#acı gülümseme
Explore tagged Tumblr posts
vedalardanemare · 10 months ago
Text
Acısı çok olanın gülüşü güzel olur...
15 notes · View notes
mesutbahtiyarolacak · 4 months ago
Text
Tumblr media
"Gülümsedi...
ama yalnızca dudaklarıyla, kalbiyle değil.
Kalbinde, derinde bir acılık vardı..."
İvan Gonçarov / Oblomov
9 notes · View notes
pembebirkrizantem · 2 months ago
Text
BİR DEMLİK PAPATYA
Acı, buhranıyla vurunca boş duvarlara,
Kaynamaya başlardı bizim evde,
Bir demlik Papatya...
Kokusu ortalığı doldurdu mu?
Bir damlası yüreğimize dökülür,
Kalanı ise ince belli çay bardaklarına...
Sarı rengiye pek i�� açıcı olmasa da,
Bal katardı annem içine tatlanırdı...
Bazen de bal yerine,
Sessiz bir gülümseme çiceklenirdi yüzünde,
Şekersiz de olsa çay,
Annem gülünce tatlı gelirdi bize...
E papatya çayı da,
Boşuna demlenmez bir evde,
Nihayetinde;
Vardır demleyenin de bir demleteni,
Söyleyenin bir söyleteni,
Ya da annem gibi üzülünce gülümseyen bir kadının,
Elbette vardı bir gülümseteni...
Mutluluktan olmasa da.
Eskiden papatyayı sadece
saçlarına sürmek için
demleyen bir kadın,
Artık çayını içmeye baslamışsa...
Hayat ona pek de iyi davranmıyor demekti.
En azından annem için.
Artık biliyordu,
Gözyaşıyla pişen yemekleri,
Tül perdesinin kolasına eklenen,
Tükenmez çileleri ve evlatları
umutla bakarken yüzüne...
Papatya çayı içip hayata sanki,
hiç üzülmemiş gibi bir şevkle devam edebilmeyi...
Annem diye demiyorum ama,
Güzel yürekli bir kadındır.
Papatya çayı içmediği günlerde bile,
Ellerinin değdiği her yer mis kokar...
Gözleri hep merhametle bakar,
Koşturur durur oradan oraya,
Hayat ise ona katlandığı bunca şeye ragmen
Yalnızca iki armağan verebilmişti...
Biri bendim ablamla,
Biri de tıpkı gözyaşları gibi
Bardaklara doldurup boşalttığı
Bir demlik papatya.
-PembeBirKrizantem
J.A
(Sıcacık bir şiirle geldim. Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.)
129 notes · View notes
selin-n · 3 days ago
Text
Günaydın Hayat ☀️🦋💮🌺🌹
Önce günaydın,
Sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk,
Biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz
yalnızlık, biraz boyun eğme,
Biraz başkaldırı ve ardından......
Günün sonu ve iyi geceler...
Tumblr media Tumblr media Tumblr media Tumblr media
Saçlarına papatyalar takan kadınım ben, yüreğimde bahar çoşkusu. gösterişli şeylerde gözüm yok.
Küçük mutluluklar yetiyor bana, tatlı bir söz, içten sıcak bir gülümseme, kanatlandırır ruhumu...
Gülten Akın
Tumblr media
Sakinleştim, Kül Bastım Yarama!
Belki sonsuza kadar sustu yüreğim...🎶
youtube
77 notes · View notes
hermes-0 · 7 months ago
Text
25.BÖLÜM
YENİ BİR UMUT
Zaman yavaşça ilerlerken, T’nin kalbi endişe ve umutla doluydu. S’nin acı dolu çığlıkları tünelin soğuk duvarlarında yankılanıyordu, ancak doktorlar ve hemşireler sakin ve kararlı bir şekilde çalışmaya devam ediyorlardı. Herkesin gözleri, bu yeni hayatın dünyaya gelmesini beklerken, umut ve korkuyla doluydu.
Bir süre sonra, tünelin derinliklerinden bir bebek ağlaması duyuldu. T’nin gözleri doldu ve S’nin elini daha sıkı tuttu. Doktor, gülümseyerek, “Tebrikler, sağlıklı bir kızınız oldu,” dedi. T, gözyaşları içinde S’ye bakarak, “Seni seviyorum,” diye fısıldadı. S, yorgun ama mutlu bir şekilde gülümsedi ve T’nin elini sıktı. Bu an, ikisi için de hayatlarının en unutulmaz anıydı.
Merlin ve direnişçiler, bu mutlu haberi duyunca rahatladılar ve birbirlerine sarıldılar. Direnişçilerin lideri, “Bu sadece bir başlangıç. Yeni bir hayat, yeni bir umut,” dedi. Herkesin yüzünde bir gülümseme belirdi, çünkü bu bebek, onların geleceğe olan inancını tazeledi.
Hemşirelerden biri, “Adını ne koyacaksınız?” diye sordu. T ve S birbirlerine baktılar ve sonra Merlin’e döndüler. Merlin, gururlu bir gülümsemeyle, “Adını benim koymamı mı istiyorsunuz?” dedi. Duygulu bir sesle gözlerinden yaşlar akarken, küçük bebeği kucağına aldı ve ona sevgiyle baktı. “Onun adı kesinlikle Aylara olmalı,” dedi. S, sessizce gülümseyerek tekrarladı, “Aylara.” Bu isim, herkesin kalbinde bir umut ışığı yaktı.
42 notes · View notes
mavicegeceesme · 1 year ago
Text
Bu acı tüm kemiklerim kırılmış gibi hissettiriyor ama yüzümde kocaman bir gülümseme var
73 notes · View notes
amezhu · 6 months ago
Text
Heaven Official's Blessing ▪︎
249. BÖLÜM - Ekselanslarının Merak Uyandıran Olayı - Veliaht Prensin Hatırası Kaybolup Gidiyor 4- Seninle Yeniden Karşılaşacağız -
Hayalet maskeli kişinin verdiği talimatlar karmaşık değildi: sadece birkaç li güneye, belirli bir dağdaki belirli bir ine doğru ilerleyin. Xie Lian, normal bir insanın şu anda olduğu gibi hız konusunda kendisiyle boy ölçüşemeyeceğinden ve San Lang'ın yardımcısından daha hızlı bir şekilde o yere varacağından da emindi.
