirilmesi suretiyle de, sanayi-artı-değer ile tekno-artı-değer arasındaki sömürü biçim ve farklarını açıklayarak protekya sınıfının artı-değer türevlerini de izah edebilecek bir düzeye ve olgunluk seviyesine hem teorik hem de pratik açıdan ulaşabilmiştir. Emekoloji, protekya ve tekno-tüketim-değer-yasası ile bağlantılı yazıların tamamında bu konular tüm boyutlarıyla da ele alınmaya çalışılmıştır. Kuşkusuz bu çalışmalar yetersiz olsa da önemli miktarda emekolojik bir külliyat da oluşmuş bulunmaktadır.
Emekoloji; emek türlerinin birleşik diyalektiğinin “yapısal bir tarih öznesi” olduğunu iddia ederken, gerçekte Althusser’in yıllarca arayıp da ulaşamadığı sonuçlara ulaşmıştır. Althusser her ne kadar “yapısalcı marksist” olarak değerlendirilse de, emekoloji’nin emek türlerine dayanan yapısalcı tarih okumasının yanında Althusser’in yapısalcılığı yapısalcılık bile sayılamaz hale gelmiştir.
Başka bir deyişle, Althusser yapı (“Tarihsel kıtalar”) tespitinde haklı olsa da, bu yapısalcı tespitinin altını bilimsel olarak dolduramadığı için, o proletaryan Marksizm’den uzaklaşarak, geleneksel Fransız ütopizmine sarılarak “öznesiz ve ereksiz bir komünalizm süreci” tasarlamaya çalışmıştır. Althusser’in proletaryanın sosyalizme özne olamayacağına dair tespitleri son derece doğru olsa da, onun “öznesiz ve ereksiz komünalizmi” bilimsel olmayan ve anti-marksist argümanlardan ibarettir. Entelektüel yaşamının son yıllarında bir miktar kafa karışıklığından da olsa gerek, kendisini sık sık “sosyal bir anarşist” olarak tanımlama gayretleri de, zihninde tasarımını yapmaya çalıştığı “öznesiz ve ereksiz komünalizm” ütopyasının ve imgesinin bir tezahüründen başka da bir şey değildir. Dahası, Althusser’in siyasi söylemlerinde yer yer sosyal anarşizme “yan kapı açma” gayretleri ve kitlelerin “kendiliğinden” öznesiz ve nesnesiz hareketine mavi bocuk dağıtması da yine aynı ideolojik-psikolojik bunalımın bir sonucudur.
Her ne kadar bilimsel çözüm ve yöntemden uzak olsa da, Althusser’in yapmış olduğu tespitler komünizm felsefesini geliştirici radikal “sapmalar” olarak değerlendirilmelidir. Keza Bernstein ve Kautsky gibi çürütücü komünizm sapmalarına kıyasla “Althussercilik” daha tercih edilebilir bir sapma olarak tarihe geçmiştir. Keza çürütücü komünizmin aksine Althusserci komünizm teorik ve bilimsel çıtayı düşürmek bir yana, tersine o çıtayı ve komünist ufku daima ileriye doğru taşımaya çalışmıştır. Althusser tüm hayatı boyunca bu hedefin peşinde koşmuştur. Belki de Athusser’in popüler tabirle “delirmesindeki” ya da ruh sağlının bozulmasının da ki başlıca etkenlerden birinin içine düştüğü “kuramsal-psikanalitik bunalım” olduğunu söylemek pekte abartılı olmayacaktır. Ki bu kişilik özelliği tarih boyunca pek çok filozofun ve düşünürün de ortak sorunu ola gelmiştir.
Althusser’in “ideolojik-kopuş”, “ontolojik-kopuş” ve “tarihsel kıtalar” olarak kavramsallaştırdığı ama altını dolduramadığı yol ve yöntem sorununda, emekoloji ilk defa; tarihsel emek biçimlerinin “birleşik tarih kıtlarının” toplumsal sistemlerde ve toplumsal sınıflarda oynadığı role ilişkin hem ideolojik hem de ontolojik kopuş sağlayan protekyanın oynadığı hem özne hem de nesne rolüne dikkat çekerek, tam da Althusser’in hep arzuladığı ama hiçbir zaman dolduramadığı boşluğu da bilimsel olarak doldurmuştur. İdeolojik-kopuş ve ontolojik-kopuş protekya sınıfı üzerinden bir komünizm okuması olarak gerçekleşmiştir. Aynı zamanda bu kopuş süreci toplumsal denetimist felsefenin gelişmesine de katkı sunmuştur. Ne yazık ki Althusser’in ömrü bu gerçekleri görmeye de yetmemiştir.
Emek türlerinin “tarihsel kıtaları”, toplumsal alt emek türlerini belirledikçe, emeğin bilim emek evresi olan komünizm ereğine ulaşılıncaya kadar, emek araçlarındaki bireysel icatçılık toplumsal kullanıcılık içerisinde, toplumsal kullanıcılık da toplumsal icatçılık içerisinde sönümlenmedikçe, komünizm çağının başlamayacağına olan düşüncemiz de tamdır!
