İstanbul'da güneşin doğduğu ilk sokaklardan kocaman selamların konuk olduğu site.
Don't wanna be here? Send us removal request.
Photo

Herakles’in Hayatına Bakış
Mitoloji tarihinde büyük kahraman olarak görülen Heraklesi’n hayatının bir bölümünü aktardığım bu kısa yazımda sizlere bir yanında mistik güçleri diğer yanında etkileyici hikâyeleri barındıran bu tanrının Yunan mitolojisinin satırlarında yer alan anlatılar;
Sevdiği bir kızı elde etmek için ırmak taunlarından Akheloos’la da savaştı Herakles. Deianeira adlı kızı Akheloos da seviyor, elinden kaçırmak istemiyordu. Herakles’in gücünü bildiğinden, dilini kullanarak yatıştırmak istedi kahramanı; ama Herakles baktı ki iş konuşmaya gelince karşısındaki kendinden üstün, “Savaşanların, kim yenerse kızı alsın,” dedi. İster istemez savaşmayı kabul etti. Akheleos, boğa kılığına girerek Herakles’e saldırdı. Herakles zaten alışıktı boğalarla savaşmaya, hemencecik yeniverdi ırmak tanrısını, Üstelik zavallının bir boynuzunu da kopardı. Deianeira’yı kendine eş olarak aldı.
Bu olaydan sonra kahramanlar kahramanı Troia’ya gitti Troia kralı Daomedon, tanrılardan Apollon ile Poseidon’u kızdırmıştı. İki tanrı Troia surlarının yapılmasına yardım etmişler, ama emeklerinin karşılığını alamamışlardı. Bunun üzerine Troia’ya Apollon bir salgın, Poseidon da bir deniz yılanı göndermişti.
Herakles şehre girdiği zaman, kralın kızı deniz kıyısında koca yılanın gelip kendisini yutmasını bekliyordu. Hemen Lâomedon’a gitti Herakles, “Zeus’un büyükbabana verdiği atları bana verirsen Troia’yı bu yılandan kurtarırım,’’ dedi. Kral kabul etti bunu, Herakles de yılanı kolayca öldürdü. Ama kral sözünde durmadı. Atları alamayan Herakles öfkeyle Troia’ya gitti. Laomedon’u öldürdü; kralın kızını da arkadaşı Salamis’li Telamon’a verdi. Herakles’in yaptığı en önemli işlerden biri de, Kafkaslara giderek Prometheus’u kurtarmasıdır. Onun ciğerini yiyen kartalı da Herakles öldürmüştür.
Taptığı kötü işler de vardır Herakles’in. Kahramanlar kahramanı bir keresinde, şölende eline su döken çocukcağızı elinde olmayarak öldürmüştü. Kolunu sallayınca yanı başında duran çocuğa vurmuş, ottun gücüne dayanamayan zavallıcık hemen oluvermişti. Çocuğun babası, Herakles’i bağışladı, ama dünyanın bütün canavarlarını diz© getiren kahraman, kendi kendini bağışlamadı. Gidip bir süre sürgünde kaldı.
Bir keresinde de, Sevdiği arkadaşlarından Iphitos’u, babası Eurytos’un yüzünden öldürmüştü. Bu olay Zeus’u çök kızdırmış, gökler tanrısı, Herakles’i tutsak olarak Lydia’ya, Kraliçe Omphale’nin yanına göndermişti. Orada üç yıl kaldı Herakles. Omphale, eğlenmek için, kadın elbiseleri giydirdi güçlü kahramana, ona kadın işleri gördürdü. Bu üç yılda yün mü eğirmedi Herakles, bulaşık mı yıkamadı… Ama tutsaklıktan kurtulur kurtulmaz da kral Eurytos’dan öç alacağına ant içti.
Herakles’in kişiliğini en iyi belirten serüvenlerden biri de, onun Thessalia’da başından geçen serüvendir. Herakles, Diomedes’in insan eti yiyen kısraklarını yakalamaya giderken Thessalia krallarından Admetos’un sarayına uğramıştı. Eski bir arkadaşıydı Admetos, Herakles de geceyi önün sarayında geçirecekti.
#admetos#akhelios#Herakles#Heraklesin hayatı#heraklesin yaşantısı#mitoloji#mitoloji tanrılar#poseidon#prometheus#thessalia#yunan mitolojisi#yunan mitolojisi Herakles
0 notes
Photo

Türk Tarihinde Din
Türklerin tek tanrılı bir dini kabul edinceye kadar taşıdıkları dinlerden: Totemizm, Animizm ve Natürizm gibi kurucuları olmayan İlkel dinler; hayvan ve bitkilere verilen kutsal önem, bir de insan ruhunun büyük varlıklara, büyük olaylara gösterdikleri saygı ve hayranlık sebebi ile ortak bir inanç halinde Türklerin de iç âlemlerinde doğmuştur.
Yüz yıllarca Türk boyları arasında tutunan Şamanizm ise, Animizm ve Natürizm’in esaslarına dayanarak gelişmiş, bir din olmaktan ziyade bir mezhep manzarası göstermiştir. Budizm Manihaizm, Taoizm ve Lamâizm gibi kitabı ve kurucuları olan dinler ve mezheplere gelince bunlar da; türlü sebep ve olaylarla yabancı milletlerden kayarak zaman zaman Türkler arasında yayılmıştır.
Ancak şunu belirtmek gerekir ki, bir takım yabancı dinler yayılırken bunlar üzerinde eski Türk inançlarının ve Şamanizm’in etkilerini görmek te mümkündür!
Türk Kozmogonisinde karalardan önce yalnız su âlemi vardı ve dünyayı kaplamıştı. Türk Kozmogonisinin çerçevelediği bu su tablosu, Brahma dininin ana kitabı olan Veda’ların, Rig-Veda bölümünde görülmektedir. Orta Asya Eski Türklerinin ateşe gösterdikleri derin saygı da, Zerdüşt tarafından kurulan Mazdaizm’in temelinde yer almış bulunmaktadır.
Şu hale göre, Türklerin taşıdıkları dinler; Totemizm, Aninizm ve natürizm gibi Politheist ve yahut Mazdaizm, Manihaizm, ve Şamanizm gibi Dualist dinlerdir. Polivtheist dinlerde çok tanrılar, Dualist dinlerde ise karşılıklı çarpışan, birbirine zıt iki kuvvet veya tanrı görülmektedir.
Dualist dinlerden olan Mazdaizm’e göre; iyiliği temsil eden Hürmüz ile kötülüğü temsil eden Ahriman vardır ki Hürmüz tek tanrı olan Ahoramazda’yı da temsil etmektedir. Manihaizmde ise; Nuru temsil eden tanrı ile karanlığı temsil eden şeytan bulunduğu gibi, kâinatta bir de iyilik ve kötülük vardır ki bunlar da her zaman mücadele halindedir. Her şey bunların çarpışması ile olur.
Şamanizm’de de gök ve iyilik tanrısı Ülgen ile yeraltı ve kötülük tanrısı Erlik Han karşı karşıyadır. Bunda da ilk ced tanrı olan Kara Han, Ülgen ile temsil edilmektedir. Başka tanrılar ikinci plânda geliyor. Türklerin bu kadar çeşitli din kullanmalarına; yayılma, hükümet kurma, çökme, göç gibi olaylar ve kaynaşmalar, bir de Çin, Hint ve Iran gibi din kültürleri kuvvetli olan komşuları ile temaslar sebep olarak gösteriliyor.
Ama, bu olaylar ve kaynaşmalar o kadar çok ve hareketli olmuştur ki, bu yüzden dinlerin Türk kollan arasındaki yayılma sahalarını net olarak hudutlandırmak, yerleşme çağlarını tarihlere bağlamak şartiyle kesin olarak belirtmek şimdilik imkân dışı kalmaktadır.
Ancak burada genel bir bakışla şu kadarı denilebilir ki; Türkler özellikle Altaylı’lar, Yakutlar ve Çuvaş’ların bir kısmı uzun yıllar Animist, Natürist ve Şamanist kalmışlardır. Yedinci yüz yıldan sonra ise bazı yerlerde Şamanlık zayıflamış, yerini Budizm’e vermiştir,
Tukiyu’lar önceleri Şamanist iken sonra Budist olmuşlar ama bu din de askerlik enerjisini felce uğrattığı için çok geçmeden itibardan düşmüştür. Göktürler de VI. yüzyılda Budizm’e bağlanmış, Bilge Kaan di bu dinî kabul etmiş, imparatorluğun çökmesine kadar bu bağlılık devam etmiştir.
Ancak bu dini daha çok şehirliler ile hakan ve onun etrafı da toplananlar kabul etmişti. Bunların dışında kalanlar Şamanist idiler. Moğol’lar ise Şamanist iken sonraları Budizm’i kabul etmişlerdir. Ceniz sülâlesinden Kubilay da koyu bir Budist idi. Budizm, Buharaya da yayılmış iken, İslâmlık oradan bu dinin izini silmiştir.
Çeşitli dinleri taşıyan en çok Uygur’lar olmuş, önceleri Şamanist iken sonraları çeşitli dinler bunların arasında yayılmıştır. Uygur’lar ve bunlardan yetişmiş bir nesil olan Yugur’lar Tibet yolu ile Lamaizm’i de kabul etmiş, batıdan Türkistan kanalı ile gelen Manihaizm’i benimsemiş ve 762 de de Uygur hükümdarı Buğu Tekin, Manihaizm’i resmî din olarak almıştır. IX. yüzyılda, Şamanist olan Kırgızlar, uygurlara hâkim duruma geçince, Manihaizm’i de Türkistan’ın arkalarına doğru uzaklaştırdılar. Bu sıralarda Budizm de Uygurlar arasında yayılmıştır. Hatta Uygur’lar arasında Nesturîlik te bir zaman yer almıştı.
Sümer’ler ise, önceleri Altaylı’lar ve Yakut’lar gibi hayvan ve bitkilerden bir takımlarım Totem tanımışlardır ki Arslan, Boğa ve kartal gibi hayvanlar Sümer’lerin ilk Totem’leri arasında görülmektedirler.
Sonraları Animizm’e ve Naturizm’e her şeyin birer ruh taşıdığına, kozmik varlıkların, kuvvetlerin birer tanrı olduklanna inanmışlardır.
Sümer’ler ölümü normal bir son olarak kabul eder. Bir adam ölünce bedeni yeraltına, ruhu da kuş gibi yukarı âlemlere uçar. İşte böylece yeraltı âlemi fânilerin, gökler âlemi de tanrıların ve ruhların bulunduğu yerlerdi. Tanrılar ölümü yaratıklara vermiş, ölümsüzlüğü de kendilerine ayırmışlardı.
Onlara göre her şey dünyadadır. Günahların da cezası dünyada çekilir, iyiliklerin de mükâfatı yine dünyada görülür. Bunun içindir ki Sümer’ler ancak ömürlerinin uzun olmasını ister, şu iki günlük dünyada rahat yaşayabilmeleri için tanrılara dua eder, kurban keserlerdi. Sümer’ler bu din anlayışları ile Hitit’ler üzerinde de etki göstermişlerdi. Hitit’ler bir zaman Hurri dinini de kabul etmişlerdir.