Gerçekten de bir saat sonra, dağdaki ruhların ve canavarların çığlıkları ve ulumaları eşliğinde, dağa girdiği andan itibaren çılgınca bir savaşa tutuşmuş ve birkaç canavarı öldürmüştü. Sonunda, o malum dağ ile o malum ini buldu.
Her ne kadar canavarın bir etkisi varmış gibi görünse de, üç yüz ila dört yüz güçlü uşak onun için girişi koruyor olsa da, Xie Lian’a göre bunun girişi koruyan üç veya dört güçlü uşaktan hiçbir farkı yoktu. İlk başta düşmanın son derece güçlü olacağından endişe etmiş ve aceleci davranmamıştı, ancak bir süre sabırla inin çevresini gözetledikten ve uşakların boş gevezeliklerini dinledikten sonra, canavarın son birkaç gündür gereğinden fazla şey yaşadığını keşfetti.
"... bu doğru, bu doğru, shanzhu sadece kokuşmuş bir xiulian uygulayıcıdan zorlukla kaçmayı başardı. Ölümüne korkmuşlardı ve yaralı olarak geri döndüler. Geri döndükleri anda, büyük bir panik içinde orijinal inlerini terk ettiler ve buraya kaçtılar."
"Anlıyorum! Neden aniden hepimizi çağırdıklarını merak ediyordum - demek ki uygulayıcının intikam almak için geri dönmesinden korkuyorlar!"
"Korkmaları için bir sebep yok. O uygulayıcı shanzhu tarafından birkaç kez ısırıldı. Şimdi uyansa bile, kuzey yönünün nerede olduğunu bile bulamayacak kadar kafası karmakarışık olacaktır."
"Nasıl korkmazlar? Shanzhu birkaç yüzyıl önce yaşamış ve ünlü bir canavar olmasına rağmen, bu uygulayıcının aniden ortaya çıktığını ve iki vuruşla onları burnu yamulana ve gözleri şaşı olana kadar dövdüğünü duydum. Eğer uygulayıcının vücudunda bazı yaralar varmış gibi görünmeseydi ve Shanzhu'na birkaç ısırık atma fırsatı vermeseydi, korkarım Shanzhu geri dönemezdi."
"Lanet olsun, vahşi bir uygulayıcı nasıl bu kadar güçlü olabilir!"
Buraya kadar dinledikten sonra, Xie Lian az çok yeterli olduğunu hissetti.
Rahatça dışarı çıktı ve onları sıcak bir şekilde selamladı, "Merhaba."
Küçük canavar uşaklarından oluşan kalabalık büyük bir şaşkınlık yaşadı ve "kim var orada!" diye bağırarak ayağa fırladı.
"Bu güzel çocuk nereden geldi?"
Xie Lian küçük bir gülümseme takındı ve açıklama yapmak için hiç vakit kaybetmeden doğrudan ine doğru yol aldı. Yakalamak için gelişigüzel uzandığında birkaç on tanesini yakaladı; ve gelişigüzel kenara fırlattığında birkaç on Zhang fırlattı.
Büyü olmadan bile, uşak kalabalığına öyle bir korku vermeyi başardı ki, tiz çığlıkları havayı durmaksızın doldurdu; “Bu tatlı oğlanın sorunu ne!!! Çok kibar gibi görünüyor!!! Neden bu kadar kaba ve vahşi!!!”
Ve böylece, yabani otları koparmaya benzer bu şekilde, Xie Lian ine engelsiz bir şekilde adım attı. Büyük bir canavarla büyük bir savaşa girmeye hazırlanıyordu ama ine girdiğinde gördüğü şeyin insan formuna bürünmüş, yerde yuvarlanan, karnına sarılıp inleyen ve feryat eden bir yaratık olduğunu kim bilebilirdi?
İlk başta Xie Lian bunun sadece bir numara olduğunu düşündü ama bir kez daha baktığında durumun hiç de öyle olmadığını gördü. Karnı inanılmaz derecede şişmişti, sanki inanılmaz derecede korkunç bir şey yutmuş gibiydi ve bu yüzden Xie Lian çömelip, "Neyin var?" diye sordu.
Belki de canavar o kadar acı çekiyordu ki sayıklıyordu, çünkü Xie lian'ı görünce büyük bir çığlık attı, "Doğru zamanda geldin! Sen! Artık yemeyeceğim! Artık yemeye cesaret edemiyorum! Bir daha asla cesaret edemeyeceğim! Yuttuğum şeyi sana geri vermeme izin ver! Hazmedemiyorum, hazmedemiyorum!"
Xie Lian dedi ki, "Beni başkasıyla mı karıştırıyorsun? Bana ait hiçbir şey yutmadın, öyleyse bana ne geri veriyorsun?"
Ancak canavar büyük bir acı içinde yerde yuvarlanmaya devam etti ve cevap verme zahmetine bile katlanamadı. Ne yapacağını şaşıran Xie Lian, önce bir tılsım çizerek ilerledi ve onunla bir şeyleri açıklığa kavuşturmadan önce onu yakalamaya karar verdi. Ancak ilginç bir şekilde, tılsımı taktığı anda canavar beklenmedik bir şekilde diğer budaowenglerden çok daha büyük ve yuvarlak bir mideye sahip, inanılmaz derecede komik, büyük ve tombul bir budaoweng'e dönüştü. Xie Lian bunu hem komik hem de başlangıç olarak gördü. Çizdiği tılsımı inceledi, acaba HATA İLE bu hale gelmiş olabilir miydi, birkaç vuruşu yanlış mı çizmişti?
Ancak bu da çok büyük bir sorun değildi. Bu savaş aşırı derecede kolaydı ve Xie Lian dağın derinliklerinden çıktığında gün aydınlanmıştı. Budaoweng'i kolunda tuttu ve aceleyle şehre doğru geri döndü.
Artık San Lang için bir şeyler yapmış olan Xie Lian kendini mutlu hissediyor ve yakaladığı canavarı San Lang'a nasıl sunacağını düşünmeye başlamıştı bile. San Lang'ın şaşkın bir ifade takınması durumunda, yine de çekingen bir tavır takınması ve sevincini belli etmemesi gerektiği konusunda kendini gizlice uyarmıştı. Bütün gece dışarıda dolaşıp koşturduğu için Xie Lian’ın bacakları ağrıyordu ve bu yüzden yol üzerindeki bir tezgâha oturup bedava bir kâse içki aldı.