Dipnotlar
[1] “Ücretli emek köleliğinin” ortadan kalkması ancak temsiliyetist-memuriyetist devletlü kast düzeninin ortadan kalması ile mümkündür. Keza pazar ilişkilerinden, vergi kanunlarından tutunda tekellerin karına kadar üst yapıyı belirleyen asıl etken devlettir. Pazar üzerinde devlet rol oynuyorsa; meta üzerinde de, artı-değer sömürüsü üzerinde de, devlet sürekli rol oynuyor demektir. Tek tek kapitalistler devleti yönetmemekte, kapitalistler için devleti, devletlü memur kastları yönetmektedir. Geleneksel Marksizm’de bu var mı? Yok! İnanmak istemeyenler Marx’ı mezarından çıkarıp kendisine sorabilirler. 2 asır önceki dünyada bunu görememiş ve tespit edememiş olması Marx’ın da kabahati değildir. Marx ve Engels döneminde modern kapitalist devlet analizi de son derece zayıf idi. Zira baskın olan devlet biçimi hala monarşist ve yarı-parlamentocu feodal bir devletti. Feodalizm tüm dünyada baskın olan ana emek biçimiydi. Ön-burjuva devlet ve kurumları üzerine çalışma ve araştırma yapma fırsatları da pek olmadı. Haliyle bu konuda bütünlüklü bir kuramda geliştiremediler. Onlar (C5/C6 x D2/D3 tarım/sanayi iş bölümü ilişkilerini) görebildikleri ve tespit edebildikleri oranda var olanı yorumlamakla yetindiler. Bu yorumlarda o döneme göre en ileri yorumlardı. Fakat bu yorumlar modern temsiliyetist-memuriyetist devletin ve devletlü kastların bilimsel ve devrimci bir eleştirisine de dönüşemedi, dönüşmezdi de. Çünkü onlarda kendi çağlarının ve somut verili koşullarının ürünleri idi. Şayet devletlü memur kastlarının ve devletin sınıfları yarattığı gerçeğinin modern anlamda denetimist bir eleştirisi yapılabilmiş olsaydı; Marksizm 20. Yüzyılda özellikle de devlet sorununda bu derece çuvallamazdı! Dahası, devlet sorunuyla da bağlantılı olarak Marksizm; temsiliyetizm, memuriyetizm ve bürokratizm sorunlarında da bu derece duvara toslamazdı! Ortada bir çözüm projesi olmadığı için sadece Bolşevikler de değil, tüm marksistler kapitalizm karşısında gerilemekten ve git gide kapitalizmin türevi olan sistemlere teslim olmaktan da kurtulamamışlardır. Gerçekte olan bu iken, hakikati olduğu gibi söylememenin kendisi de asla “marksist” bir yaklaşım ve yöntem olamaz.
[2] Yaygın ön kabullerde de görüldüğü gibi; devlet “sınıflar üstü” ya da “sınıflar altı” diye tanımlanamaz. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Bilakis devletin kendisi bir sınıflılıktır. Devlet toplumsal bir organizasyondur. Devlet kendi dokusuna uygun sınıfları ve toplumu üretir. Devleti modern anlamda memur sınıfları yönetir. Sınıf mı diyorsunuz? Sınıfı da devlet yaratıyor. Örneğin; devletlü memur kastları değil mi, şirketlerin, burjuvaların, vergi borçlarını silen! En büyük fabrika devlettir. Devlet sermaye yaratıyor. Devlet kar yaratıyor. Devlet burjuva sınıfı yaratıyor. İşte proletaryan sosyalizm deneyiminde olduğu gibi sözde proletarya adına hareket ettiğini söyleyen bir devlette (proletaryan efendiler sınıfı da) bal gibi de kapitalizm yaratıyor! Yalnızca Sovyetler Birliği deneyiminin varlığı bile bunun en somut kanıtıdır. “Devlet nasıl sınıf yaratır” diyorsanız ve hala bunun mümkün olmadığına inanmak istiyorsanız öncelikli olarak Sovyet deneyiminin derslerini iyi analiz etmenizi tavsiye ederiz. Althusser kendisi ile yapılan röportajda “Marx devletten anlamaz” derken laf olsun diye konuşmuyordu. Althusser bunun söylerken, Marx’ın devletin tarihsel ve toplumsal dokusuna dair hiçbir şey bilmediğini de söylemek istemiyordu. Althusser teorik olarak ulaşmak istediği sonuca ulaşamamış olsa da, o da sezgisel bir biçimde “tarihsel kıtalarla” bağlantılı olan temsil/kurban ritüeli ve temsiliyetizm türlerinin tarihsel emek/devlet biçimleri ile olan ilişkilerini de çok zayıfta olsa görebiliyordu. Yoksa Althusser pek çok Marksist için bile “gereksiz okumalar” sınıfına giren Machiavelli okumalarını neden yapsın! Machievelli kim? Machiavelli, temsil, devlet, güç, iktidar, egemenlik vs. mekanizmaları üzerine en fazla kafa yoran ön-burjuva düşünürlerden biridir. Kuşkusuz Machiavelli bu bilgileri hakim sınıfın temsilcilerine bir nevi “hizmet” olarak sunuyordu. Çünkü Gramsci’nin de vurguladığı gibi, o da egemen sınıfın “organik bir aydını” konumundaydı. Althusser üzerine o kadar çok yorum yapılabilir ki, bunun için ayrı bir yazı yazmak gerekir. Belki ilerde böylesi bir çalışma da yapılabilir.
9.2.2024
Serhat Nigiz
1980 yılının Nisan ayında İtalya’nın başkenti Roma’da Louis Althusser yapılmış bir mülakat:
youtube
1 note · View note
serhatnigiz · 7 months ago
Text
Bangladeş'teki Kendiliğinden Teknotik Kitle Hareketinin ve İsyanının Toplumsal Denetimizm Mücadelesi ile Olan Yakın Bağları Üzerine Değinmeler
Tumblr media
Tüm dünyada "egemenlik hakkının" sözde "seçim" ve "sandık" yoluyla "seçilmişlere" ve "atanmışlara" devredildiği temsiliyetist sistemler çöküyor! Krizden krize sürükleniyor!
Bagladeş devrimi de bu çöküşün halk kitleleri nezlinde ortaya çıkan bir yansımasından başka da bir şey değil. Temsiliyetist üç bacaklı devlet modelleri çöktükçe farklı çoğrafyalarda "ikili iktidar" durumu daha da gözle görülür bir hale geliyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun egemenlik hakkı ister seçilmiş olsun ister atanmış olsun bir avuç memur kastına devredildiği müddetçe, orada adına ister "demokrasi" denilsin, ister "insan hakları" denilsin, bir avuç devletlü zümre tarafından oluşturulmuş olan bütün bu rejimler, birer diktatörlük olmanın da ötesine geçemezler.