Elamlı’lar ise önceleri Sümer’ler gibi Totemizm, Animizm, Natürizm ve Şamanizm kanallarından geçtikten sonra, çeşitli ya bancı dinleri de kabul etmiştir. İslâmlık girinceye kadar Oğuz ülkelerinde de Şamanlık yay- j gm bir halde idi. Bununla beraber sonraki yüzyıllarda bile İslâm- lığın kuvvetli kültürü karşısında Şamanlığın izleri silinememiş, dinî gelenekler arasında tutunmuş kalmıştır.
VIII. yüzyıldan itibaren bütün mezopotamya’daki dinler; güneyden gelen İslâmlıkla karşı karşıya kalmışlar ve kaynaşmalar, mücadeleler başlamıştır. Orta Asyada dahi bu hareketler ve din kavgaları kendini göstermiştir.
Divan-ı Lûgat-üt Türk tercümesinin birinci cildinde, müslüman olmayan bir Uygur’un nasıl öldürürldüğü şöyle anlatılmaktadır.
(Onun işini bitirdim. Arkadaşını da kaçırdım. Ölüm ağusunu içirdim, yüzünü buruşturarak içti.) Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; Totemizm, Animizm, Natürizm ve Şamanizm gibi Türklerin ilk dinleri ve mezhepleri, her yönü ile mitik karakter gösterdiği halde, bu arada kabul ettikleri kurucuları ve kitapları olan yabancı dinler bir yönü ile ilk bakışta mitolojik görünmezler.
Bu dinlerden Mazdaizm, Manihaizm, Budizm ve Taoizm’in genel olarak telkin etmek istediği; büyük ölçüde alçak gönüllülük, çalışmayarak köşeye çekiliş, öğrenmeyi bırakarak cahil kalma, hayrı ve iyiliği sevme, iztıraplardan kurtulmak için varlığa iltifat etmeyiş, arzuları kırma gibi kanaat ve prensiplerden bazıları reel hayata, aktif yaşayışa uymayabilir. Ama bu tavsiyeler her ne de olsa mitoloji ile ilgili sayılmazlar.
Yalnız şu var ki, bu doktrinleri ortaya koyanlar; ancak yaptıkları yukardaki tavsiyelere riayetle; kutsal hakikatlere ulaşan yoldan yürünülmüş olacağını, görünmezler âlemindekileri tanımanın, onlara yaklaşmanın başka çaresi olmadığını belirtmek isterler ki, işte o zaman dünya işlerinden ve yolundan ayrılmış, mitolojinin hududu içine ayak basilmiş olur.
Zerdüşt; (ZentAvesta) da, Mani; (Erteni Mani) de Tao; (Tao-te-King) de Buda da Nirvana için yaptığı işaretlerde; nasihatleri ile İlâhileri ile hep bu âlemlere giden yollara yolcu hazırlamak isterler. Şimdi küçük birer örnek alarak bu görünmezler âlemindekilere bakılacak olursa manzaralar daha iyi aydınlanabilir:
Mazdaistlerce; Büyük Tanrı Ahora Mazda’nın güneşte oturuşu, Hürmüz ile Ahriman gibi iyilik ve kötülük tanrılarının çarpışmaları, Budist’lere göre; Buda’nın göklere çıkarak otuz üç tanrıyı irşat edişi, güneşin bir tekerlek olarak ele alınışı, şeytanın Buda’ya musallat oluşu, Manihaist’lere göre; nurun iyiliği, karanlığın kötülüğü temsili ile bunların mücadelesi, şeytanın karanlıklardan doğuşu, Taoist’lerde ise; boşluk âleminin kutsal tanınarak, asıl faziletin kâinattaki intizamda oluşu, bu bakımlardan boşluk âleminin bütün yaratıklardan iyi bulunuşu gibi din kurucularına tanrısal kudretlerin verdiği ilhamlardan doğan mitolojik tablolar bol bol göze çarpar. Bu bölümde kurucuları ve kitapları olan yabancı dinlerden bahsedilişin sebebi de; Türkler bu dinleri taşımakla, bunların mitolojik havası içine de girdiklerini göstermektedir.
#Anadolu mitolojisi#mitoloji anlatıları#mitoloji inançları#mitoloji tanrıları#mitolojik hikayeler#orta asya mitolojisi#sümer mitolojisi#sümer tanrıları#türk dinleri#türk inançları#türk mitolojisi#türklerin dini#türklerin inançları
1 note
·
View note
Photo

Mitolojide Ejderhalar
Çok mübalâğalarla efsanelerde yer alır. Ejderhalar fırtına yapar, yağmur yağdırır, insanlara hastalıklar dökerler. Bunların üçten yediye kadar başları vardır. Gözleri ateş saçar, yüzleri insana benzer. Çoğu yılan biçimindedir. Ayakları kertenkele ayağı gibidir. Vücudu Balık ve yılan pulu gibi pullarla kaplıdır. Pençeli, kanatlı olanları da vardır. Dört ayaklı hayvan gibileri de görülmektedir.
Doğu yönünü temsil eden (Gök Ejderha) tanrısal bir kudrete sahiptir. Eti’lerin de (Ehkiduydu) adında, boynuzlu, yarı boğa, yarı insan şeklinde ejderhaları vardır. Ningişzida yer yüzüne çıktığı zaman ona bir ejderha arkadaşlık etmiştir.
(Erkam Aidar) masalında (Calmaus) adında yedi başlı bir ejderhanın adı geçer.
Yedi başlı Ejderha demek olan (Büke) sözünü, Yakut’lar büyüklerine ünvan olarak kullanırlardı. Folklorda da çok yer alan Ejderhaların sarayları vardır. Bu sarayların çoğu kuyuların dibindedir… İnsan eti yerler. Genç kızları kaçırırlar. Su kaynaklarını kuruturlar. Hikâyelerde, destanlarda genç kahramanların bunlarla mücadele ettiği çok görülür. Bu mücadele sahnelerinden biri şöyle tertiplenmiştir.
Genç kahraman bir vuruşta ejderhanın altı başım keser. Biri kalır. Bunun üzerine Ejderha şöyle bağırır: (Eğer kahraman isen bir daha vur.) Şayet kahraman yanılır da bir daha vurursa; ejderhanın başları tekrar yerine gelir, eski halini alır. Onun için Ejderha yine (Bir daha vur) diye bağırır. Bunu bilen kahraman da: (Ben anamdan bir defa doğdum) der ve vurmaz. İşte o zaman Ejderhadan hayır kalmaz. Kuyudaki sarayına doğru sürüklenirken yedinci başı da düşer, ölür.
Ejderhalardan hiç yenilmiyeni vardır ki, bunların ünlülerinden biri de (Compalak) adında olanıdır. Bununla beraber bunları da tılsımlarını bozarak öldürmek mümkündür. Bu da şöyle olur; Bu gibi Ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. Uykuya daldığı vakit yanma gidilir. Üzerinden kırk tane kıl koparılır. Bu kıllar ateşe atılır, yakılır. İşte o zaman o ejderha ölür, gider. (Bulut Ejderhalar) adını taşıyan bir efsâne de şöyledir:
Gök yüzünde bulutlar arasında barınan bir takım Ejderhalar vardır. İnanışa göre ilkbaharda melekler gökteki ejderhalardan birisini, zincire bağlı olarak, bulutlardan aşağıya, dağlara doğru sarkıtırlar. Zincire bağlı olarak sallanan bu ejderhanın kuyruğu güneye dönerse bolluk, doğuya dönerse dolu düşer, kıtlık olur. Batıda ise, o yıl savaş olur. Bulut ejderhanın kuyruğu kara duman gibi sallanır. Gökte melekler zincir ile tutup zapt edemezlerse, yere değen kuyruğu büyük felâketlere sebep olur. Bulut Ejderhanın aşağıya sallanan kuyruğu, yerde neye değerse, ona dolanıp göğe çeker
Ejderhanın ağzından çıkan ısı, iki saatlik yoldan insanı yakacak derecededir.
#Anadolu mitolojisi#ejderha#ejderhalar#mitoloji anlatıları#mitoloji inançları#mitoloji tanrıları#mitolojide ejderha#mitolojik hikayeler#orta asya mitolojisi#sümer mitolojisi#sümer tanrıları#türk mitolojisi
1 note
·
View note
Photo

Türk Mitolojisinde Gök ve Yeraltı Âlemi
Göklerin Katları ve Göklerde Bulunanlar
Tanrısal ikametgahlar; katlara ayrılmış göklerdedir. Başka bir deyimle gökler; büyük tanrılarla iyi ruhların, perilerin ve meleklerin kâinat çapında bir apartımanı halindedir. Cennetler, meşhur (Süt gölü) ve Kara Han’ın yarattığı (Sürve dağı) da, Ülgen’in katındaki cennetlerin birinde bulunmaktadır.
Güneş, ay, yıldızlar gibi natürist tanrılar ise, yerlerini almış, gökler âlemine, dünyaya ışık dağıtırlar. Taoist’lerin dört yönü idare eden tanrı ayarındaki dört temsilcisi ile Göktürk’lerin boşluğun dört yönünde bulunan, Türk bölgelerini koruyan renk ve hanlıkla vasıflandırılan tanrıları da boşluk âleminin birer kutsal kahramanıdırlar.
Tanrı sayılan bozkurt, Eti’lerin, Elamlı’ların kutsal boğaları güneş tanrı Şamaş’ın kudretli kartalı, fırtına tanrısı Teşup’un korkunç boğaları ile tanrının beyaz devesi ve (Aidar Erkanı) masalında görülen tanrının kuyruksuz mavi kurdu gök sakinlerinin kadrosunda bulunmaktadır.
Büyük tanrılardan katları ile yerleri belli olanlara gelince; Gök tanrısı Anu, Sümer’lerin Anosmas dedikleri göklerin yüksek yerindeki saraymdadır.
Altaylı’larm büyük tanrısı Kara Han ile oğlu Ülgen de Şaman’larca on yedi kat kabul edilen göklerin üst katlarında oturur. Göktürk’lerin, Yâkut’larm, Akkat’larm ve Elamlı’larm büyük tanrıları da bu katlarda yerleşmişlerdir.
Yakut’larm Kayadşn’ı dokuzuncu, Altaylı’ların Günana’si yedinci katta, Ayata’sı altıncı katta, Yakut’larm Orangay’ı dördüncü, Kuday ile tanrıça Ayzıt üçüncü katta otururlar.
Sümer’lerin bir kısım tanrıları da yıldızlarda oturmayı uygun bulmuşlardır. Tonguz’lara göre de, Yedinci kat gökte Güneş,, altıncı katta ay bulunmaktadır.
Göklerden İnenler
Göklerin hangi semtinden geldikleri, nasıl türedikleri açıklanamıyan, yere inmiş insanlar ve yaratıklar vardır. Eski Türk Han’larından da bazıları gökten yere inmiş, öldükten sonra yine geldikleri yere dönmüşlerdir. Bunların içinde, güneşten gelenler de vardır. Sienpi’lerde ilk hükümet kuran (Tan-Şe-Huvang) da babası olduğu halde, annesi bir gün gök gürlerken göğe bakmış, bu sırada gökten ağzına bir dölü tanesi düşmüş, kadın bundan gebe kalmıştı ki bu hükümdarın da ilk hayat maddesi böylece gökten inmiş bulunmaktadır.