İçerken birden arkasından birinin ona doğru koştuğunu ve "Xie Lian!" diye bağırdığını duymuş.
Ana caddenin ortasında doğrudan adını haykıracak kadar cüretkâr olan bu kişi kimdi? Kraliyet hanesi içinde bile çok az kişi bu kadar saygısız olabilirdi; herkes ona büyük bir hürmet ve saygıyla "veliaht prens hazretleri" diye hitap etmiyor muydu?
Xie Lian derhal çay kasesini indirdi.
Başını çevirip baktığında, bu kişinin beklenmedik bir şekilde halktan biri olduğunu gördü. Büyük bir tahta kutu taşıyordu ve büyük adımlarla ilerleyerek "Bekle! Bekle! Xie Lian'ı unuttun! Onu da getirin!"
Yani ona değil, onunla aynı adı taşıyan birine sesleniyordu! Ancak Xie Lian bu durumu daha da ilginç bulmuştu, her ne kadar isimlerden kaçınmak gibi tabuları pek umursamasa da, birinin kendisiyle aynı isme sahip olmaya cesaret edebileceğini düşünmek şaşırtıcıydı!
Ama hemen fark etti ki, o kişinin bahsettiği "Xie Lian" bir insan değildi.
Xie Lian'ın yanında bir adam oturuyordu. Kutuyu taşıyan kişi yürüdü ve bu adamın yanına oturdu. Tahta kutuyu okşadı ve "Xie lian'ı yanımda getirdim. Bugün ailenizin hizmet ettiği o kişiye onu götürmeyi unutmayın! Batıl inançları göz ardı etmeyin. Eğer ikisini birlikte göstermezseniz, çok fazla kötü şans olacaktır!"
"Evet, evet. Doğal olarak biliyorum..."
Xie Lian daha fazla dayanamadı ve ağzını açarak, "Affedersiniz..." dedi.
İki kişi birden başlarını çevirip ona baktılar. Xie Lian, "Lütfen küstahlığım için beni affedin. Affedersiniz, bu kutuda ne var?"
O kişi, "Ben zaten söylemedim mi?" dedi. İçinde Xie Lian var."
Xie Lian anlamadı: "Ama... Xie Lian veliaht prens değil mi, ekselansları?"
İki kişi bunu çok komik bulmuşa benziyordu: "Kimse onun veliaht prens olmadığını söylemedi. Başından beri hep öyleydi. Bakın!" Bunu söyleyerek kutuyu açtılar.
Xie Lian’ın gözleri büyüdü. Beklenmedik bir şekilde, ahşap kutunun içinde küçük bir tapınma sunağı vardı ve bu sunağın içinde sade ve rustik görünümlü bir tanrı heykelciği, beyaz giyimli ve sırtında hasır şapka olan bir uygulayıcı vardı. Onu tanıyamadı.
"..." Xie Lian bunu tamamen anlayamadı ve "heykelciğin XianLe veliaht prensi Xie Lian’a ait olduğunu mu söylüyorsun?" dedi.
"Başka kim olabilir?"
Diğer insanlar birbiri ardına etrafta toplanmaya başlamıştı ve yarısı ona sanki nadir bulunan biriymiş gibi bakıyordu: "Siz gençler gerçekten çok tuhafsınız ve siz de bir uygulayıcı gibi görünüyorsunuz, nasıl oluyor da bu kadar basit bir şeyi bile bilmiyorsunuz?"
Diğer yarısı bu "tanrı heykelciğine" bakıyordu: "Vay canına! Bu hurda toplayan ölümsüzün oyması fena değil! Yeterince acıklı görünüyor."
"Evet, trajedi ve keder dolu. Bir kez baktığınızda bunun bir talihsizlik tasviri olduğunu hemen hissediyorsunuz!"
"Harika, harika! Şimdi ne kadar çirkin görünürse, diğeri onun kaçmasına yardım ettiğinde daha da iyi görünecektir. Onları en fazla sekiz gün birlikte sergileyin ve sonuçlar ortaya çıksın."
"..."
Xie Lian cehaletle şöyle dedi: "Hurda toplayan ölümsüz mü? Nasıl hurda toplayan bir ölümsüz oldu?"
Çevredeki taç dedi ki, "Uygulayıcı, gerçekten çok tuhafsın ah! Xie Lian en başından beri hurda toplayan bir ölümsüzdü!"
"..."
Xie Lian genellikle kolay sinirlenen biri değildi ama o anda biraz sinirlendiğini hissetti.
Hurda topladığı için diğer insanların gülüp kendisiyle alay etmesini dinleyen biri bundan pek de mutlu olmazdı. Bir anda ayağa kalktı ve derin bir sesle şöyle dedi: "Herkesin Xianle kraliyet ailesine karşı bir memnuniyetsizliği mi var? Olsa bile, veliaht prense bu şekilde hakaret etmeniz görgü kurallarına uygun değil."
Kalabalık birbirine baktı ve ona gülerek, "Ne diyorsun sen? Hangi ülkenin görgü kurallarına uygun? Xianle ülkesi sekiz yüz yıldan fazla bir süre önce yok edildi!"
....
Bir saat sonra, Xie Lian ana caddede yürürken hâlâ biraz şaşkındı.
Çok korkutucuydu. Az önce aldığı her şey, ona göre çok korkutucuydu.
"XianLe ülkesi nasıl yok edildi? Kraliyet babam ve annem hâlâ hayatta ve iyi durumda değil mi? Ve benim tarafımdan nasıl yok edilmiş olabilir? Bir savaşı mı kaybettim? Ülkemi ben mi yok ettim? Ve iki kez yere mi serildim? Bir hurdacı mı oldum?"
Kendini tekrar tekrar sorguladı ve kendine tekrar tekrar söyledi: imkansız. İmkânsız!
Kendini ikna etmeye çalıştı: “tüm bunlar gerçek değil, perde arkasında sorun çıkaran bir kötü adam olmalı."
Ancak, her şey tuhaf geliyordu: tuhaf aksanlar, tuhaf kıyafetler ve tuhaf binalar ve hatta tuhaf Feng Xin ve Mu Qing, hepsi ona bunun bir kâbus olmadığını söylüyordu ve bu olanlar da bir illüzyon değildi. Hiçbir iblis ya da canavar böylesine geniş ve gerçekçi bir illüzyon yaratamazdı.