Hangi ülke olursa olsun "milleti" oluşturan emekçi sınıflar temsiliyetizm yoluyla asla kendi temel haklarını devletlü memur kastları karşısında güvence ve teminat altına alamazlar! Dolayısıyla, temsiliyetist sistemler içerisinde emekçi sınıflar kapitalizme ve emperyalizme karşıda bir güvence ve teminat sahibi de olamazlar, olmarı da mümkün değildir.
Yet'ki kimde ise kıllık ondadır! Ben devletim, ben memurum, yetki bende, istediğimi yaparım diyen temsiliyetist zihniyet ile devletin ve memurun bağımsız kurumlarca denetlenmesi gerektiğini söyleyen toplumsal denetimist zihniyet asla uzlaşamaz! Bangladeş devrimi de bu uzlaşamama halinin halkın kendiliğinden gelişen teknotik kitle hareketinin denetimist taleplerinin somut dışavurumu ve isyanıdır.
Temsiliyetizm sorunu asla temsiliyetizmin sınırları içinde kalınarak çözülemez. Bangladeş'te olduğu gibi, temsiliyetizm sorunu "demokrasiye dönülmesi" söylemi ile, daha net konuşursak üç bacaklı temsiliyetist-kapitalist devlet modelinin "istikrarlı hale getirilmesi" yalanı ile çözülemez.
Bagladeş'te ki "geçici" askeri diktatörlük rejimi ağzıyla kuş tutsa da, yasama, yargı ve yürütme kurumlarının "iç denge ve denetimine" dayalı sözde en modern burjuva devlet tipini seçim ve sandık yoluyla inşa edeceğini iddia etse de, bu sistematik için gereksinim duyulan göstermelik sol-temsiliyetist, sağ-temsiliyetist, islamcı-temsiliyetist, laik-temsiliyetist siyasal parti aparatlarını fonlasa da (ki bu projeye glokal-sermaye de sermaye katsa da), bütün bu yasamacılık (gerçekte yürütmecilik!) oyunları ile göz boyanmaya çalışılsa da, çok açık bir gerçektir ki; dünya üzerinde üç bacaklı temsiliyetist-kapitalist devlet modeli tüketim sürecine girmiş bulunmaktadır. Zor, baskı, manipülasyon yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan bu temsiliyetist kurumlara karşı dünya genelinde büyük bir öfke duyulmaktadır.
Bu olgusal gerçekleri sadece denetimistler de değil, aklı başında tüm burjuva idelogları açıkca itiraf etmektedir. Dünya geneline yayılmış bölgesel savaşlar, çatışmalar, isyanlar, ayaklanmalar vs. durduk yere de yaşanmamaktadır. Temsiliyetist-kapitalist güçler bile gelinen noktada dünya üzerinde hakimiyet sağlayamamaktan, onca dezenformasyona, onca deformasyona ve onca algı yönetimine rağmen istedikleri ve arzu ettikleri oranda toplumları yönlendirememekten de şikayet eder bir duruma gelmişlerdir. Her yerde çeşitli biçimler altında insanların içinde yaşadıkları sistemi denetleme ve sistem üzerinde daha da çok söz sahibi olma talepleri hem bireysel düzeyde hem de kolektif düzeyde kendisini göstermektedir. Bu da yeni iletişim tarzlarını, yeni kavramları, yeni ifade ve muhalefet ediş biçimlerini de doğal olarak beraberinde getirmektedir.
İçerisinde yaşadığımız dünyada insanların robotlardan bir farkının kalmadığı, artık insanların geri dönüşü olmayacak bir biçimde pasif tüketici kitlelere dönüştürüldüğü gibi, son derece idealist ve gerçekten uzak yaklaşımların aksine Bangladeş devrimi gibi pek çok örnekte de görüldüğü gibi, kitlelerin temsiliyetizme, devletlü memur kastlarına, yolsuzluğa ve çürümeye dayalı kapitalizme ve emperyalist politikalara karşı öfkesi ne kadar kendiliğinden teknotik kitle hareketleri ve isyanları biçiminde gelişiyor olsa da, bu öfke tarihin en yüksek seviyelerindedir.
Yaşanan onca çalkantı, onca tepki, onca kızgınlık, onca sorgulama, onca yeni düşünce vs. hepsi insanlığın temsiliyetizme karşı yükselen toplumsal denetimist savaşımının ve taleplerinin bir ifadesidir.
Okyanusları geçmiş bu akıntı nasıl ki derede boğulacak değilse, kendiliğindenmiş gibi gözüken bu uyanışın kendi için savaşıma ve mücadeleye dönüşmesi de zaruri bir gerçek ve hakikat olarak karşımızda durmaktadır.
Sadece Bangladeş'te değil, tüm dünyada "ikili iktidarlar" ve "ön-devrimci" türbilanslarda bir artış olacağına, çok daha fazla sayıda emekçinin, gencin, kadının, ezilen sınıf ve katmanların ileri doğru atılacağına, karamsarlıktan ve yılgınlıktan beslenen ruh halinin paramparça olacağına, "bunlardan bir halt olmaz" denilen kitlelerin nasıl radikaleşeceğine, tüketim sürecine giren temsiliyetizm karşısında yükselişe geçen toplumsal denetimizm mücadeleleri ile birlikte tanıklık edeceğiz!
Bunlar daha hiçbir şey, devir alan ve daha da hızlanan bu toplumsal makinanın duracağını, önündeki setleri bir bir yıkarak yeni bir gelişme döneminin kapılarını açmayacağını sananlar yanıldıklarını çok net bir şekilde görecekler!