İnsanın yaradılışı hakkındaki bir Budist efsanesine göre de: tanrı güzel bir kız olan (Rin ta Riod gar) ı gökten yere indirmiş ve insanlar bundan türemiştir.
Gökten nur ve ışık içinde inenler de vardır :
Oğuz’un karısı gökten nur içinde indiği gibi, bir sabah Oğuz’ un çadırına yine nurlu bir ışık içinde giren kurt ta gökten inmiştir. Hulin dağı’nın üstündeki ağaca nur inerek ağaç gebe kalmış, beş çocuk doğurmuştur. Buğu Tekin’in odasına gökten nur içinde bir tanrıça da inmiş ve tanrısal öğütler vermiştir.
Kutsal (Yeşim Taşı) da gökten inen bir nurdan vücuda gelmiştir. Türk kahramanı (Alp Er Tonga) nın, Iranlı’ların düşmanı olan (Zini Gâv) ı öldürmesi üzerine, gökten (Altun Yaruk) denilen ışık Türk kahramanının üzerine inmiştir.
Gökten inmiş yaratıklar içinde ön safta at gelir. At, Şama-nist Türkler ve Moğollarca gökten inmiş, Yâkut’larca güneş âleminden gelmiştir. Mazdaist Türklerin tapmaklarındaki bakırdan At da gökten inmiştir.
Kahraman Gılgamış, Tanrıça iştar’ın sevgisine iltifat etmeyince, tanrıça öfkelenmiş ve Gılgamış’ı öldürmek için bir boğa göndermesini babası Anu’dan istemiş. O da kızını kırmayarak gökten bir boğa göndermiş ise de Gılgamış ile arkadaşı Enkidu, bu boğayı öldürmüştür.
Kayın ağacı dahi, Ülgen tarafından Tanrıça Umay’a gökten gönderilmiştir.
#Anadolu mitolojisi#gök mitolojisi#göklerden inenler#mitoloji anlatıları#mitoloji inançları#mitoloji tanrıları#mitolojik hikayeler#orta asya mitolojisi#sümer mitolojisi#sümer tanrıları#türk gök mitolojisi#türk mitolojisi#türk mitolojisi yer altı#yeraltı mitolojisi
0 notes
Photo

Tarihteki İlk Büyük Kahraman; Herakles
Herakles’i bir ulusun başına geçirip kral yapmak çok saçma bir şey olurdu herhalde. O, kendi işlerini bile doğru dürüst bir düzene sokamazdı, nerde kaldı ki bir ülkeyi yönetsin… Atinalı Theseus gibi yeni düşünceler yaratamaz, yeni tasarılar kuramazdı. Olsa olsa bir canavarı nasıl öldürmek gerektiğini çıkarırdı düşüne düşüne. Buna rağmen, büyük bir insandı. Büyüklüğü yalnız sonsuz gücünden gelmiyordu; ruh büyüklüğü de vardı onda. Yaptığı yanlışlıklara öyle üzülür, öyle üzülürdü ki, kendi kendini yerdi. Yarılan haksızlıkları düzeltmek için canini bile vermeye razıydı. Bir de akıl bakımından gelişmiş olsaydı, mitologyanın tek kusursuz kahramanı Herakles olacaktı.
Thebai’de doğan Herakles’in annesi Alkmene, babası da Amphitryon’du. Daha doğrusu herkes, onun babasının Amphitryon olduğumu sanırdı.- İşin aslına bakılırsa, tanrılar tanrısı Zeus, Alkmene’ye abayı yakmış, zavallı kadıncağızın kocası savaştayken Ampliitryon’un kılığına girerek Herakles gibi bir yiğitin doğmasını sağlamıştı. Herakles’le birlikte Iphikles adında bir çocuk daha doğurmuştu Alkmene, Iphikles’in Amphitryon’dan olduğu besbelliydi. Nerde nur topu gibi Herakles, ““nerde ciliz iphikles? Herakles gücünü daha sekiz aylıkken gösterdi.
Bir akşam Alkmene, çocuklarını yıkadıktan, sütle doyurduktan sonra beşiklerine yatırdı. ‘“Uyuyun yavrularım,” diye ninniler söyledi onlara. Beşikleri sallanmaya başlar başlamaz derin bir uykuya daldı çocuklar. Anneleri kendi odalarına çekildi.
İşte tam o anda Herakles’in Zeus’un oğlu olduğunu bilen kıskanç Hera, yavrucakların odasına iki büyük yılan gönderdi. Yılanlar beşiğe sokuldular, iphikles uyanıp da korkunç yaratıkları görünce haykırıp ağlamaya başladı. Herakles ise hiç heyecanlanmamıştı; yılanları tutup var gücüyle boğazlarını sıkmaya başladı. Hayvanlar kıvrılıp bükülüyor, İphikles de durmadan ağlıyordu. Gürültüye Amphitryon ile Alkmene yetiştiler. Oda kapısını açıp içeriye girdikleri zaman bir de ne görsünler? Herakles, iki elinde iki yılan, gülüp duruyor.
Önce irkildi Amphitryon, ama yılanların ölü olduklarım anlayınca oğlunun ilerde büyük şeyler yapacağına inandı. Thebai’li kör bakıcı Teiresiaş’a sordular. Teiresias Alkmene’ye, “Göreceksiniz,” dedi, “gelecekte akşamlan yün eğirirken bütün Yunan kadınları oğlunuzu anlatacak. İnsanlık onun gibi bir kahramanı görmemiştir daha, kolay kolay da görmeyecek.”
0 notes
Photo

Bir Cehennem Tasviri
O sert somurtkan yüzlü şeytanlar, (Rakşas)lar cehennemlikleri kaynar kazanlar içine atarlar, orada bütün vücutlarındaki et ve kemikler tereyağı gibi çrir… Sonra yine vücuda gelirdi.
Cehennem (Ege)leri ateşle kızıllaşmış demirleri yerlerde baş aşağı yatırırlar. Dış yüzlerinden alevlenmiş kaim tulumlar etrafında tokmaklayıp onların içine batırırlar. Bütün vücutları yanıp mavi, kırmızı, beyaz yalınlar, kanallar gibi sançılıp akarlar. Binlerce yıl burada acı azaplar çektikleri halde sıcaktan canları üzülmez. Buradan çıktıklarında ustura, kasap bıçağı, daha başka kesme âletleri üzerine döşenmiş yerlere yatırırlar. Buradan çıktıklarında kızartılmış demirli yerde yatırırlar.
Ateşli büyük körükler, birçok korlü yığınları içlerinden her hangileri oradan çıktıkça Küllü ırmağa düşerler. Irmağın dibinde on altışar parmak uzunluğunda demirli şişeler, dikenliler döşenmiş gibidirler. Rüzgâr çıktığı’ zaman, o küllü ırmağın suyu burgaç olup, büyük büyük çevrintiler çevirir. Oraya düşmüş olan cehennemlik zavallılar çevrinti ile aşağı gidip, o şişler üzerine düşerler. Bütün vücutlarını bir yandan bir yana delip çıkarlar. Bu ırmağın iki kıyısında ot, çimen bitmiş gibi keskin usturalar bitip durur. Her hangi suçlu cehennemlikler dışarı çıkmak için davranıp ırmağın kıyısına tırmandıkları zaman, bütün vücutları dilim dilim olup biçilir. O ırmak kıyısında bir ege yüksekliğinde bir demirli ağaç vardır. On altı parmak uzunluğunda demirli dikenler de vardır. Bir düziye pek çok alevler parlamış gibi yalınlanıp durur. Cehennem Ege’leri kızartılmış demirli kamçılar vurup, o ağacın üzerine çıkmalarını emrederler.
O cehennem Ege’lerinden korkup zorla oraya çıkarlar. Bütün vücutları kamışlı Viçin gibi hemen yanar. Ne zaman her hangi biri aşağıya… inecek olsa, demirli ve zehirli şişler ile vücutlarına vururlar
Bir Başka Cehennem Tasviri
Herhangi bir kimse canlı öldürmekten, geri kalmazsa, doğruca (Tapana) cehenneminde haşrolur. O cehennemde ölçüsüz derecede çok küllü su ile dolu büyük kazanlar var. Bir düziye kaynar. Cehennem, Ege’leri sayısız, çok zavallıları o kazanlara atıp kaynatırlar. Eti hattâ sinirleri, damarları ne varsa eksiksiz kavrulup pişer. Sivri kancaları ile dışarı çıkmak üzere olan başları aşağıya doğru sancılıp indirirler. O kazandan dışarı çıkmış olan baş kapkara olup (Tapana) adlı cehenneme dolarak sıkılıp dururlar. Orada toplanmış olanların bu kadar acı azapları vardır’ Bundan başka ölçüsüz, sayısız işkenceleri de var… Burada toplanmış zavallıları ateşli çukura atıp iki demirli şişle yere çakmak üzere vururlar. Bir şiş ayağına vurulur, bir şiş başına vurulur. Ondan başka doksan kızartılmış ateşli, demirli şişlerle bütün vücutlarına vururlar. O azaba dayanamayarak akıllarını yitirirler
Bir Cehennem Tasviri Daha
Pratapana (sekiz cehennemden yedincisi) adlı bir cehennem daha vardır ki, orada iki büyük kazan var, birisi (Nat), İkincisi ((Upanat) adlıdır, (Nat) adlı kazan elli ege genişliğinde, (Upanat) denilen kazanın eni ise elli bir eğedir. O da yine küllü su ile dolu bir halde kaynar. Bunun üzerine cehennem, (Rakşas)ları zavallı cehennemlikleri tutup o kazanlara baş aşağı atarlar. Bunlar yürek yarılacak derecede azap çekerler. Onların hayatları tükenmez. Herhangileri o kazanlardan dışarı çıksalar ateşli, yalınlı sivri uçlu Trizul (üç dişli) ucuna oturtup aşağıya sokarla.
0 notes
Photo

Tarihte Günümüzün Seyrini Değiştirenlerden Üçü
Doktor Bamard
Christian Bamard, Güney Afrikalı hekim ve cerrah. 1922’de Cap’ta (Güney Afrika Cumhuriyeti) Beaufort-West’te doğdu.
İnsandan insana ilk kalp nakli ameliyatım gerçekleştirdi. 1967 yılının aralık ayında Louis Washkansky adında bir kalp hastası, her an ölebileceğini biliyordu. Hasta kalbi ansızın durabilirdi. Görünüşte hiç kimse ona yardım edemezdi. O zamana kadar kalp nakli ameliyatı hayvanlarda denenmiş, bir köpeğin kalbi çıkarılarak başka bir köpeğe takılmış ve hayvan bir süre yaşamıştı. Ama hiçbir cerrah böyle bir ameliyatı insanüstünde denemeye cesaret etmemişti, işte Güney Afrikalı Christian Barnard dünyada ilk defa böyle tehlikeli bir ameliyata girişerek Washkansky’nin hasta kalbini çıkarıp yerine bir kaza sonucunda öten genç bir adamın sağlam kalbini taktı. Ve bu kalp tam on sekiz gün çalıştı. O günden itibaren dünyada buna benzer birçok ameliyat yapıldı. Bu alanda hâlâ büyük gelişmeler olmakta, kalp nakli ameliyatı geçirmiş bazı kimseler yaşamaya devam etmektedirler.