Sekiz yüz yıl gerçekten de geçmişti.
Sekiz yüz yıl gerçekten nasıl geçmiş olabilirdi? Sekiz yüz yıl sonra nasıl bu hale gelmişti?
XianLe Ülkesi yok edilmişti; kraliyet babası ve annesi ölmüştü; Feng Xin ve mu Qing yükselmişti. Ve o bir hurdacı olmuştu.
Nasıl bu hale geldi?
Böyle olamazdı. Böyle olmamalıydı!
Xie Lian daha hızlı ve daha hızlı yürüdü, sonunda koşmaya başlamıştı, sanki uçsuz bucaksız ve sınırsız bir karanlık onu yutmak üzereymiş gibi arkasından sertçe bastırıyordu. Aniden kırmızı bir siluet parladı ve gözlerinin önünde sırık gibi bir figür belirdi: "Daozhang, nereye gittin? Seni uzun süre her yerde aradım."
Bu San Lang'dı. Hâlâ gülümsüyordu ve bunu söylerken yanına gelip Xie Lian’ın elini tutmaya çalıştı, ama onu görünce Xie Lian vücudunun her yerinde tüylerinin diken diken olduğunu hissetti ve yüksek sesle bağırdı, "bana yaklaşma!!!"
Çığlığı anında etkisini gösterdi. San Lang durakladı ama yüz ifadesi değişmedi. "Sorun ne?" diye sordu.
Xie Lian yumruklarını sıktı ve soğuk bir şekilde, "Sen de kimsin? Ne yapmayı planlıyorsun?"
San Lang, "Dün oldukça iyi anlaştığımızı ve artık bu küçük rahatsızlıkları umursamadığımızı düşünmüştüm," dedi.
Xie Lian, "Bana yalan söyledin." dedi.
Bir anlık sessizliğin ardından San Lang, "Demek zaten biliyorsun," dedi.
Xie Lian, "Artık biliyorum..." dedi, "sekiz yüz yıl sonra.”
Normalde, bazı şeylerin doğru olmadığını anlaması bu kadar uzun sürmezdi ama bu kişi bazı şeyleri kasıtlı olarak ondan saklamış, hangi yönün kuzey olduğunu bile anlayamayacak hale gelene kadar onu büyülemiş, kandırmış ve kafasını karıştırmıştı: yoksa gerçeği ancak bir gün sonra nasıl keşfedebilirdi?
San Lang ona doğru bir adım attı ve "Ekselansları" dedi.
Xie Lian birkaç adım daha geri çekilerek bağırdı, "Yaklaşma!!! Biraz daha yaklaşırsan, sana vururum!" Ancak vücudu titriyordu. Xie Lian son derece korkmuştu.
Korktuğu şey bir iblis ya da canavar değildi, karşısındaki iyi ya da kötü niyetli adam da değildi. Tüm bu garip dünyadan dehşete düşmüştü. Bu dünyada gurur duyabileceği bir şanı yoktu, sadık tebaası yoktu, onu çok seven anne babası yoktu, kendi ülkesi yoktu, onu seven ve saygı duyan inananları yoktu. Hiçbir şey, hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şeyi yoktu!
Ama San Lang ona doğru bir adım daha atarak, "Korkmayın Ekselansları," dedi.
"..."
Bu cümleyi duyan Xie Lian’ın ifadesi değişti
Birden o bölük pörçük anıların içinde, kulağının dibinde derinden gelen bir sesle " Korkmayın Ekselansları " diyen adamı hatırladı.
Bunu nasıl fark edememişti?
Her iki adamın da konuşma tarzı ve sesi aynıydı!
Xie Lian o kadar öfkeliydi ki titreyerek, "Sensin... gerçekten sensin..." dedi.
Bu kişinin onu nasıl kandırdığını ve nasıl etrafımda dolaştırdığını düşündükçe, minnettarlıktan başka bir şey hissetmediği ve iyi duygularla dolu olduğu halde, hatta ona "Gege" dediği halde -Xie Lian buna dayanamadı ve öfkesi tavan yaptı. "Seni yalancı!" diye bağırarak saldırdı.
Saldırı San Lang'ın göğsüne tam isabet etti. Xie Lian ikinci kez vurmak için kendini hazırladı ama bir şekilde hareket edemediğini fark etti.
Onu durduran kendi bedeniydi!
Xie Lian neler olduğunu anlayamıyordu ama San Lang onun elini tuttu. Xie Lian irkildi ve hemen anlamsızca bağırdı, "Bana dokunma! Sen, seni yalancı, bana yalan söyledin. Sana bir daha asla inanmayacağım. Sen..."
Ama San Lang sessizce, "Ekselansları, bana inanın." dedi.
Xie Lian öfkeyle bağırdı, "Sana asla inanmayacağım!!! İnanacağım!..."
Ancak, tıpkı saldırısının durdurulması gibi, ardından gelmesi gereken "sana asla inanmayacağım" da bir türlü dudaklarından dökülemedi.
Bu adamın gözlerindeki endişe ve acı tamamen ve bütünüyle gerçekti. Bir insanın başka bir insana böyle bir ifade sergilediğini gören hiç kimse onun samimiyetinden şüphe duymazdı.
San Lang, Xie Lian’ı kendisini dehşete düşüren bu garip dünyadan uzaklaştırmak istercesine, sonunda onu kucakladı, dudakları saçlarını hafifçe öptü ve sıcak ve nazik bir sesle, " Korkmayın Ekselansları. Hepsi geçmişte kaldı. Ekselansları. Bunu artık atlattınız."
"..."
Uzun bir süre sonra, Xie Lian’ın vücudu nihayet yumuşadı.
Şimdi, tüm aynı ve hayal kırıklığını bir kenara bırakıp dikkatlice düşündü: rüyasındaki parçalanmış sahnelerde, ona seslenen adamın sakin sesi her zaman sıcak ve son derece nazikti, en ufak bir zorlama belirtisi bile yoktu.
Kendisine gelince... her ne kadar merhamet dilemiş ve ağlamış olsa da dinlediğinde en ufak bir isteksizlik belirtisi bile olmadığını anlayabiliyordu. Sadece, şimdiye kadar bununla doğrudan yüzleşmek istemediği için bunu keşfedememişti.