7.08.2024
Serhat Nigiz
Dipnot:
Bangladeş'teki gelişmeler ile ilgili Türkiye'de yaşayan liberal bir akademisyenin kaleme aldığı yazıya göz atmak isterseniz yazının bağlantı linki aşağıda:
"Hasina'nın rejimini anlamak, bu isyanın neden sıradan insanlar tarafından tamamen desteklendiğini anlamak için çok önemlidir. Protesto başlangıçta ayrımcılığa karşı bir öğrenci hareketi olarak başlasa da 1 hafta içinde daha geniş bir halk hareketine dönüştü. Dönüm noktası 14 Temmuz'da bir basın toplantısı sırasında Hasina'ya 1 haftadan uzun süredir devam eden iş kotalarına karşı öğrenci protestoları sorulduğunda yaşandı. Hasina cevaben şunları söyledi: "Özgürlük savaşçılarının torunları kota avantajlarından yararlanamayacaksa kim yararlanacak? Razakarların torunları mı?"
Hasina'nın bu sözleri protestoların büyümesine neden oldu. Öğrenciler Hasina'nın sözlerini, 1971 Kurtuluş Savaşı'nda yer alan özgürlük savaşçılarının torunlarına devlet memuru kontenjanının yaklaşık yüzde 30'unu tahsis eden "adaletsiz" kota sistemini protesto etme çabalarına küçümseyici bir yanıt olarak algıladı. Birkaç saat içinde öğrenciler protesto gösterilerine başladılar, Dakka Üniversitesi kampüsünde yürüyüşe geçtiler ve şu sloganları attılar, "Sen kimsin? Ben Razakar'ım."
0 notes
serhatnigiz · 7 months ago
Text
15 Temmuz Darbesi Üzerine Kısa Bir Yorum
Tumblr media
Fetö mü arıyorsunuz? fetöcü mü arıyorsunuz? Devletin içinde çalışan paralel memur değilseniz isteseniz de fetöcü olamazsınız.
Ta Devlet-i Aliyye'den ittihatçılıktan Cumhuriyet'ten beri bu böyle. Sistemin solu da sistemin sağı da bu tasarımın ve kurgunun bir ürünüdür.
Durduk yere mi "biz sağcıda solcuda değiliz" dedik. Durduk yere mi "biz temsiliyetist/memuriyetist değiliz" dedik. Kim ki "fetöcüdür", o sağcılık ya da solculuk görüntüsü altında, çağdaş kölelik üreten bu temsiliyetist-memuriyetist düzenin devamından yana demektir.
15 Temmuz'un yapılış nedenlerinden biride krize girmiş olan bu üst yapıya "çeki düzen verme" ihtiyacıydı. Bu ülkede ve dünyada tüm darbeler devletlü-sınıflar eliyle yukardan aşağıya doğru gerçekleştirilmiştir. SSCB'nin yıkılışı bile bir karşı-darbedir. Yıkanlarda proletaryalist-memur-kastlarıdır!
15 Temmuz öncesinde ve sonrasında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile yetkiyi ve devlet kurumlarını tek kişiye "devreden" paralel-akıl bunun bir diktatörlük doğurucağını bilmiyor muydu? Bal gibi de biliyorlardı. [1]
Nasıl ki memlekete "komünizm" lazımsa onu da biz getiririz mantığı içindelerse, parti-devletine ve tek-adam diktasına dönüştürdükleri devlet yapılanmasını da bu noktaya getirenler kendilerinden başkası da değildir. Keza temsiliyetist-faşizmin özü de yetkilerin tek elde toplandığı bir yürütme-kastları diktatörlüğüne dayanmaktadır.
Kimse emperyalizmden gelen emir ve talimatlar ile bunların yapıldığı yalanının arkasına saklanmazsın. Emperyalizme yalakalık bakidir. Ama proje her yönüyle "yerli ve milli" üretimdir. İşin başında da devlet içinde "paralel devlet" gibi çalışan temsiliyetist-memuriyetist devletlü-kastlar vardır. Yeri geldiğinde ABD, Avrupa, Rusya, Çin bile bunların uygulamaya koyduğu kaypak ve yanar döner politikaları anlamakta zorlanmaktadır.
Artık bu yapının siyasi ayaklarına, PDY'nin MHP'si mi demek istersiniz, PDY'nin AKP'si mi demek istersiniz, PDY'nin CHP'si mi demek istersiniz, PDY'nin DEM'i mi demek istersiniz, artık orası sizin keyfinize ve yaratıcılığınıza kalmış!
Millet için mi devlet? Devlet için mi millet? Millet tarafından denetlenmeyen bir devlet ne bir devlettir ne de bir cumhuriyettir. Bu devlet sözde bir devlettir, sözde bir cumhuriyettir!
Ortada bir devlet yoksa, ortada sadece kendisine devlet süsü veren memur kastları (görüntüde bir hükümet!) varsa. Bu demek oluyor ki, bu devletin millet karşısında teminatı da yok demektir.
Devletin ve memurun teminatının olmaması ne anlama gelir?
Devletin temelini oluşturduğu varsayılan yargının (biçimsel anlamda bile) hukukunun-iç denetiminin olmaması ne anlama gelir?
Kendisine yargı süsü veren yürütme-yargısı gerçekte bir yargı mıdır? Yoksa yanlış algı mıdır?
Bir ülkenin "yargısı" ülkede ne kadar karanlık güç varsa hepsi ile neden iç içedir? Cevap verin!
Millet tarafından değil de, bir avuç kast tarafından yönetilen bir devlet, devlet midir? Yoksa kendisine devlet süsü veren memur-yürütmesi midir?
Devlet devlet değilse, devlet devlet olmaktan çıkmışsa, bu temsiliyetist devlet modelinin bürokratik denetimist yoldan yıkılmadan islah edilmesi de mikroplardan arındırılması da, mümkün değildir!