Braille
Louis Braille Âmâ Fransız mucidi, 1809’da Coupray’de (Fransa) doğdu, 1852’de Paris’te öldü.
Körler için kabartma bir yazı şekli buldu; bu sistemi müzik notalamasına da uyguladı. Üç yaşında gözlerini kaybeden Braille on yaşında Paris’teki Genç Körler Enstitüsüne yazılmıştı. Bir gün orduda bazı emirlerin geceleri karanlıkta da okunabilmesi için kabartma yazı hâlinde kâğıtlara geçirildiğini öğrendi. Dört elle işe koyularak, körlerin parmaklarıyla çözebilecekleri ve yine körler tarafından çelik kalemlerle kâğıda yazılabilecek bir alfabe düzenlemeye çalıştı. Kabarık noktalar sistemine dayanan bu alfabenin Fransız eğitimcisi ve insan severi Valentin Haüy’ün icat ettiği alfabeden farkı, kabarık noktaların değişik biçimde filmiş olmasıdır. Bu noktalar tıpkı bir tavla zarının altılı yüzünde olduğu gibi üç noktalı iki dizi hâlinde sıralanırlar. Braille’m bulduğu sistem sayesinde kör bir insan, herhangi bir metni ve sayıları okuyup yazabilir. Hattâ müzik notalarını bile çözebilir.
Albert Schweitzer
Fransız papazı, hekimi ve orgcusudur. 1875’te Kaysersberg’te (Alsace) doğdu, 1965’de Lambaréné’de (Gabon) öldü.
1913’te Gabon’daki Lambaréné hastanesini kurdu. Albert Schweitzer, olağanüstü ve dopdolu bir hayat sürmüştür. Önce Strazburg’daki Saint-Nicola kilisesinde vaaz vermiş, onun ardından Strasburg’daki Protestan ilahiyat Fakültesinde profesörlük yapmış, daha sonra da Paris’teki Johann Sebastian Bach Derneğinde çok usta bir orgcu olmuştu. Albert Schweitzer’in yaptığı işlerin en önemlisi, Afrika’daki o mükemmel Lambaréné hasta hanesini inşa ettirip hayatının geri kalan kısmını buraya adamasıdır. Sadece 1914-1918 savaşı sırasında Almanlar tarafından tutuklandığı zaman buradan ayrılmak ve kısa bir süre için hastalarını yalnız bırakmak zorunda kalmıştı. Beyaz perdeye aktarılmış en güzel hikâyelerden biri olan Doktor Schweitzer, gece yarısı oldu adlı filim, bu olayı canlandırır. Bu insan severe, insanlığa yaptığı hizmetlerden dolayı 1952’de Nobel Barış ödülü verilmiştir.
0 notes
Photo

Türk Mitolojisinde İt Başlı Ulus ve Öksüz Kız
İt Başlı Ulus
T.T.K. belleteni. 1949 Ocak. Sayı 49 da A. inan; bu (İt başlı ulus) un nerelerde söylenildiğini, kimilerin ne zaman bundan bahsettiğini yazıyorsa da efsanenin metnini açıklamamaktadır.
Bu efsanede, destan veya mitoloji motifi olarak eski Yunan Edebiyatında da görülmektedir. M.Ö. IV. Yüzyılın sonlarında yaşamış olan gramerci ve destan şairi Rodoslu Simmiy bir destanında (Apollon) şöyle diyor: Adamlarının yarısı Köpek olan garip bir kavim gördüm. Güzel omuzlarında çeneleri kuvvetli olan köpek gibi havlarlar, Başka fânilerin dilinden anlamazlar.
Bu (ît Başlı ulus) efsanesini Çin kaynakları da biliyor. Van sülâlesi hükümdarlarından Than-Gemin padişahlığının beşinci yılında yani milâdî 506 yılında Phu-an ülkesinden bir adam denizde sefer ederken rüzgârın sürüklemesiyle bir adaya düşmüş. Sahile çıkarken Orta Çin ahalisine benzeyen adamlar görmüş, fakat dillerini anlıyamamış. Erkekleri insan suretinde olmakla beraber köpek kafalı idi. Sesleri köpek havlamasına benziyordu.(İt Başlı Ulus) hakkındaki bu efsanenin kaynağı çok eski çağlarda olsa gerektir. M.Ö. IV. Yüzyılda Rodoslu Simmiy tarafından yazılan efsane ile M.S. VI. Yüzyılda Çinli Vakanüvis tarafından nakledilen efsâne arasındaki benzerlik dikkati çekmektedir. XII. yüzyılda bu efsaneyi Kıpçak bozkırlarında işitmiş olan Plano Karpini buna inanarak kaydetmiştir. Bu efsanenin İskit efsanesi olması mümkündür).
Öksüz Kız
Kışın soğuk bir gününde, Öksüz bir Türk kızı, su almaya gidiyor. Vücudu yarı çıplak, ayakları soğutan şişkin; kamı aç, gözleri yaşlı bir haldedir. Elinde bir bakraç var. Birden bir kasırga kopar. Ay ise gökteki sarayından kasırgaya tutulmuş olan, bu zavallı fakir kıza bakmaktadır. Kızın haline acıdı. Kendi ‘kendine dedi ki: (Mutlaka üvey anası bu kıza zulüm ediyor). Öksüz kız o sırada bir çalılıktan yürüyordu. Ay, çalıya emretti: (O kızı al, yanıma gel). Ayın bu emri üzerine çalı hemen bir at oldu. Bir yandan aya giden gök yolu açıldı, bir yandan da at haline gelen çalı üzerinde kız olduğu halde yükseliyordu. Ay’a vardılar. Kız elindeki bakracıyle ayın yanında durdu. Ay, bu Öksüz kızı sevmişti. İçi ürpermeye başladı. Halden hale giriyordu. Bundan sonra ayın gökte şekilden şekle girişi de, bu halden hale girişinin ve sevgisinin bir neticesidir. İlk geceler ay bir gümüş yay gibidir. Öksüz kız büyüdükçe ay da büyümektedir. Bazı zamanlarda bu kız gökteki ayın sarayından içeri girer, halı dokur. O zaman ay sevgilisini görmediği için üzülür, hilâle döner. Bazen da kızın keyfi gelir, çoşar, neşelenir. O zaman ayın da yüzü güler, dolun halini alır. Ay’ın keyfini kaçıran kuvvetli bir rakibi vardır. O da gökte bulunan beyaz ayıdır. Bu ayı da öküz kızı sevmektedir. Bu sebeple Ay’ı tutarak boğmak ister. Ama ne de olsa gücü yetmez. Yirmi beş gün ay bu Ayı’ya üstün bulunur, onu ezer. Ayı yalınız üç gün ay’a üstün bulunur. Ay bundan korkar, saklanır, kimselere görünmez.
Bu mücadele her ay böyle devam eder gider.
ALPAMİŞ (Alp Amiş)Alpamiş; Alpamsi, Alpamşa, Bamsi Beyrek ve Böyrek gibi Türk boylan arasında çeşitli söylenişlerle geçmekte, üzerine kurulan hikâye de biraz de��işik rivayetlerle anlatılmata dır.
Bir anlatışa göre; Alpamış (Bay Böyrek) Oğuz’un oğullarından Ay Han’ın oğludur. Ay Han’ın oğlu olmazdı. Bunun için de çok üzüntülü idi. Bir gün yanma veziri (Balçık Han) geliyor. Ay Han’a seyahat tavsiye ediyor. İkisi yola çıkıyor. Bir yerde Hızır ile karşılaşıyorlar. Hızır onlara iki elma vererek kayboluyor. Elmanın birisini Ay Han, diğerini de karısı yiyor. Nihayet bir erkek çocukları oluyor. Adına da (Bay Böyrek) diyorlar.
Bir anlatışa göre de; Bay Börü ile Bay Sarı adındaki iki Türk Beyinin çocukları olmuştu. Bunlar kırk gün Allah’a yalvarıyorlar. Sonunda Bay Börü’nün, Hakem (Alpamiş) adında bir oğlu. Bay Sarı’ınn da (Ay Barçm) adında bir kızı oluyor. Aynı yaşta olan bu çocukları küçük iken nişanladılar, henüz üçer yaşında iken okula verdiler. Alpamiş yedi yaşına gelince okuldan alındı. Ona beylik usulleri ile, beyler nasıl hareket etmelidir, gibi işler öğretildi. ok talimleri yaptırıldı. Nihayet maceralar başladı:
Alpamiş Kalmuk’larla savaşa girdi. Bu sırada (Askara)^adındaki dağın tepesini bir ok atarak uçurdu. Ama yolda bir ak otağda güzel bir kızla uyumakta iken Kalmuk’lar bastılar, AlpamışT esir ettiler. Götürüp bir zindana attılar, öbür taraftan Kalmuk Ham’nın kızı Alpamış’a âşık olmuştu. Onu kurtarmak yollarını aradı, bulunduğu zindana uzun bir ip sarkıtarak onu zindandan çıkarttı. Alpamış’m Çobar yahut Benliboz adında bir atı vardı. O atı da hazır bulundular. Alpamiş atma bindi. Tekrar Kalmuk lara hücum ederek onları perişan etti. Bundan sonra memleketine dönünce sevgilisi Aybarçin’i kölelerinden birinin
almak üzere olduğunu öğrendi. Düğün hazırlıklarının yapıldığı sırada ve eğlenceler devam ederken, Alpamiş bir ozan kıyafetine girerek Ayparçin’ın bulunduğu çadıra yaklaştı. Elindeki sazı çalarak çadıra doğru şiirler söylemeye başladı. Bu sırada çadırda Bademca adında bir kadın vardı. Bu biraz kekeme idi. O da Alpamış’â şiirle cevap verdi. Alpamiş tekrar söyledi. Sonunda gelinin bulunduğu çadıra alındı. Orada eğlenceler, oyunlar devam ederken, bir köşede yaslar içinde bulunan gelin AlpamışT tanıdı. Bundan sonra ikisi de birbirine atıldı. Herkes şaşırdı. Alpamış ta sevgilisini alarak babasının yanına gitti, onun yerine geçti.
0 notes
Photo

TÜRK MİTOLOJİ TARİHİ VE İNANIŞLARI
TAŞLAR
Genel olarak denilebilir ki, insanlar taşlara da tanrısal ve kutsal inanışlarla bağlanmış taşlardan şifa beklenmiş, bir takımlarının sihirli kuvvetlerinden medet umulmuş, Natüristlerce de tanrı tanınmıştır. Dokuz oğuz destanında: Buğu tekin’e rüyasında ak sakallı bir ihtiyar tarafından fıstık şeklindeki (Yeşim taşı) verilmiştir. Göç destanındaki (Kutlu kaya) da uğurlu bir taştı. Çinlilerin bu taşı Türk hakanını kandırarak götürmeleri (Göç) gibi büyük felâketlere sebep olmuştu.