En azından Xie Lian sonunda bu adamı gördüğü anda ona güvenmek istemesinin nedenini biliyordu. Ne yazık ki, sekiz yüz yıl sonraki "o", San Lang ile pek de basit olmayan bir ilişkiye sahipti.
Vücuduna karşı savaşmaktan tamamen vazgeçti ve kalbinin arzusuna uyarak yüzünü San Lang'ın göğsüne gömdü. Sesi boğuklaşarak, "Biz..." dedi.
San Lang, "hm." dedi.
Uzun bir sessizlikten sonra Xie Lian mırıldandı, "neden... bu sekiz yüz yıl içinde olan her şeyi aniden unuttum?"
San Lang, "Bu benim hatam. Önceki gün gece yarısı aniden bir dua alıp çok aceleyle evden ayrıldın. Büyünü geri kazanmana yardım edememiştim ve canavar seni ısırdığında anılarını da yutacağını zamanında söyleme fırsatım olmadı. Yani tamamen benim hatam."
Xie Lian şöyle dedi: "O zaman bu senin hatan değildi. Dikkatsiz olan bendim."
San Lang, "Ekselansları asla hatalı olmaz." dedi.
Xie Lian zoraki bir gülümsemenin ardından yine umutsuzca, "O zaman San Lang, XianLe ülkesinin yok olmasına nasıl sebep oldum?" dedi.
Ne de olsa halkına çok değer veriyordu ve XianLe'nin bin yıl daha gelişmeye devam etmesi onun en büyük arzusuydu.
San Lang ona çok daha sıkıca sarıldı ve inançla "senin hatan değildi." Dedi.
Xie Lian mırıldandı, "Nasıl bu kadar berbat bir şekilde başarısız oldum? Nasıl bu hale geldim?"
Kim gökleri ve yeri yerinden oynatacak ve çağlar boyunca yaşayacak büyük başarılara imza atmak isteyerek başlamaz ki? Belki de sadece milyonda bir kişi bu hayali gerçeğe dönüştürebilirdi ama Xie Lian kendisinin o milyonda bir kişi olacağından bir kez bile şüphe duymamıştı.
Belki de San Lang'ın sekiz yüz yılın geçtiğini fark etmesine izin vermemesinin nedeni buydu.
San Lang "Başarısız olmadın" dedi.
Xie Lian başını sallayarak, "ama artık hiç inananım yok," dedi.
"Var."
Bunu düşünmek bile Xie Lian'ı kederlendirdi. Dedi ki, "Ben hurda toplayan bir ölümsüzüm. Hurda toplarım. Elbette kimse bana inanmaz ve kimse beni tanrı olarak kabul etmez. Hurda toplayan bir ölümsüze kim saygı duyar ki?"
Bu onun hayalindekinden tamamen farklıydı.
Ama San Lang, "Sana daha önce söylemedim mi? Bir inananın var."
Xie Lian yüzünü kaldırdı. San Lang ona küçük bir gülümseme vererek, "Ekselansları, Hua Cheng ile çok yakında tanışabileceğinizi söylemiştim. Şu anda onunla tanıştınız.""..."
Xie Lian başını kaldırdı ve yüzüne bakarak biraz şaşkın bir ifadeyle, "San Lang, sen... beni ne zaman tanıdın?" dedi.
Hua Cheng, "Çok çok uzun zaman önce, hatta sen yükselmeden önce," dedi.
Xie Lian yavaşça gözlerini kırpıştırdı.
Hua Cheng tekrar, "Majesteleri, belki de şimdiki "siz", sekiz yüz yıl sonraki "siz "in büyük bir başarısızlık olduğunu hissediyor olabilirsiniz. Belki hayal kırıklığına uğramış hissediyor ve bunu kabullenemiyor olabilirsiniz. Ama lütfen bana inanın, öyle değil."
Parlak sol gözü Xie Lian’a baktı ve bu gözdeki bakış sesi kadar yumuşak ve nazikti.
"Sen beni kurtardın. Ben her zaman seni izledim."
"Bu dünyada senden daha 'başarılı' sayısız insan var, ama hiçbiri beni senin kurtardığın gibi kurtaramazdı ve hiçbiri senin yaptıklarını yapamazdı--"
"Bugünkü ben olabilmem için bana ne kadar cesaret verdiğini bilemezsin."
"Kalbimde, sen sonsuza dek benim tek tanrım olacaksın."
Xie Lian, "Ve sen de sonsuza dek benim en sadık inananımsın," dedi.
Daha konuşmasını bitirmemişti ki kendine geldi. Az önce söylediği bu cümle, sanki böyle değerli bir sözü daha önce duymuş gibi, içgüdüsel olarak o anda yanıt olarak söylediği bir şeydi. Ama San Lang gülümsemeye başladı ve Xie Lian’ın elini kaldırıp elinin arkasını öptü,"evet" dedi.
"..."
Uzun bir süre sonra, Xie Lian bir karara varmış gibi görünüyordu ve "Anılarımı yutan bu canavar da ne?" diyerek kolundan canavarın budaoweng'ini çıkardı.
Hua Cheng canavarı aldı ve "Demek ki yeni inini yok eden gerçekten de senmişşin Ekselansları" dedi.
Xie Lian başını sallayarak, "Anılarımı geri kazanmak için burada ona karşı harekete geçmeliyim, değil mi?" dedi.
Hua Cheng'in avucunun içindeki budaoweng büyük ağzını açtı.
Ağzından ateşböceklerine benzeyen birkaç ışık zerresi uçarak Xie Lian’ın etrafını sardı. Hua Cheng, "Onları yakalarsan sekiz yüz yıllık anılarını geri getirebilirsin" dedi.
Bunu duyan Xie Lian elini onlara doğru uzattı. Ancak, onlara dokunmadan hemen önce durdu.
Bu sekiz yüz yıllık anıları kurtarmak, sanki o sekiz yüz yılı yeniden yaşamak, olan her şeyi bir kez daha deneyimlemek demekti: kalbine saplanan yüz kılıcın acısı, tamamen yenilmiş olmanın utancı, güçsüz ve hiçbir şey yapamıyor olmanın öfkesi.
Tüm bunların aslında bir an içinde sona ereceğini bilse de, parmak uçları hafifçe titremeye devam ediyordu.