Milletin toplumsal denetim kurumları ve yasaları yoluyla yönetim ve siyaset üzerinde iradesini yansıtabileceği tek bir devlet biçimi vardır: O DA DÖRT BACAKLI TOPLUMSAL DENETİM DEVLETİ MODELİDİR. DÖRDÜNCÜ BACAK OLMADIĞI MÜDDETÇE TEMSİLİYETİZMİN ÜÇ TOPAL BACAĞI HER ZAMAN MODERN KÖLELİK VE SÖMÜRGECİLİK ÜRETMEYE DE DEVAM EDECEKTİR!
Dipnot
[1] 15 Temmuz iktidarın başarılı bir darbesidir. Peki bu darbenin "hukuksal" bir kanıtı var mı? 15 Temmuz öncesi ve sonrası kanun hükümdeki kararname (KHK) olarak çıkan 679'a 1 ve 2'yi açıp okuyun. 2 KHK var. İkisini birlikte okuduğunuz zaman darbeyi kimin yaptığını da anlarsınız.
18.07.2024
Serhat Nigiz
1 note · View note
serhatnigiz · 8 months ago
Text
Güney Kore'deki Ulusal Samsung Elektronik Sendikası Grevi Üzerine Kısa Bir Not
Tumblr media
Güney Kore’deki Ulusal Samsung Elektronik Sendikası Grevi; merkez, merkez-çevresi ve merkez-karşıtı arasında, tekno-sermayenin bileşenlerinin, tekno-kara dayalı pazar kavgasına dayanmaktadır.
Peki bu pazar kavgasının nedenleri nelerdir?
Birincisi; merkez-karşıtındaki üretim tesislerinin merkeze çekilmek istenmesi bu grevi tetikleyen baş neden.
İkinci neden ise; Çin glokal-tekellerinin merkez-karşıtı ve merkez-çevredeki genişleme ve pazar arttırma hareketi.
Bu nedenlerden dolayıdır ki, tekno-tesisler Amerika Birleşik Devletleri’ne çekilmek isteniyor.
Üretim alanında “tekno-gettolaşmaya” doğru bir gidişat var. Elbette bu duruma “daha uygun bir kavram” da üretilebilir.
Şimdilik tekno-gettolaşma kavramı ile süreci analiz etmemiz gerekir ise, robotik tekno-emek ve tekno-kar gettolaşmaya doğru gidiyor. Bir boyutuyla “silikon vadisi”, “Tayvan”, “Hong Kong”, vs. bunun ön-coğrafi gettolaşma denemeleri idi. Bu da ilerde daha da gelişmiş tekno-meta pazarlarının oluşmasına neden olacak gibi gözüküyor.
Gidişat bu yönde. Bu durum minimal-ulusçu devlet formlarını daha da fazla köşeye sıkıştıracaktır. Bu “sıkışmayı” üretim-değeri, dolaşım-değeri, tüketim-değeri, miras-değeri biçimindeki değer türlerinin ışığında inceleyebiliriz. Dahası bu olguları hem tarihsel-artı-değer hem de toplumsal-artı-değer üzerinden de inceleyebiliriz.
Keza değerin bileşenlerinin farklı olması değerin bileşenlerinin farklılığını getirirken, değerin bileşenlerinin farklı olması artı-değer türlerinin bileşenlerinin farklılığını, artı-değer türlerinin farklı olması ise sömürü biçimlerinin farklılığını getirir. Bu da sanayi-sermayesine bağlı sanayi-sömürgeciliği ve sanayi-emperyalizminden farklı olarak tekno-sermayeye bağlı tekno-sömürgecilik ve tekno-emperyalizm biçimlerinin de farklılığını getirir.
Bu greve dair görünen o ki; Kore devleti merkez ve merkez-çevresi karşısında kısımdan merkez-karşıtının yanında ve sendikadan yana bir tavır almak zorunda kalacaktır. Çünkü her devlet gibi Kore devletinin asıl besin kaynağı vergidir. Ve devlet tarafından alınan vergide tekno-artı-değerin bir biçimidir. Eski tabirle haraç olmaksızın yetki diktatörlüğüne dayalı temsiliyetist-memuriyetist yürütme çarkının işletilebilmesi de mümkün değildir. Devletlü-kastların merkez, merkez-çevresi ve merkez-karşıtı kapitalist konumlanışlardaki tarihsel ve güncel durumu ise bu yazının sınırlarını aşan daha kapsamlı ve derinlikli bir konudur.
Grevin sınıf türü açısından belirgin olan özelliği ise, sendikalı işçilerin büyük çoğunluğunu (sanayi emeğinin nitel gelişim biçimi olan) D5 proleterlerinin oluşturmasıdır. Mikro çip üretiminin elektronikleşmiş-sanayi iş kollarında ve bantlarında yer alan bu işçiler sendika üyesi olan D5 proleterleridir. Bunların içinde (teknik/elektronik emeğin nicel gelişim biçimi olan) az sayıda E2 protekyası olsa da, bu grevin asıl başını çekenler ise E2 protekleridir. E2 protekleri sendikanın asıl motor gücü konumundadır.
Lakin içinden geçmekte olduğumuz bu dönemde (tüketim sürecine girmiş olan) eski tip D5 proleter-sendikacılığı son evresini yaşamaktadır. E2 protek-sendikacılığı ise çekimser bir konumda olsa da, bu “sendikacılık formu” ise daha oluşum aşamasındadır. Tıpkı bir zamanlar E1 protek-sendikacılığının D4 proleter-sendikacılık karşısında pasif konumda olması gibi, bugünde D5 proletaryası karşısında E2 protekyası kendi sınıf tarzına uygun ön-denetimist-sendikacılık pratiklerini prakis sınıf mücadeleleri yoluyla keşfetmeye çalışmaktadır. Kuşkusuz bu alanda E2 protekyasının teknoburglar karşısında hala zayıf bir konumlanışta olduğu da söylenebilir.  