Altaylı’ların kıyamet tasvirinde; denizin dibinde dokuz çatallı bir kara taş vardır. Denizlerin büyük çalkantılarla surları ayrılıp dipleri göründüğü zaman bu korkunç taş da görünerek dokuz yerinden ayrılacaktır. Yağmur taşı; yağdırdığı yağmurlarla, yaratıklara ve bitkilere hayat vermiştir.
Folklorda aldığı yere göre bazı taşlar çocuk doğurtur, bazıları da kısırlık yapar. Bir kadın çocuk doğurmak istemezse, taşı kırdırır, içinden alır, un haline getirir, cevizle karıştırır, yer. Artık bir daha çocuk doğurmaz. (Zümrüt taşı) denilen taşla da çocuğun kolay doğması sağlanmış olur. Doğurmakta zahmet çeken kadın, bu taşı sağ oyluğuna korsa hemen doğurur. Buhara taraflarında (Harezm taşı) denilen bir taş vardı. Bu, sihirli bir tastı. Kum hastalığına, mide zayıflığına ve idrar tutukluğuna İlâçtır. Bu taş suya atılır ve suyu içilirse, hasta iyileşir. Çiçek hastalığı da yine tasla tedavi edilir. Ancak, taşlar İçinde korkunç ve tehlikeli olanlar da vardır.
SULAR, SU DENİZ NEHİR GÖL KÜLTÜ
Suların akışından ve akarken çıkardığı seslerden de dinî ifadeler sezilirdi İslâmlık etkisi altında Yunus’un : Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu. Dediği gibi.
Folklora göre mübarek sayılan kuyular ve pınarlar ise çoktur. Terkibi bakımından şifa veren bazı sulara, ancak kutsal bir hassasının varlığı bakımından inanılır ve bağlanılırdı.
Bazı ölüler ve kurbanlar suya atılır, bunlar da su kanalı ile tanrılara ulaşmış olurdu. Nehirlere gelince; Altay Türkleri, hanlarının Khatum nehrinin kaynağında oturduklarına inanırlar, onun adına kurban keserek, kendilerine iyilik etmelerini yalvarırlardı. Kıpçak’lari ritiş ırmağını tanrı tanımışlardır. Yenisei’liler de Tom ve Kem ırmaklarını kutsal sayarlar.
Tamarmara nehrinin de Eti’lere göre Sulikatte adında bir tanrısı vardır. Kumarbi efsanesinde de Dicle nehri (Aranzah) adı ile bir tanrı olarak geçer. Müren denizi diye efsanelerde yer almış bir de denizden bahsedilir. Karanlıklara gömülü Kaf Dağının etrafı da kimsenin kıyışım görmediği bir denizle çevrilmiştir.
Göller içinde de efsanelerde en çok yer almış olan (Isığ) göl dür (I). Millî destanlarımıza göre, Türkler her tarafı dolaştıktan sonra bu gölün kenarına gelmiş, orada yerleşmişler, o civar Türk kahramanlarına uzun yıllar sahne olmuştur. Bu gölün etrafı ormanlar, otlak yerler, yüksek tepelerle çevrilmiştir. Suları da sıcaktır Bunun için Isığ göl denilmiştir. Kırgızlar da bu kutsal gölün etrafında yerleşmişlerdir.
Bars Han da Türklerin ana yurdu olan Isığ gölü her yıl törenle kutlardı. Bazı dağların başında bulunan (Volkanik) göllere de (Gök gölü) derlerdi. Bular da kutsal sayılır, At, Deve kurban olarak göle atılırdı. Sonraları bu hayvanların kâğıttan yapılmış olanları atılmaya başlandı.
AB-I HAYAT, YAĞMUR VE KAR YAĞDIRMAK, SUDAN ÇIKAN İNSAN VE YARATIKLAR
Yakın doğu milletlerinden gelen efsanelerde bir de Ab-ı Hayat vardır. Kutsal hassası olan Ab-ı Hayattan içen ölmez. Bu suyu kimse bulamamıştır. Kaynağı karanlıklardadır, ancak; Zülkameyn (İskender) ülkesini genişletmekte iken, bir yere gelmiş, o yerin insanları daha ileride bir denizin olduğunu, deniz aşılacak olursa karanlıklar diyarına varılacağını, orada; içenin ölmeyeceği bir su bulunduğunu haber vermişlerdi.
Bu seferde Hızır ile Ilyas ta onunla beraber bulunuyordu. Bu suyu gidip bulmaya karar verdiler, yola girdiler. Denizi geçtiler, karanlıklar diyarına vardılar. Zülkarneyn’in yanında karanlığı aydınlatan iki tane mücevher vardı. O, bunlardan birini Hızır’a verdi. Kendisi bir yola, Hızır ile îlyas’ta başka bir yola saptılar. Hangi taraf bu suyu bulursa, öbür tarafa haber verecekti. Hızır ile llyas epeyce gitmişler, nihayet acıkmışlardı. Yanlarında bulunan pişmiş balıkları bir su başında yemeye hazırlandılar, oturdular. O sırada Hızır ellerini suda yıkadı, ıslak ellerinden bir damla su, önlerindeki balıklardan birinin üzerine damlayınca, balık hemen canlandı, suya atladı. Balığın canlanması üzerine Hızır ile llyas aradıkları suyun bu olduğunu anladılar, bu sudan içtiler. Bunun için de ölmezler arasına katıldılar. Ama o sırada, bu suyu Zülkarneyn’e haber vermemeleri için görünmezlerden bir ses geldi. Bu ses üzerine Zülkarneyn’e bu suyu bulamadıklarını söylediler. Ölmezler arasına katılan Hızır ile îlyas ise, bundan sonra senede bir defa, sabaha yakın bir gül fidanı altında, yahut bir denizin kenarında buluşurlar. O güne (Hıdırellez) denilmiştir.
Ab-ı Hayat’a; Ab-ı Hayvan, Ab-ı Hızır, Ab-ı Câvidânî Ab-ı Zindeğani, Ab-ı Cevanî, Ab-ı İskender ve Ab-ı Beka gibi isimler verilmiştir. Tasavvufta ise Ab-ı Hayat, aşk çeşmesidir. Bundan içerek hakikî aşkı tadabilenler, maddî âlemin üstündeki ebedî varlığa kavuşurlar.
Ab-ı Hayat, Almanların Mirmir’i ve Hintlilerin Amrita’sı gibi sonsuz hayat veren içkilerdendir. Ancak bunlardan her birinin üzerindeki efsaneler başka başkadır. Yunan mitolojisinde de Nektar, içenlere sonsuz hayat verir. Zeus, sevdiği Juventus adındaki peri kızını da nihayet kızarak bir çeşme haline getirmişti. O çeşmede kimler yıkanırsa gençleşir.
#ab-ı hayat#abı hayat#almanların mirmir#Amrita#mitoloji inançları#mitoloji tarihi#sudan çıkan insan#türk mitoloji inançları#türk mitoloji tarihi#türk mitolojisi
0 notes
Photo

Tanrılar, Tanrıçalar, Tanrı Aileleri
Theogonie
Türk mitolojisinin; kadrosu çok zengin olan Tanrılariyle Tanrıçaları içinde yabancılardan gelmiş olanlar yok değildir. Bunlara karşılık, başka milletlerin Türk’lerden aldığı tanrıların, mitolojik materyellerin ise epeyce yekûn tuttuğu bir gerçek halindedir.
Bunlardan bir kaçı: Bir takım Sümer tanrıları kendi adlarıyla, bir kaçı da değişik adlarla Keldan’lılara geçmiştir ki, büyük tanrılardan anşhar, Anu, Enlil, Ea (Enki) bu aradadır.
Yine Keldanlı’lar, Sümer efsanelerinden de çoğunun üzerinde işleyerek benimsemişlerdir. Keldan mitolojisi, Sümer mitolojisinin biraz daha değişik çehrelerle gelişmiş şeklinden başka bir manzara göstermiyor. Babil Kâhinleri bile Türk Şamanlarının karakter ve görevlerine vâris olmuşlardır. Zaten Keldanlı’larla başka Mezopotamyalı’lar da, Sümer mitolojisinin atmosferinden dışarı pek çıkamamışlardır.
Yunan tanrıları içinde de Türk tanrılarının izleri bulunduğu ileri sürülmekle beraber, Pushan, Varuna, Çıva adını almış olan Rudra, daha bir kaç tanrı da Hint Mitolojisinde yer almış birer Türk anrısıdır .
Bu üç tanrının. Hint tanrıları arasına geçince görevleri şöyle olmuştur:
Pushan: İnsanlara bolluk, bereket verir, İneklerin sütünü çoğaltır, hayvanların, yolcuların koruyucusudur. Hint tanrısı olduktan sonra, indra’ nın yıldırımlarını, tanrıların yiyecek kaplarını yapmıştır. Varuna; Kâinatı idare eder. Güneşi, ayı, yıldızları parlatır, rüzgârları yapar, yağmur yağdırır, Rudra: Merhametli, iyiliksever bir tanrı olduğu halde, sonraları intikamcı olmuş, fenalıklar yapmıştır.
Yine Hint’lilerin Uma’sı, Türklerin Umay adındaki Tanrıçasının rolündedir. Sümer’lerin Ap-Su konusundaki kutsal inançları Hintli’lerin Veda’larında Appas adı ile ve ayni inançlar çerçevesi içinde görülmektedir.
Tanrının Varlığına İlk İnanışlar
ilk insanlar; güçlerine, büyüklüklerine akıllarının ulaşamadığı varlıklarla alaylar önünde hayret, korku duyarak bunları tanrı tanıdığı başta Max Müller olarak ileri sürülmüş ise de, Durkhe-im bunu kabul etmemiş, tabiat varlığı ve kuvvetleri ile insanlar her vakit karşı karşıya bulunduklarından, bunlara alışılacağı; bu sebeple de tanrı konusunun, kutsal inançların gitgide gevşiyece ği, bu bakımdan Max Müller’in ve onun kanatlar ına katılanların ileri sürdükleri yorumun doğru olamayacağını söyleyerek, ilk Tanrı anlayışı ile inançlarının totemle başladığını ortaya koymuştur.
Bu kabul edilecek olursa; güneşin, ayin ve benzerlerinin, tabii olayların tanrılar mevkiine çıkmaları, çıksalar dahi çok geçmeden inmeleri lâzım gelirdi. Halbuki bu tabiat varlıklarının tanrılığına inananlar, sarsılmayan, gevşemeyen inançlara bağlanmış kalmıştır diye cevap verenler vardır.
Tanrı varlığına ilk inanışın sebepleri etrafındaki bu gibi mütalâalar konu dışı bırakılarak, Türk tanrılarının türeyiş ve çoğalışlarına bakılacak olursa, kesin bir hükme bağlamamak şartı ile, büyük vasıflar taşıyan ilkel tanrıların yoktan belirdiği görülür. Sonra da bir takım hayvanlar, bitkilerle, gök, güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar, fırtınalar, gök gürültüleri, yıldırımlar, ağaçlar, dağlar, denizler, büyük nehirlerden bir takımı doğrudan doğruya tanrı, bir takımı da totem tanınmış, bunlarda bir ruh, tanrısal bir kudret bulunduğuna inanilmış tır.