Hua Cheng arkasında durmuş, ona sırtını sağlam bir duvara dayamış gibi hissettiriyordu. Arkasından Hua Cheng'in sesini duydu, "Korkmayın, Ekselansları."
Xie Lian başını hafifçe arkaya eğdi, Hua Cheng kollarını onun beline doladı ve "İnan bana, ne kadar uzun sürerse sürsün, her zaman seni bekleyeceğim. Sen ise her seferinde beni bulacaksın.”
Doğru. Her seferinde birbirlerini bulacaklardı.
Ve böylece, Xie Lian elini ışıklara doğru uzattı.
Yıldızlar gibi, ışığın zerreleri parmak uçlarında eridi. Gözlerinin önünde büyük bir parlaklık vardı, sanki sıcak bir şey yaklaşıyormuş gibi. Bu parlak ışık ona ulaşmadan önce, Xie Lian "Seninle tanıştığıma çok memnun oldum" dedi.
Bu cümleyi söyledikten sonra, ışık zerrecikleri vücudunda eriyip kayboldu. Xie Lian yavaşça öne doğru devrildi ve Hua Cheng tarafından yakalandı.
Uzun bir süre sonra, Xie Lian nihayet kıpırdanmaya başladı. Gözlerini açar açmaz Hua Cheng alçak bir sesle "Gege?" dedi.
Xie Lian yavaşça hafifçe gülümsedi ve bir elini uzatarak Hua Cheng'in yüzünü okşadı ve "... Seninle tekrar karşılaştım" dedi.
Hua Cheng de gülümsemeye başladı ve "Ben söylemedim mi? İnan bana."
Xie Lian iç çekti ve "Bu birbirimizi sekiz yüz yıl daha beklediğimiz anlamına mı geliyor?" dedi.
Hua Cheng, "Ben demedim mi, ne kadar uzun sürerse sürsün, seni her zaman bekleyeceğim. Ancak..."
Xie Lian'ı yukarı çekti. İkisi yüz yüze durdular ve Hua Cheng onun elini sıkıca tuttu ve gülümseyerek, "Şu anda, bir an bile ayrı kalmamızı istemiyorum" dedi.
Geçmişi değiştirmenin hiçbir yolu yoktu.
Sekiz yüz yıl önce, herkesin gururu olan on yedi yaşındaki Xie Lian’ın geleceğin ona neler hazırladığını bilmesine imkân yoktu. Kader ona iki kapı açmıştı. Bir savaş tanrısının yolu kısa ama silinmez bir etki bırakmıştı; kısa bir an içinde bir iblis bir köprüde bir ölümsüzle karşılaşmıştı. Ve o iki kapıyı da açmıştı.
Bundan sonra, güçsüz olmanın ve göklere dönememenin çalkantılı dalgalarında yalnızdı ve o uzun ve çileli yıllar boyunca geçimini sağlamak için mücadele etti. Acı, öfke, hayal kırıklığı, nefret, umutsuzluk, delilik. Ölü küller kadar kayıtsız bir kalp.
Ve ondan sonra, ölü küller yeniden hayata döndü.
Ancak bunların hepsi çoktan geçmişte kalmıştı.
"Gege, hoş geldin."
"Hm..."
"Bak, benimle tekrar buluşacağını söyledim. Sana yalan söylemedim.
Xie Lian Hua Cheng'e bir bakış attı ve "gerçekten mi?" dedi.
Hua Cheng hafifçe gülümsedi ve "Elbette. Ekselanslarına ne zaman yalan söyledim ki? Gege, ben..."
"..."
"..."
Xie Lian elini Hua Cheng'in cübbesinin içine soktu ve bir kağıt parçası çıkarıp yüksek sesle okudu, " 'San Lang Gege'nin ilgisine mazhar olan Xie Lian’ın bunu geri ödemesi mümkün değildir ve Gege’nin sorunlarını çözmesine yardımcı olmak için sahip olduğum azıcık gücü de tüketmeye hazırım, bu yüzden bir süreliğine buradan ayrılacağım. San Lang Gege endişelenmesin, çünkü Xie Lian ayrıldıktan kısa bir süre sonra geri dönecektir."
San Lang kaşlarını kaldırdı ve ellerini arkasına götürerek konuşmadı. Xie Lian yüksek sesle okumayı bitirdikten sonra Hua Cheng'in tavrını taklit ederek kaşlarını kaldırdı ve "San Lang Gege, San Lang Gege, gerçekten iyisin ha" dedi.
Hua Cheng gülerek, "iyi olsam da olmasam da, Gege en başından beri bu konuda net değil miydi?" dedi.
Xie Lian’ın yüzü hafifçe kızardı ve belli belirsiz, "... Neden bahsettiğinden emin değilim. Her halükarda, bu birkaç gün içinde çok ileri gittin ve bunu düşünmelisin."
Hua Cheng ciddiyetle, "Gege, böyle yapma. Bu iki gün boyunca size sürekli olarak nezaket ve edep çerçevesinde davrandım ve direnmek benim için çok zor oldu."
Xie Lian, "Ne zamandan beri bana nezaket ve edeple davranıyorsun. Sen açıkça... açıkça..." diyerek açıkça onunla dalga geçti ve büyük bir zevkle alay etti. O iki gün içinde, Hua Cheng onunla oynarken bir o yana bir bu yana savrulan, saf, aptal ve şımartılmış on yedi yaşındaki küçük kuklaya nasıl dönüştüğünü düşününce... Xie Lian olanları bir kez daha tüm açıklığıyla hatırlayınca, doğrudan kendisine bakamadı ve inlemekten ve şakaklarına masaj yapmaktan kendini alamadı. İfadesi tamamen ciddi olan Hua Cheng, "gerçekten, aşağılık, utanmaz, ahlaksız bir pislik olarak azarlansam bile, San lang'ın hiçbir şikayeti veya pişmanlığı yok" dedi.
"..."
"Eğer Gege mutsuzsa, beni azarlamaya devam edebilir. San Lang için fark etmez." Xie Lian daha fazla dinleyemedi.
Şakaklarına masaj yaparak uzaklaştı. Hua Cheng başını çevirdiğinde, diğer kişi ortadan kaybolmuştu. "Gege?" dedi. Kaçma, tamam mı, benim hatam, Gegeee!!!"