Maddenin/emeğin tarihsel ve toplumsal hareketi irdelendiğinde tüm bunların ne anlama geldiği kavranabilir. Bu gerçeği ve hakikati anlamak istemeyenler aslında maddenin/emeğin hareketini ısrarla izlemekten kaçınanlardır. Bu "ideolojik kaçış" insanın tümüyle tanıdığını sandığı emeğe “büsbütün yabancılaşması” sonucunu da doğurmaktadır. Dolayısıyla, emeğe ve türlerine bu yabancılaşma hali emeğin ve türlerinin diyalektik hareketinin insan düşüncesinde lime lime edilmesi problemini de yaratmaktadır. Bu da kaçınılmaz olarak, emeğin hem nesnelerdeki-bilgisine hem de öznelerdeki-bilgisine ilişkin bütünsel bir soyutlamanın-soyutlanması tarzının geliştirilmesi önünde de, ciddi bir engel teşkil etmektedir.
Güney Kore'de Samsung işçilerinden 'süresiz' grev kararı, BİA Haber Merkezi, 11.08.2024
https://bianet.org/haber/guney-kore-de-samsung-iscilerinden-suresiz-grev-karari-297382
12.07.2024
Serhat Nigiz
0 notes
serhatnigiz · 9 months ago
Text
0 notes
serhatnigiz · 1 year ago
Text
Devlet mi Millet için? Millet mi Tayyibistan Krallığı için? Egemen olan kim?
Tumblr media
Cumhurbaşkanının parti başkanı olduğu...
Parti başkanı sıfatı ve seçim yasalarınca meclis çoğunluğuna sahip olduğu...
Parti başkanı olarak milletvekillerini seçtiği ve işine gelmediğinde milletvekilliklerine yol verdiği..
Parti başkanı olarak yürütmeye ve bakanlara hakim olduğu..
Parti başkanı olarak HSYK'nın 13 üyesinin 6'sını doğrudan 7'sini partisi aracılığıyla atadığı..
O HSYK'nın Yargıtay'ı, o HSYK'nın Danıştay'ı seçtiği..
Bu kurumlara atanmışların 4/1'ni Cumhurbaşkanının doğrudan seçtiği..
AYM'nin 12 üyesini Cumhurbaşkanının seçtiği..
Valileri, Kaymakamları vs. Cumhurbaşkanının seçtiği..
Hepsinin süreli olarak Cumhurbaşkanı tarafından seçildiği..
KHK, CBK, CK vs. "geniş yetkilere" hiç girmiyorum..
Düzen mi demek istersiniz, rejim mi demek istersiniz, yönetim şekli mi demek istersiniz, artık ne ad vermek isterseniz..
Dolayısıyla böylesi bir sistemin hala demokrasiyle, cumhuriyetle, Anayasa'da yazdığı şekliyle "laik, sosyal, hukuk devleti" ile bir alakasının kaldığını düşünmek abesle iştigaldir.
Tez vakit Türkiye Cumhuriyeti devleti adını değiştirmeli yerine de TAYYİBİSTAN KRALLIĞI ismini koymalıdır. Kendisine yakışan da bu olacaktır!
Bu ülke 100 yılın sonunda Erdoğan-Bahçeli ikilisinin etrafında kümelenmiş olan bir avuç memur kastının ve para babasının şahsi çifliğine (devlet-şirketine!) dönüşmüş durumdadır.
Peki "muhalefet" olduğu varsayılan temsiliyetist partiler ne durumda?
Bu fuhler partilerine verilmiş olan tek bir görev var: O da mevcut iktidar bloğuna ve sisteme karşı gerçek bir muhalefetin ve toplumsal mücadelenin oluşmasını engellemek!
14 Mayıs seçimlerinde iktidarla anlaşmalı bir şekilde sandık kurup milleti kandıranlar/milletin gazını alanlar önümüzde ki yerel seçimlerde de kendilerine verilen rolü oynamaya devam edeceklerdir.
14 Mayıs sonrası durduk yere "kaç paraya seçimleri sattınız?" diye hesap sormadık! Hani bunlar yalandı, neden dava açmadınız? Cebe attığınız milyon dolarların hesabını elbette birgün vereceksiniz. Siyaseti ticaret olarak yapanlar tabii ki bu sorulardan korkarlar ve cevap vermezler.
Ülkede yasama teminatı yok, yargı teminatı yok, yürütme teminatı yok, bir ülkede devlet kurumlarının ve memurun teminatı kalmamış ise, o ülkede de facto Anayasa ve kanunlar geçerliğini kaybetmiş (yargı dahi hukuka adil ulaşımın önünde bir engel haline gelmiş) ise, hepsinin dışında yetkinin tek elde toplandığı bir YÜRÜTME FAŞİZMİ VE DİKTATÖRLÜĞÜ uygulanıyorsa; bu durumda millet üzerine çöken bu karabasandan nasıl kurtulabilir?
Tek bir çıkış yolu var: O da usul, koruma ve dokunulmazlık yasalarını kendisine zırh yapmış bu memur kastlarının TOPLUMSAL DENETİM KURUMLARI aracılığıyla kontrol altına alınmasıdır. Devlet kurumları ve memur denetlenmediği sürece baskı, sömürü ve adaletsizlik kaçınılmazdır. Kim ki devlet kurumları ve memurlar denetlenemez diyorsa yalan söylemektedir. Zira devlet denilen kurum ve bu kurumun bürokratik işleyişinin parçası olan memur kastları bir avuç iken, millet ve milleti oluşturan emekçi sınıf ve katmanlar toplumun büyük ve ezici çoğunluğunu meydana getirmektedir.