Biraz daha şöyle açıklanabilir:
İlk Türk Tanrılarının Türeyişi
Türk tarihinin derinliklerinde yapılan incelemeler, araştırmalarla tanrıların durumu gün geçtikçe daha aydınlanmakta, görevleri ile çehreleri daha iyi belirmekte, şimdiye kadar bilinenlere yenileri katılmaktadır.
Türk kollarında tanrıların türeyişi çeşitli olaylar ve tablolar içinde gösterilmiştir. Altay Türk’lerine göre, Kozmik âlem türemeden önce tek tanrı Kara Han ile bir de uçsuz bucaksız bir su âlemi vardır. Kara Han tek kudret halinde idi. Bunun Ülgen’le Erlik ve Mergen adınca üç oğlu oldu. Bunlar da birer büyük tanrı tanındı.
Sümer’lere göre de tanrıların türeyişi şöyledir: Önceleri ancak Ap-su (Tatlı su) ile (Tuzlu su) yu temsil eden ve dev olarak cisimlendirilen Tiamat vardı. Ap-su erkek Tiamat dişi idi. Bunlar birbirine karıştı. Mummu denilen acaip bir yaratık ortaya çıktı. Bundan sonra da Lakhmu ile Lakhamu meydana geldi. Bunlar büyük birer yılandı.
Yine Ap-su ile Tiamat’tan gök (Anşhar) ile yer (Kishar) türedi, Sonra da gök tanrısı Anu, Hava tanrısı Enlil ve Deniz tanrısı Ea (Enki) oldu. Bu üç tanrı da güneşi, ayı, gezeğen yıldızları yarattı. Bundan sonra kozmik varlıklar da birer tanrı olarak tanınmaya başladı.
#eski mitoloji tanrıları#inanışlar#mitoloji inanc��#mitoloji tanrıları#mitolojik tanrılar#tanrılar#türk mitoloji tanrıları#türk mitolojisi
0 notes
Text
Bir Başka Cehennem Tasviri
(Herhangi bir kimse canlı öldürmekten, geri kalmazsa, doğruca (Tapana) cehenneminde haşr olur. O cehennemde ölçüsüz derecede çok küllü su ile dolu büyük kazanlar var. Bir düziye kaynar. Cehennem, Ege’leri sayısız, çok zavallıları o kazanlara atıp kaynatırlar. Eti hattâ sinirleri, damarları ne varsa eksiksiz kavrulup pişer. Sivri kancaları ile dışarı çıkmak üzere olan başları aşağıya doğru sancılıp indirirler. O kazandan dışarı çıkmış olan baş kapkara olup (Tapana) adlı cehenneme dolarak sıkılıp dururlar. Orada toplanmış olanların bu kadar acı azapları vardır’ Bundan başka ölçüsüz, sayısız işkenceleri de var… Burada toplanmış zavallıları ateşli çukura atıp iki demirli şişle yere çakmak üzere vururlar. Bir şiş ayağına vurulur, bir şiş başına vurulur. Ondan başka… doksan kızartılmış ateşli, demirli şişlerle bütün vücutlarına vururlar. O azaba dayanamayarak akıllarını yitirirler.
Bir Cehennem Tasviri Daha
Pratapana (sekiz cehennemden yedincisi) adlı bir cehennem daha vardır ki, orada iki büyük kazan var, birisi (Nat), İkincisi ((Upanat) adlıdır, (Nat) adlı kazan elli ege genişliğinde, (Upanat) denilen kazanın eni ise elli bir eğedir. O da yine küllü su ile dolu bir halde kaynar. Bunun üzerine cehennem, (Rakşas) lan zavallı cehennemlikleri tutup o kazanlara baş aşağı atarlar. Bunlar yürek yarılacak derecede azap çekerler. Onların hayatları tükenmez. Herhangileri o kazanlardan dışarı çıksalar ateşli, yalınlı sivri uçlu Trizul (üç dişli) ucuna oturtup aşağıya sokarlar(Türlü cehennemler üzerine Uygur’ca parçalar: R. Rahmetli)Ruhlar, Periler, Melekler, Cinler; Şeytanlar, Zebâniler, Cadılar
Ruhlar
Şamanist’lere göre ruhlar belli başlı ikiye ayrılıyor. Biri (Eş)* ruhlar; bunlar insanlar, yaratıklar ve bitkilerle beraber bulunan», onlara eş olan ruhlardır, öbürü de; bunlardan ayrı ve başka bir canlı veya bitki ile beraber bulunmayan (Tek) ruhlardır. Bu gibi ruhların çoğu tanrıların emrinde bulunur. İyilik tanrılarının emrinde olanlar insanlara iyilik, kötülük tanrılarının emrinde olanlar ise kötülük yaparlar, bu ruhlar başlı başına dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip bulunurlar.
Bir de insanın kendi ruhu vardır. Buna göre Şaman’lar insanları biri beden, biri de ruh olarak iki varlık halinde kabul ederler. Ama bu ruhlar (Eş) ruhlardan başkadır. Bunlar cennetteki (Süt gölü) nün birer damlasıdır. O damlalar doğacak insanın ruhlarıdır. Çocuk doğacağı zaman Altaylı’larca (Yayık) adındaki ruh gider (Bk: Yayık) o gölden bir damla süt alır, doğacak çocuğa katar. İşte bu damla o çocuğa verilen ruhtur.
Tek ruhlardan bir de Şamanlarca (Elğem) adında yol göterici bir ruh vardır ki bu ruh, törenlerde Şaman’ı heyecana getirir. Dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip olan ruhlara
gelince; bu ruhlar koruyucu ruhlar arasındadır. Bunlara (Yizim-Piy) de derler. Bunlar insanlara iyilik ederler, yol gösterirler, kötü ruhlardan korurlar. Saygısızlık edenlere ceza verir, hastalık gönderirler. Her dağın ruhu kendi bölgesine karışır. Başka bölgelerle ilgisi yoktur. Bu ruhlar için kurbanlar kesilir, dualar edilir. Yer su’lar denilen ruhlar da dağlarla ilgilidir. Bunların bulundukları dağlar İçinde (Abu Kaan) dağı kutsal bir dağdır. Bu dağın iki kızı vardır. Bu kızlara (Yelbis) derler. Bu dağların altun birer kapısı, altın tahtı, at bağlanacak altın kazığı vardır. Yer – Su’lar; pınarlarda ve sularda da bulunur.
Büyük tanrı (Oğan) da yer-su’ların en büyüğüdür. Yerin tam ortasında bulunan ve ucu yükseklere uzanan büyük bir çam ağacının gölgesinde oturur.
Oğan’dan sonra, Yer-Su’ların başka büyükleri ve idârecileri vardır: Talay Han, Altay Han, Demir Han ve Okto Han bunlardandır. Yer-su’lar insanlara bereket getirirler. Bin kulaklıdırlar. Ataylı’lar da Yer-Su’lara çok saygı gösterir. Onlar için kısrak kurban ederler. Bunlar Altay kabile ve soylarının da koruyucularıdır. Her birinin âilesi de vardır.
Yer-su’lar bulundukları yerlerin de sahibidir. Altaylı’larca pınarların, suların, dağların adı birer Yer-Su”nun adıdır. Yâkut’larla Altaylı’lara göre Ruhlarla ancak Şaman’lar, Kâhin’ler temas ederler. İnsanlarla ruhlar arasında bunlar vasıta olur.İyilik yapan ruhlar dualarla, ziyafetlerle memnun edilmeğe çalışırlar. Kötülük yapanlardan korunabilmek için de yine kurbanlar kesilmekle beraber, sihirler, büyüler de yapılır.
Periler, Melekler
Mitolojilere göre, perilerle meleklerin bulundukları yerler; gökler âlemi ile dünya üzeridir.
— II. Mahmut’un berber başlığından emekli ihtiyar bir Memiş efendi vardı. Adam, I. Hamit zamanında Enderûna girmiş, bütün ömrünü sarayda geçirmişti. Nücûm ve Simya gibi asılsız ilimlerde de kendini çok bilgili sanırdı. Cinlere, Yıldızlara inanırdı, o sırada Topkapı Sarayının bahçesinde bir şimşirlik varmış. Bu şimşirliği kaldırmak istemişler; Memiş efendiye göre periler, Türklere çok sevgi beslediklerinden kendi padişahlarına Divan yeri olarak bu şimşirliği seçmişler, Her gün seher vakti perilerin bütün büyükleri orada toplanır, divan kurulur, peri Padişahı da bu divanı idâre ederdi. Bu şimşirlerin kaldırılmamasına Memiş efendi çok uğraşmış ama tesiri olmamış. Şimşirlik kaldırılınca çok kızmış köpürmüş, bundan sonra felâketlerin eksik olmayacağını durmadan söylermiş.
#Ataylı’lar da Yer-Su’lara#Cehennem#cehennem inanışları#melekler ve şeytanlar#memiş efendi#mitoloji inanışları#periler ve melekler#ruhlar#ruhlar melekler#tarihi bilgiler#tarihte cehennem hikayeleri#türk mitoloji inanışları#türk mitolojileri#yer-su
2 notes
·
View notes
Text
Viyana Kuşatmasında Kayda Geçen Oluşlar
Bugün haznedar ve musahip Ali Ağa alayla gelip Padişahın yolladığı hilat, mücevherli kılıç ve hançeri Sadrazama getirdi.
Sadrazamın kâhyası mutfakla birlikte daha geceden cennetmekân Sultan Süleyman’ın otağının kurulmuş olduğu yerdeki Kayzer Bahçesine gitti. Sabah erkenden de Sadrazamın kethüdası, bütün Deli, Gönüllü ve müteferrikalarla, Yeğen Hüseyin Bey de tüfekçiler, içoğlanları ve mehterhaneyle yola çıktı.
Sultan Süleyman’ın otağını kurmuş olduğu yerdeki söz konusu bahçeye vardılar. Haznedar Ali Ağa’nın kafilesi karşıdan görünür görünmez hepsi atlanıp alayla karşılamaya çıktılar. Ağa bu bahçede dinlenip yemek yedikten sonra hep birlikte alay düzüp hareket ettiler. Sadrazamın zaman Divan halkının hepsi ve yeniçeri ağasıyla kul kethüdası gölgeliğin başladığı yerden baş çadıra doğru dizilip saf bağladı.
Yazının baş tarafına basmış oldukları yüce turalarına okudu. Sonra fermanı tekrar Sadrazama sundu. O da lir bağrışıp alkış tutarken terrfıanı alıp örttü ve koynuna koydu. Sadrazam, Haznedar Ağa’ya çamur kürklü altın sırma islemeli hilat giydirdi. Sonra da üç direkli çadırının sağ yanında kendisi için özel olarak kurulmuş bulunan küçük çadıra gönderdi. Arkasından devletlû Sadrazam vakarlı bir gurur içinde makam koltuğuna oturup Ali Ağa’nın maiyeti halkından on iki kişinin her birine orta dereceden hilatlar giydirdi.