Artık Gege deme!
---
san lang neden bu kadar kawaii
26 notes · View notes
makussz · 8 months ago
Text
Belki de düşünmek istemediklerimizi unutmak için çabaladığımız her saniyede aklımıza mıh gibi kazıyoruzdur. İçimizde var olan öfkenin bizi eline geçirmesine izin veriyoruz. Dalgın hallerimiz oluyor.. sonra fark edilmek istemiyoruz kimse size ne olduğunu sormasın diye Her tebessüm edişinizde dudaklarınızda acı bir gülümseme var oluyor.Sana acımalarını istemiyorsun. Her ne kadar hayır deseler de sana acıyacaklar. Gülmeye devam et hiç bir şey olmamış gibi.. geride kalması gereken şeyleri geride bırakman gerekiyor. Kendini düşünce havuzunda boğulacak gibi hissediyorsun. Biliyorum... Bazen o kadar boş hissediyorsun ki nefes almak zor geliyor. Gülmeye aç kalmış dudaklarına gülmenin ne kadar yakıştığını bir bilsen o zaman hep gülerdin.. Gökyüzüne her baktığında o umudunu kaybetmediğini göster kendine. Her yağmur yağdığında kaçmaktansa deli gibi ıslan. Yaşamanın tadını çıkar.. Her ne olursa olsun.
28 notes · View notes
alkolikreaksiyonlar · 8 months ago
Text
Gökyüzüne baktı sakince. Sonra yere bir damla daha damladı. "Artık çıkıp gitmelisin dünyamdan. Artık yeter." diye fısıldadı acı dolu bir gülümseme ile neredeyse duyulmayacak bir ses tonunda, gözyaşları yere süratle yol çizerken. "Artık bitecek." dedim destek vermeye çalışırmış gibi. Bana baktı. Gözyaşlarının arasından, "Teşekkürler." dercesine dudaklarını hareket ettirdi. Ve gelip daha gerçekçi bir teşekkürmüş gibi kollarını bana sardı. Yüzündeki o acı gülümseme şekillense anlatırdım. Ama hayır, sanmam. O gülüşü bir daha hayatım boyunca unutabileceğimi de sanmam. O acı dolu ve karanlık bakışları. Gözyaşlarındaki yorgunluğu. Muazzam denecek derecede bir acıydı yüzündeki gülüş. Tüm acıların arkasına saklandığı, ama artık biteceğini belirten bir gülüş.
21 notes · View notes
sensussinyor · 5 days ago
Text
youtube
Güzel noktalara değinmiş Esg hocamız. Sözleşmesiz toplum mu olur, oluyormuş dediği yerde acı bir gülümseme oldu yüzümde. Halkı merkezden, yönetimden uzaklaştırıp ötekileştiren, haklarını, geleceklerini, umutlarını, emeklerini, eğitimlerini gasp edip belli bir grubun çıkarlarını kabul etmeye zorlayanlar kendi aralarındaki anlaşmalarla bu işi halledebileceğini sanıyor.
Sosyologlar konuşsun, tahlil etsin diyor; konuşalım da kime ne anlatacağız, hareketin politik temsili olmak zorunda değişim için. Yine anlayana, anlamak isteyene destek olmuş oluruz. Yine de olabildiğince propaganda açılımlarından bahsetmeye çalışıyorum ki hak, adalet, insanca yaşam arayan insanlara şiddet öven vahşi kitlelerin kazanımı olmasın kimse ve yalnız hissedilmesin.
Artık eleştiriden ve halka hesap vermekten korkan, hesabını partiler içinde görmeye çalışırken gençleri, halkı klişe sloganlarla lololayıp yalnızca oy yüzdesi olarak gören dar kafalı koltuk sevdalısı temsilcilerin emekliye ayrılma zamanı olmalı…ama işler öyle ilerlemiyor. Gücünü buradan alan ve sürekli renk değiştirmeyen düzgün bir temsiliyet henüz görünmüyor, bu da malesef protestoların gücün�� zedeliyor. Hükümet bu kanalı çok güzel pasifize etti, niçin birileri uzun süre iktidarda kalmamalıya güzel bir alt madde daha.
Gelecek için öngörüde bulunulabilir ama hiç kimse kahin değil. Canım Türkiye’m yaşamadığın zorluk, yaşamadığın tehdit kalmadı ve olanca sancısıyla devam ediyor.
8 notes · View notes
inihilizi · 2 months ago
Text
Çukurun dibinde bir ayna var. Ayna da yansıman. Gözlerinde bir acı, dudaklarında kederli bir gülümse… “Hoş geldin” diyor sana, “nerede kaldın? Seni beklerken çok korktum.” “Ne oldu?” diye soruyorsun kendine. Ne oldu bana? “Boşlukta mısın?” diyor, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Neden ağlıyorsun?” diye fısıldıyorsun ona. Seni duymadan sormaya devam ediyor. “Kayıp mı oldun?” Kafan iyice karışırken ve gücün tükenirken sadece “Lütfen…” diyebiliyorsun. Bu kez aynadan elini uzatıp “Artık yorulmadın mı?” diye soruyor. Ellerin üşüyor, terliyor ve titriyor ancak aynaya doğru uzanıyor. Elleriniz buluşuyor. Gözleriniz buluşuyor. Dudaklarınızda kederli bir gülümseme. “Neden?” diye soruyorsunuz. Sesleriniz karışırken devam ediyorsunuz, “Tüm bu olanlar neden ve herkes nerede? Bir başıma bu çukurdan nasıl çıkacağım?” Aynadaki yansıman yavaş yavaş silikleşip kayboluyor, eli uzaklaşıyor, gözleri kapanıyor, gözyaşları yağmur olup üzerine yağıyor. Ayna çatlıyor ve etrafa cam kırıkları saçılıyor. Birini alıp kendine bakıyorsun, gözlerindeki kederi görebilmek için… Ancak arkanda birinin olduğunu fark ediyorsun. Dönüp baktığında öfkeden gözleri kızarmış olan kendini görüyorsun. “Beni nasıl böyle susturabildin?” diyor sana. Hemen sağından tanıdık bir diğer ses “Beni nasıl yaralayabildin?” diyor, kolları kan içindeki sen. Bu kez solunda çocuk halinle “Beni neden ağlattılar?” diye soruyor. Derken, kendi kendinin etrafını sarıyorsun. Çemberi daraltarak ve giderek çoğalarak üzerine geliyorlar. İncinmiş sen, öfkelenmiş sen, kızmış sen, küsmüş sen… “Durun!” diye haykırıyorsun onlara. Ancak üzerine gelmeye devam ediyorlar. “Bu çukurdan nasıl çıkacağım? Kendimden nasıl kurtulacağım?” diye bağırıyor, birilerinden yardım istiyorsun. Ancak o sırada insanlar sana seslenmeye devam ediyor. “Yine daldı gitti bu çocuk” diyorlar ve öylece gidiyorlar. Sandalyede oturmuş bir noktaya odaklanmış bakan senin, zihnindeki çukurda kendiyle savaşan sen olduğunu bilmiyorlar. Gözlerinden gözyaşları süzülürken sesler giderek çoğalıyor…
8 notes · View notes
romanlar · 8 months ago
Text
üzerime yaftalanmış, suretimin acı biberleri benden bahs*etmiyor hiçbir vakit. seni, farkında olmadıklarınla; gömleğin altına giyilen eşofmanla savunacağım. kareli, ütüsüz.