Hangi etnik köken, hangi din ve inanıştan (hatta ideolojiden) gelirse gelsin toplumun en geniş denetimist birliğini kurmak gerekir. Bu da dünün ayrıştırıcı ve bölücü temsiliyetist politikaları ile değil, tüm kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini esas alan yeni bir toplumcu söylemle mümkündür. Başörtülü Başörtüsüz, Alevi Sünni, Kürt Türk demeden her kimlikten emekçiyi denetimist fikirlere ikna etmek gerekir. İkna olmuyorlarsa da sabırla ve pes etmeden anlatmak şarttır. Ancak bu şekilde insanlar temsiliyetizm ve memuriyetizm karşısında kendi öz deneyimlerinden pratik dersler çıkararak denetimist fikirleri daha iyi kavrayabilirler. Kavradıkça da temel hak ve özgürlüklerin önemini anlayabilirler. Bu hem "öğreten" hem de "öğrenen" için en değerli okuldur.
Hak verilmez, hak alınır! Gerekirse zorla alınır. Tarihte hiçbir dönem yoktur ki armut piş ağzıma düş şeklinde bir kazanım elde edilmiş olsun. İnsanlığın ve emekçilerin tüm kazanımları mücadeleler sonucunda elde edilmiştir. Denetimist mücadele olmadan denetimist kazanımda olmaz. İşte bu yüzden denetimist bürokratik hukuki faaliyetler temsiliyetistlerin tüm engellemelerine ve üç maymun politikalarına karşın geniş toplumsal kesimlere ulaşmayı başarabilmiştir. Denetimist mücadele bunu siyaset yoluyla da değil, tüm toplumu ilgilendiren bireysel ve kümülatif hak-hukuk mücadelesinin yöntemlerinin yenilenmesi yoluyla gerçekleştirmiştir. Zira toplumsal denetim mücadelesi en geniş toplum kesimleri arasında mümkün olan en geniş alternatifin oluşturulmasını da kendisine görev ve hedef olarak belirlemiştir.
YASAMA, YARGI VE YÜRÜTME DOKUNULMAZLIKLARI KALDIRILMALIDIR! DEVLET KURUMLARINI VE MEMURU KORUYAN KORUMA YASALARI KALDIRILMALI YERİNE VATANDAŞ USUL VE MUHAKEME DENETİM KANUNLARI GETİRİLMELİDİR.
VATANDAŞ DEVLETE VE MEMURA DOKUNABİLMELİDİR! DEVLETİN VE MEMURUN DOKULMAZ BİR TANRIYA DÖNÜŞTÜĞÜ HER TEMSİLİYETİST SİSTEMDE DEVLET DİNE MEMUR İSE TANRIYA DÖNÜŞMEKTEN KURTULAMAZ.
DENETLENMEYEN BİR CUMHURİYET CUMHURİYET DEĞİLDİR. BU DEVLET OLSA OLSA BİR AVUÇ MEMUR KASTININ VE PARA BABASININ KAPİTALİST SÖMÜRÜ DÜZENİNDEN BAŞKA DA BİR ŞEY DEĞİLDİR!
EĞEMENLİK HAKKI MİLLETTEN VE MİLLETİ MEYDANA GETİREN EMEKÇİ SINIFLARDAN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ. DENETLENMEYEN BİR DEVLET GAYRİ MEŞRU BİR DEVLETTİR. ANCAK KİTLELER TARAFINDAN KURUMLAR ARACILIĞIYLA DENETLEN BİR DEVLET HALKIN DEVLETİNE VE CUMHURİYETİNE DÖNÜŞEBİLİR!
12.12.2023
Serhat Nigiz
1 note · View note
serhatnigiz · 1 year ago
Text
AYM-Yetki Kavgası Bahanesiyle Temsiliyetist-Memuriyetist Zorbalık Halktan Neyi Gizliyor?
Tumblr media
2017-2019 arasındaki dönemde “seçmen açısından yasama dokunulmazlığına” Enis Berberoğlu (ve diğerleri) ile birlikte dokunulmuş, bunun sonucunda da 2019/20445 nolu “seçmenin seçimlerde teminatı yoktur” AYM kararıyla seçimler ve sandığın seçmen tarafı mahkemeleşmiştir.
Denetimist davacı aday Solmaz Kulak bağımsız cumhurbaşkanı adayı olunca, bu seferde memur kastları 14 Mayıs seçimini hem 298’e hem de anayasaya aykırı bir şekilde tezgahlayarak, akabinde Can Atalay üzerinden “seçilmen dokunulmazlığını” da masaya yatırmışlardır.
Temsiliyetist-memuriyetist zorbalığın değişmez aparatı olan iktidar ve muhalefet, Can Atalay üzerinden havanda su döverek kayıkçı kavgasını hukuk senaryosuna çevirmeyi başarmıştır.
Bu başkanlık denen ne idüğü belirsiz sistemle seçmen hakları kısıtlandığı gibi, bu seferde seçilmenin haklarını kısıtlayan yasal bir düzenleme yoluna gitmeye çalışmaktadırlar.
Can Atalay üzerinden kurulan politik tuzağın amacı ise; Davacı aday Solmaz Kulak’ın seçim dosyasına hükümetin AYM’ye “seçilmenin seçimlerde teminatı yoktur” diyerek ret kararı aldırmak istemesidir.
AYM’nin alması istenen red kararının ise ne AİHS-AİHM’e ne de yerel hukuka uygun olmamasından dolayı bu durum bir sistem krizinin patlak vermesine neden olmuştur.
Avrupa Konseyi’nin ve AİHM’in Türkiye ile yapmış olduğu böyle bir sözleşme/protokolde olmadığı içindir ki, bu durum sistem krizinin yapısal bir krize dönüştüğünü göstermektedir.