Yeniçeri ağası, kul kethüdası, defterdar efendi, nişancı, cebecibaşı, topçubaşı ve diğer divan halkıyla yüksek rütbeli kimselerin hepsi Sadrazamın eteğini öpmek şerefine eriştiler. Bundan sonra Sadrazam ayağa kalkıp, çavuşlar bağrışarak alkış tutarken içeri çekildi. Huzurda bulunan öbür kimseler de çadırlarına gittiler. Metrislere gidecek olanlar da oradaki yerlerine vardılar.
Haznedar Ali Aga Yanık önüne geldiği zaman orada Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa ile Karahisâr-ı Sahib Sancakbeyi Ömer Paşa’nm ardı sıra yürüyüşte olduğunu öğrenmiş. Bunun için oradaki köprülerin muhafazasıyla görevlendirilmiş Budun Beylerbeyi Vezir İbrahim Paşa’nın yanında iki üç gün oyalanmış. Her iki paşa gelip kendisine yetişince birlikte yola koyulmuşlar ve yanlarında üç yüz araba dolusu erzak da getirerek aynı gün orduyu hümayuna varmışlardı.
Şişman Mehmed Paşa burada köprünün korunmasıyla görevlendirilmiş Hızır Paşaya katıldı. Sadrazam bu geceyi metrislerin dışında kendi çıtağında geçirdi. Bütün kollara dikkatli olmaları yolunda buyruk yolladı.
Geceleyin sağ kanatta Kara Mehmed Paşa koluna yüz kadar gâvur baskın yaptı. Ancak Allahın inayetiyle büyük kısmı yok edildi. Öte yandan yine bu gece humbaracı başı bir humbara atışıyla gâvurların şarampolde bulunan bir tabyasını Sadrazam kendisini aferiyle taltif ve birkaç kese al tın vererek gönlünü hoşnut etti.
Allah’ın kendisine zafer nasip eylediği Sadrazam kuşluk vakti Divan topladığı metrise girdi. Sonra yeniçeri ağasının tabyasını, arkasından Defterdar Ahmed Paşa’nın tabyasını görmeye gitti. Metrisleri gözden geçirdi ve tekrar kendi tabyasına döndü.
Sadrazamın huzuruna iki tutsak getirildi. İşe yarar bir şey söylemedikleri için kafaları kesildi. Adadaki metrislere girmiş bulunan bütün kollara, yani Vezir Hızır Paşa, Arslan Mehmed Paşa, Haznedar Haşan Paşa, Emir Mehmed Pasa ve Mısır Sadrazamın buyruğu gönderilip adada uzun süre kalacakları için ağırlıklarının hepsini oraya taşıtmaları bildirildi.
Öğleden sonra iki sipahi, frenk aşıran bir casus yakaladılar. Sadrazamın huzuruna getirilince adam fırıncı olduğunu söyledi. Casusluğu kabul etmemekte direndiği için soruşturmaya devam etmesi için Ases başıya teslim edildi.
0 notes
Photo

Troya Savaşı
Dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Leda’nın kızları, Kastor ile Polluks’un kardeşleri olan Helena’ydi. Öyle güzel, öyle güzel bir kızdı ki Helena, Yunanistan’ın prensleri, kralları onunla evlenmek istemişlerdi. Helena’nın babalığı Tyndaros, üvey kızını evlendirmeye yanaşmamıştı önce; “Birine versem ötekiler kızıp savaşmaya kalkacak” diye düşünüyordu. Sonunda bir çare bul; kızıyla evlenmek isteyen bütün erkeklerden söz aldı. “İçinizden binine vereceğim kızımı” dedi, “ama önce ant için, söz verin. Önün kocasına, yaşadığınız sürece destek olacaksınız, yardım edeceksiniz. Buna ant içmezseniz kızımı hiçbirinize vermem,” Herkesten söz aldıktan sonra, Helena’yı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’a verdi, damadını da Sparta’ya kral yaptı.
Paris, ünlü yargısını yerdiği sırada Helena, Menelaos’un karısı bulunuyordu. Aşk tanrıçasının ağzından çıkmıştı bir kere, dünyanın en güzel kadını, Paris’te olacaktı. Oinone’yi filan unutarak, çoban prensin elinden tuttu tanrıça, onu Sparta’ya kralın sarayına götürdü.
Menelaos güler yüzle karşıladı Paris’i. Onu günlerce ağırladı. Sonunda kendisinin Girit’e gitmesi gerektiğini söyledi, sarayını konuğuna bırakarak Sparta’dan ayrıldı.
Döndüğü zaman Paris’i bulamadı sarayda Ö kadarla kalsa yine iyi, Helena da ortalarda yoktu. Paris’le kaçıp gitmişti. Çılgına dönen Menelaos’un aklına, Tyndaros’a verilen söz geldi. Sparta kıralı Yunanistan’ın dört köşesine haber salarak yardım istedi. Her yandan krallar, komutanlar, ordular akın etti Sparta’ya. Yalnız Ithaka adasının kıralı Odysseüs, bir de Peleus’un oğlu Akhilleus eksikti. Akıllı; Odysseüs, Troia savaşma katılmanın ne kötülükler doğuracağını bildiği için Menelaos’a yardım etmek istememişti önce. Çıldırmış gibi görünmeye çalıştı. Bir tarlaya tohum yerine tuz ekmeye başladı. Çok geçmedi, kralın “numarası” anlaşıldı. Odysseüs da ister istemez askerlerini alıp Sparta’ya geldi.
Akhilleus’un annesi Thetis, oğlunun Troia’ya giderse sağ dönmeyeceğini biliyordu. Oğlunu Sykros kralı Lykomedes’ih sarayına yolladı. Orada kadın elbiseleri giyip kızların arasında saklandı Akhilleus. Sparta’da bekleşip duran komutanlar onu bulması için Odysseus’u görevlendirdiler. Ojdysseus bir eline çeşit çeşit kumaşlar, bir eline de eşsiz silâhlar alıp ‘Dykomedes’in sarayına vardı. Saraydaki bütün kadınlar kumaşların başına üşüştüler, yalnız içlerinden birisi silâhlarla ilgilendi. Hemen onun bileğine yapıştı Odysseüs: “Böyle kaçman erkekliğe yakışmaz, Akhilleus,” dedi. Sonra onu alıp Yunan komutanlarının yanına götürdü.
Donanma hazırdı artık. Menelaos ile arkadaşları denize açılıp Aulis’e gittiler. Orada yeni yeni komutanlar katıldı kendi birliklerine. Herkes Troia’ya doğru yola çıkmak için sabırsızlanıyordu; ama günlerdir esmekte olan rüzgârlar dinmek bilmiyordu.
“İnsanın yüreğini bile kırardı rüzgâr, Ne gemi bırakırdı, ne kayık. Zaman bile zorlardı kendini geçerken.”
Sonunda, rüzgârların neden dinmedikleri anlaşıldı. Yunanlılardan birisi, tanrıça Artemis’in dişi geyiklerinden birini yavrusuyla birlikte öldürmüştü. Bakıcı Kalkhaus, ‘‘Tanrıça bir kurban istiyor,” dedi. “Başkomutan Agamemnon’un kızı Iphigeneia, Artemis’e kurban edilmedikçe yola çıkamayacaksınız.”
Bu sözleri duyan herkes üzüldü. Agamemnon’un üzüntüsü ise, dayanılmıyacak kadar büyüktü. Demek öldüreceğim Evimin ışığını. Kızının kanıyla demek Kararacak bir babanın suçlu parmakları. Yine de, pek ince eleyip sık dokumadan, kızını öldürtmeye karar verdi. Onun için Troia’yı yerle bir etmek her şeyden önemliydi. Haber saldı karısına; Iphigeneia’yı Akhilleus’la evlendireceğini bildirdi, kızının hemen gönderilmesini istedi. Evlenmek üzere gelen zavallı kızcağızı da Artemis’e kurban etti.
Bir süre sonra, Yunan donanması Troia yolundaydı. Troia’ya vardıkları zaman karaya ilk ayak basan Yunanlı Frotesileos oldu. Doğrusu büyük cesaretti bu; çünkü bakıcılar, Troia’ya ilk ayak basanın savaşta herkesten önce öleceğini söylemişlerdi. Sahiden de Öyle oldu. Protesileos’un ölümünden sonra Yunanlılar, tanrılara nasıl saygı gösteriyorlarsa, onun anısına da öyle saygı gösterdiler. Tanrılar da iyi davrandı bu cesur askere. Hermes onu ölüler ülkesinden kaldırıp karısı Laodameia’nm yanına götürdü. Protesileos, yeniden Hades’e döneceği zaman Laodameia dayanamadı, kendini öldürerek kocasıyla birlikte gitti.
Bin kadırgayla gelen Yunan askerleri, Troia’nm işini hemencecik bitirivermek amacıyla var güçleriyle saldırdılar. Ama Troialılann başında. Hektor gibi bir kahraman vardı. Kral Friamos ile Hekabe’nin oğullarındandı Hektor. Onunla başa çıksa çıksa ancak Akhilleus çıkabilirdi.
Yunan ordusunda herkes, Akhilleus’un bu çetin savaşta öleceğini biliyordu. Thetis öyle söylemişti çünkü öte yandan Hektor da, “Troia nasıl Olsa dayanamıyacak.^ Priamos da, Troialılar da yenilecek,” diye düşünüyordu.
Tam dokuz yıl çarpıştılar. Dokuzuncu yılın sonunda iki taraf da başarı kazanamamış durumdaydı. Bazen Yunanlılar, bazen de Troialılar üstün gelmişti çarpışmalarda. Bu gidişle daha çok savaşacağa benziyorlardı.
Bir gün Yunanlılar arasında ikilik baş gösterdi. Apollon’un rahiplerinden birinin Khryseis adlı kızı yüzünden Akhilleus’ ile Agamemnonün araları açıldı. Yunanlıların kaçırdığı Khryseis, başkomutana verilmişti. Rahip, Agamemnon’a gidip kızını geri istedi; alamayınca bunu Yunanlıların yanına bırakmaması için Apollon’a yakardı.
Apollon, rahibinin sözlerini duyup Yunan ordusuna hastalık taşıyan oklar fırlattı. Askerler arka arkaya hastalanıp ölmeye başladılar. Sonunda Akhilleus, bu hastalığa engel olunması gerektiğini düşünerek komutanları topladı. Bakıcı Kalkhas da katıldı toplantıya, “Khryseis’i babasına vermezseniz bu salgın sürüp gidecek,” dedi. Bütün komutanlar, kızın rahibe geri verilmesini istediler. Agamemnon küplere bindi, bindi ama tek başına kalmıştı. Khryseis’i babasına gönderdi.
Pek kısa bir zaman sonra başkomutan, giden kızın yerini tutması için Akhilleuş’un gözdesi Briseis’i istedi. Akhilleus, Brişeis’i verdi, ama “Bunu Agamemnon’un yanma bırakmayacağım,” diye de ant içti.
O gece deniz nymphesi, gümüş ayaklı Thetis, oğlunun çadırına geldi. O da öfkeliydi. “Sen çekil artık,” dedi Akhilleus’a; “artık Yunanlılar arasında yerin yok sepin.” Bunları söyledikten sonra da Olympos’a çıkarak, “Troialılara yardım et,” diye Zeus’a yalvardı.