duvarında gördüğüm boş çerçeveyi kimsesizliğine yormayacağım. hiçlikten doğduğunu, optimistik nihilizme kıymet veren bilekleri kesik annenden biliyorum. bazen ölmek istiyorum. belki annen olurum diye.
iki bina arasında bilhassa yere tükürülmüş sigara izmaritine benzettiğince beni, kotik kalmaktan epey ahmak olacağım. göğüs dolusu nefretler kustukça aslında ne kadar da etkisiz olduğumdan uzağım.
kasıklarımda seni doğurmanın apansız sancısı. eşsiz bi' gülümseme. üzerime yaftalanmış, suretimin acı biberleri benden bahs*etmiyor hiçbir vakit.
bazen dünyanın düz oluşuna inanmak gerekir.
23 notes · View notes
0-uykuluvedengesiz · 2 months ago
Text
Gerçeklik çoğu zaman acıdır.
Bunu, bir sabah erkenden uyanıp aynaya baktığında ya da hayallerinle gerçeğin arasındaki uçurumu fark ettiğinde anlarsın. Ne kadar çabalarsan çabala, bazen her şey olması gerektiği gibi olmaz. İnsanlar değişir, ilişkiler yıpranır, umutlar zamanla soluklaşır. Ama yine de devam edersin, çünkü hayatın başka bir seçeneği yoktur.
Gerçek şu ki, herkes kendi savaşını verir. Kimi gözlerinin içi gülerken içinde fırtınalar kopar, kimi sessizce hayatta kalmaya çalışır. Ve en acı olanı, herkesin birbirine bu kadar yakın olup aslında ne kadar uzak olduğunu fark etmektir. Birbirimizin hikâyelerini bilmiyoruz. Belki yanından geçen biri, gece boyu uyuyamamış bir insan. Belki sıradan bir gülümseme, yıllardır içinde taşıdığı bir hüznü saklıyor.
Ama gerçek bazen de güzeldir. Küçük anlarda saklıdır; bir fincan kahvede, yağmurun cama vuruşunda, sevdiğin bir şarkının ilk notalarında… Gerçek, her şeye rağmen nefes almaya devam edebilmektir.
Ve belki de en gerçek olan şey şu: Hayat her şeye rağmen devam ediyor.
8 notes · View notes
sevimbatur · 9 months ago
Text
Tumblr media
Yıkılırım mı sandın?
Kaybetmeye alışmış bir insan
yıkılır mı sence...?
Başını dik tutmayı çocukken öğrenmiş,
hayatın patika yollarını ezberlemiş;
yüreği harabe,
yüzüne acı bir gülümseme eklemiş
bir insan yıkılır mı...!
~
Gülten ALP
26 notes · View notes
girifit · 1 year ago
Text
ellerimdeki yaralar ile uzanmıyorum kimseye. kendime bile. tutmuyorum kimsenin yakasını, paçasını. kendiminkini bile. bir köşede içiyorum sigaramı. annemle konuşuyorum. gece oluyor, dilim çözülüyor. zihnimde dönen ne varsa döküyorum önüme. dikiş tutmuyor yaralarım bu saatlerde, kanıyorum. biraz da ağlıyorum. çok sigara içiyorum. saçlarım ıslakken sigara içmek için çıkıyorum balkona. biliyorum, ertesi gün hasta olacağımı. artık kendime iyi bakmanın yanından bile geçmiyorum. bir dal sigara uzatıyorum sana. gel yanıma, yak sigaranı. konuşacak çok şey birikti içimde. mesela vazgeçişin eşiğindeyim. ellerimi koyacağım hiçbir yer yok. gözlerim doluyor ama gökyüzü artık bana yasak. yeri izliyorum öylece. biraz sarsılıyor bedenim, karanlık sokağın ortasında. bir kaç hıçkırık sesi yankılanıyor. kaynağı benim kanayan dudaklarımın arası. mesela bu aralar çok kanıyorum. içimdeki yaralar kabuk bağlamaz oldu. her gece yeni bir jilet izi ağırlıyorum bedenimde. susma ve gülümseme. ağlayacaksan ağla hâlime. acıyacaksan acı. bir hastahane koridorunda haykırma adımı. ellerin soğuk bedenime uzanmasın. ah'lar ağacı konuşmuyor artık. soğuk zemin bana kollarını açtı. bir kaç gözyaşı akıyor gözlerimden. merak etme iyi olacağım. her zaman oldum. gün doğacak ve ben, her şeyi bir kenara bırakacağım. gece olunca yine başa döneceğim. biliyorum. çok hastayım. çok acıyor. şimdi, bitir sigaranı. kalk, git. ardına bile bakma. ben fırtınadayım. dinmez ve bitmez. sus. konuşacak bir şey kalmadı.
94 notes · View notes
sillagen · 1 year ago
Text
22'in sonu 23'ün başında ya da doğum günü heyecanı ile yeni yaşını kutlayan herkes için acı bir gülümseme konuyor yüzüme. 23 yaş varoluş krizinin tepesinde zıplamaktır. Ruh halin genelde bunca gamı bunca derdi zalım felek bana mı verdi olur da gecer. 24'te çok farklı biri olursun.
32 notes · View notes