Hükümet yürütme CBK (Danıştay 10 Daire 2021/1884 esas sayı) ile ve 14 Mayıs seçiminden dolayı da yürütme gücünü kaybetmiş idi. Yasamanın seçimlerle birlikte idari mahkemede mahkeme edilmesiyle de yasama kısımdan gücünü kaybetmiş idi. Yasamanın kalan kısmı da Can Atalay politikası ve tezgahıyla davacı adayın kanun iptali davası ile çıkabilecek olan muhtemel yasaya ya da anayasaya müracaat etmesi ile kaybedecektir.
AYM ile Yargıtay’ın usulen anlaşamamasının nedeni ise; AYM’nin uluslararası hukuk karşısında, Avrupa Konseyi karşısında, seçimler ile ilgili protokol metninin olmamasıdır. Bu durum Solmaz Kulak müracaatına ilişkin olarak hükümetin “seçilmenin güvencesi yok, AİHM’e gönder” talimatını AYM’nin yerine getiremiyor olmasında yatmaktadır.
Başta AYM olmak üzere yürütmenin yargısı olan ve yargı diye bilinen kurumlar gerçekte yürütme personelinden oluşmaktadır.
Hal böyle olunca; AYM’nin hükümetin emrini yerine getirebilmesi için bireysel başvuruyu uluslararası hukukta olmasa da yerel hukukta Can Atalay parodisi üzerinden çözmeye kalkması gerekmektedir. Bu durumda bile AYM hükümetin istediği kararı alamamaktadır.
AYM’nin, AİHM VE AİHS nezlinde, hükümetin talimatını değil “seçilmenin seçimlerde teminatı yoktur” kararı ile Cumhurbaşkanı’nın kanun olmayan CK’sını iptal ederek hükümeti düşürmesi gerekmektedir. Aksi takdirde; AYM temsiliyetist-memuriyetist zorbalığın ve terörün merkezi damgasını yiyecektir.
Sistemsel ve yapısal kriz derinleşmektedir. Birde buna “denetimist kimliğin mahkeme edilmiş olması da eklenince” çakma milliyetçilerin, çakma cumhuriyetçilerin, çakma demokratların, masalperest din devletinin ideolojik etiketi parçalanmayla sonuçlanacaktır.
Devlet Bahçeli sistemsel kriz yok diye diye yalana sarıla dursun, memur kastları talanları ve yetki zorbalıkları ile birlikte zorla iktidardan indirileceklerdir. Hem de bunu kendi atadıkları AYM yapacak! Çünkü AYM’nin başka şansı kalmadı! Ya da AYM, AİHM ve Avrupa Konseyi işbirliği iktidarı gasp etmiş memur kastlarını zorla iktidardan indirecektir. Çünkü başka bir şansları kalmadı!
Toplumsal Denetimist Fikir Hareketi (TDFH)
16.11.2023
(Not: Alıntıdır.)
0 notes
serhatnigiz · 1 year ago
Text
Kıvılcımlı Üzerine Kısa Bir Not
Tumblr media
Bu sözler Doktor Hikmet Kıvılcımlı'dan:
"Onun için Türkiye’de 1923 Cumhuriyet’i ister istemez Fransa’da Restorasyon (Krallığın yeniden kurulması) denilen şey olmuştur. Padişah’ın yerine Paşa geçmiştir. O kadar. Saltanat’ın adına Cumhuriyet denmiştir: Toplumun egemen yapısı ve politikası; elifi elifine 1815-1851 Fransa’sında (36 yıl) ne idiyse, 1917-1970 Türkiye'sinde (53 yıl) tıpkı odur."
Kıvılcımlı burada karşılaştırmalı bir betimleme yapıyor. Bir nevi kıyas yapıyor. Görece doğru bir betimleme. Her ne kadar temsiliyetist ve memuriyetist bir yapının biçimsel değişimini görmüş olsa da, cumhuriyet ile feodalizm arasında oluşan yapının öz de çokta farklı bir şey olmadığının vurgusunu yapsa da, gerçekte feoktokratik bir burjuva devriminin de, padişah ile paşa arasındaki farkında özde çokta farklı olmadığına vurgu yapıyor. Bunu da Fransız devrim tarihi üzerinden karşılaştırmalı bir betimleme ile yapıyor. Yalnız Kıvılcımlı feoktokratik yapıyı gereğinden fazla uzun tutuyor. Halbuki 50'lerden sonra adım adım minoktokratik yapı oluşmaya başlıyor. 80'lere kadar feoktokratik yapı ile minoktokratik yapı arasında sancılı bir geçiş süreç yaşanıyor. İdamlar, infazlar, katliamlar, darbeler vs. tam da 80'de minoktokratik yapıyı inşa ediyorlar, bu severde dünyada gloktokratik yapı gündeme geliyor, her defasında geriden takip ediyorlar. Fransız devriminde de temsiliyetist ve memuriyetist kastlar geriden gelen dönüşüm çabalarıyla sistemi sürekli restore etmeye çalışılıyorlar. Şimdide erdoğanizm rejimi ile aynı şeyler yapılmaya çalışılıyor. Biçim değişiyor ama mantık aynı kalıyor. Padişah gidiyor paşa geliyor, paşa gidiyor kral Erdoğan geliyor! Temsiliyetizm ve memuriyetizm açısından her ne kadar biçim değişse de, özsel anlamda yapısal bir değişiklik oluşmuyor. Tarihteki ilk devlette de temsiliyetizm vardı. O zamanda baskı, şiddet, terör memurdan geliyordu. Şimdide modern anlamda memurdan geliyor. Kıvılcımlı'nın altını dolduramadığı şey devletin temsiliyetizm ve memuriyetizm ile olan ilişkisi idi. Sonuçta, padişah da, paşa da, Erdoğan'da modern anlamda memurdur. Temsiliyetizm ile memuriyetizm arasındaki tarihsel bağlar anlaşılmadığı sürece sistemler arası bağlarda anlaşılamaz.
29.10.2023
Serhat Nigiz
1 note · View note