Zeus dünden razıydı buna. Savaşı, öteki tanrılar gibi, o da ilgiyle izliyordu, ölümsüzler ikiye ayrılmışlardı gökyüzünde. Bir yanda Aphrodite, .öteki yanda Hera ile Athena vardı. Savaş tanrısı Ares, her zaman olduğu gibi Aphroditeüin, yani Troialılann yanındaydı. Buna karşılık, Poseidon, denizle yakından ilgileri olan Yunanlıları tutuyordu. Apollon, Hektorü severdi. O da, kardeşi Artemis de Troialılara yardım ediyordu. Zeus da gizliden gizliye destekliyordu Priamos’un adamlarını. Hera’nın hışmından korktuğu için bunu pek belli etmiyor, tarafsız görünmeye çalışıyordu. Yine de Thetis’in yalvarışlarına karşı koyamadı. Açıktan açığa Troialıları tutmaya karar verdi.
Zeusün kurduğu plân basitti. Akhilleus olmadan Yunan ordusunun başarı kazanamayacağımı biliyordu. Yalancı bir düş yolladı Agamemnon’a. Troialılara saldırılırsa savaşın kazanılacağını söyledi. Agamemnon, tanrılar tanrısının kendisine oyun oynadığını nereden bilsin? Ordusunu aldığı gibi Troia’ya saldırdı. Küskün Akhilleus, çadırında onları seyretmekle yetindi.
O güne kadar yapılmış çarpışmaların en büyüğü olan bu. Priamos’un askerleriyle Agamemnon’un askerleri kıyasıya dövüştüler. Sonunda alan, Paris ile Menelaus’a kaldı. Helena, kocasıyla sevgilisinin karşı karşıya geldiklerini, birbirlerine mızrak fırlattıklarını gördü Troia surlarından. Paris’in mızrağı Menelaus’a değmedi, ama Yunan komutanının mızrağı Troialı delikanlının elbisesini yırttı. Arkasından kılıcını çekti Menelaos, ama daha kınından çıkarırken kılıç kırılıverdi. Yine de aldırmadı Helena’nın kocası, Paris’in üstüne atladığı gibi onu başlığından yakaladı. Çeke çeke kendi askerlerinin yanma götürüyordu ki Aphrodite, Paris’in yardımına yetişti. Başlığı tutan kayışı koparıp bir buluta sardı Paris’i, sonra da kaçırdı. Menelaos, öfkeyle her yerde Paris’i aradı, ama boşuna. Troialılar bile yardım etti kendisine. Priamos’un korkak oğlunu bir türlü bulamadılar.
Bunun üzerine Agamemnon ortaya çıkarak Menelaos’un Paris’i yendiğini, Helena’nın kendilerine verilmesini istedi. Troialılar nerdeyse kabul edeceklerdi bunu; ama işin içine Athena karıştı. Hera da, kendisi de Troia yerle bir edilmeden bu savaşı bitirmemeye kararlıydılar. Athena, Lykia’lı bir okçu olan Pandaros’u kandırdı. Pandaros, Troia surlarından attığı bir okla Menelaus’u hafifçe yaraladı. Yara hafifti, ama davranış çirkindi. Yunanlılar yeni baştan Troia’ya saldırmaya başladılar. İçlerinde Akhilleus’tan sonra en büyük kahramanlar, Aias ile Diomedes’ti önlerinde birçok Troialı dize geldi. Adı Hektor’dan hemen sonra anılan Aineias bile Diomedes’in ellerinde az kalsın can veriyordu. Diomedes, kendisini tam öldüreceği sırada annesi ölümsüz Aphrodite yetişti. Oğlunu kucağına aldı. Ama Diomedes öyle kuru gürültüye pabuç bırakanlardan değildi. Kılıcıyla öyle bir saldırdı ki tanrıçaya, Aphrodite ne olduğunu şaşırdı. Kılıcın ucu aşk tanrıçasının eline değdi. Aphrodlte’nin avucundan kan sızmaya başladı. Kanı görür görmez bir çığlık attı tanrıça, oğlunu filan unutarak ağlaya ağlaya Olympos’a koştu. Orada Zeus alay etti kendisiyle, “Senin nene gerek savaş,” dedi, “sen kendi işine bak.”
Annesi kaçtı ama, Aineias ölmedi. Apollon bir buluta sararak Pergamos’a kaçırdı onu. Troia yakınlarındaki bu kutsal yerde tanrıça Artemis, Aineias’ı iyileştirdi. Troia’lı yiğiti elinden kaçırdığına üzülen Diomedes, Hektor’u gördü. Hemen üstüne saldırdı, onun. O sırada savaş tanrısı Ares gelip Hektor’un yanı başında dikiliverdi. Diomedes’in ödü koptu, bağıra bağıra kaçmaya başladı.
Hera gökyüzünden bunu görüyordu. Hemen Diomedes’in yanma inerek, “Korkma,” dedi ona, “ben yanındayım; sen istesen Ares’i de öldürürsün.” Yüreklenen Yunan askeri, mızrağını kaptığı gribi Ares’e fırlattı. Athena da silâhı tam hedefine ulaştırdı, öyle bir çığlık attı ki savaş tanrısı on bin kişi bir araya gelse böyle bağıramazdı. Yunanlıları da, Troialıları da bir titremedir aldı.
Zeus, duruma el koyma zamanının geldiğine inanmıştı artık. Troia’ya inerek Hektor’la adamlarına cesaret verdi. Tanrılar tanrısının kendilerini tuttuğunu gören Troialdar, Yunanlıların üstüne öyle bir saldırdılar ki, Agamemnon’un askerleri ne olduklarını şaşırdılar. Hektor’un bütün yiğitliği, ustalığı, atikliği üstündeydi. Önüne geleni Hades’e gönderiyordu. Başta o olmak üzere, Priamos’un adamları Yunanlıları kıyıya kadar sürdüler.
Akşam olmuştu. Troialılar surların arkasına, Yunanlılar da çadırlarına çekildi. Agamemnon, savaşı bırakarak ülkelerine dönmek gerektiğini söyledi. Komutanların en yaşlısı, en akıllısı Nestor, deli misin sen?” diye çıkıştı ona. “Akhilleus aramızda olsaydı durum başka türlü olurdu şimdi. Onu sen gücendirdin. Gönlünü almaya bak…” Agamemnon, “Doğru,” dedi, “iyi yapmadım.” Sonra Odysseus ye iki komutanla birlikte Briseis’i Akhilleus’a gönderdi.
Akhilleus, Odysseus’u çadırının kapısında karşıladı. Çeşit çeşit yemeklerle, içkilerle ağırladı onu. “Hepinizi severim,” dedi, “ama bana Mısır’ım bütün hazinelerini bile verseniz bin daha yanınızda savaşmam. Yakında ülkeme dönüyorum. Aklınız varsa, siz de benim gibi yaparsınız.” Öteki komutanlar böyle düşünülüyorlardı. Ertesi sabah, çarpışmalar yeniden başladı. Troialılar yine kıyıya kadar sürdüler Yunanlıları.
Hera, işlerin kötü gittiğini görüyordu. Buna Zeus’un sebep olduğunu da bilmiyor değildi. Kocasının aklını çelmek için ne yapsın. Giyindi, kuşandı, süslendi, çeşit çeşit kokular sürdü. Sonra da tanrılar tanrısının yanma vardı. Zeus, karısının güzelliğini görünce Thetis’e verdiği Sözü de, Troialıları da unuttu, kendini Hera’nın sıcacık kollarına aitti.
İşte tam o sırada Aias, Hektor’u yere yıktı. Tam öldürüleceği sırada, Aineias, kardeşinin yardımına koştu. Onu kaptığı gibi kaçırdı. Yunanlılar, bundan cesaret alarak Troiah askerleri püskürtmeye başladılar. Şehrin Surlarına kadar kovaladılar onları. O gün, Troia yağma edilebilirdi. Neyse ki…
Evet, neyse ki Zeus tatlı aşk uykusundan uyandı. Troialılann çekildiğini, Hektor’un da yaralı olduğunu göründe öfkeyle karışma döndü, “Bunlar hep senin oyunların,” diye gürledi. “Senin canın temiz bir dayak istiyor anlaşılan.” Hera, “Suç bende değil,” dedi. “Poseidon yaptı bu işi.”
Zeus, hemen haberci Iris’i Poseidon’a yollayıp artık Yunanlılara yardım etmemesini bildirdi. Poseidon, kardeşinin sözünü tuttu. Troialılar yeniden güç kazandılar. Apollon Hektor’u bir anda iyileştirdi. Yunanlılar çil yavrusu gibi; dağıldılar. Çadırlarını korumak için kurdukları duvar yıkılıverdi. Priamos’un askerleri, Yunan gemilerini ateşe yermeye.’ başladılar.
Bu sırada Akhilleus’un arkadaşı Patroklos; küskün komutanı kandırmaya çalışıyordu; “Soydaşlarını yalnız bırakamazsın artık,” diyordu. “Bak gemileri de ateşe yermeye başladı Troialılar.”
Akhilleus inatçıydı. “Ancak benim gemilerimi ateşe verirlerse savaşının.” dedi.
Patroklos, bunun üzerine, “öyleyse zirhmı ver bana,” dedi. “Adamlarım da ver. Senin yerine ben savaşayım. Herkes beni sen sansın. Soydaşlarımız yeniden yüreklensin; Troialılar da korkup kaçsınlar.”
Akhilleus arkadaşının dileğini kırmadı. Zırhım oha verdi. Parıldayan zırhtın içinde tıpkı Akhilleus gibi görünüyordu Patroklos. Arkadaşının adamları, Myrmidon’ları, yanına alarak Troialıların üstüne saldırdı. Düşündüğü gibi oldu her şey, Yunanlılar Akhilleus’ıin savaşa katıldığım sanarak olan güçleriyle düşmanlarının üstüne saldırdılar. Troialılar’ ise ne yapacaklarım şaşırıp kaçışmaya başladılar. Patroklos da, tıpkı Akhilleus gibi savaşıyordu üstelik önüne geleni yere yıkıyor, öldürüyordu. Ama karşısına Hektor çıktı ansızın. Troia’lı kahraman, mızrağım fırlattığı gibi Patroklos’u ağır iyi yaraladı. Sonra onun zırhını alarak kendi giydi. Zırhla birlikte Akhilleus’un gücünü de almıştı sanki. Kaçışma sırası Yunanlılara gelmişti.
Akşam oldu; karanlık bastı ortalığı. Troialılar şehre, Yunanlılar da çadırlarına döndüler. Nestorün oğlu Antilokhos, açı haberi koşa koşa Akhilleus’a götürdü. Akhilleus öyle ü-züldü öyle üzüldü ki, yanındakiler onun kendi canına kıyacağından korktular. Deniz diplerindeki mağaralarda yaşayan Thetis, oğlunun acısını yüreğinde duydu, hemen Akhilleus’un yanına geldi.
“Patroklos’un öcünü almazsam insan içinde yaşıyamam artık,” dedi Akhilleus. “Gidip şimdi Hektor’u öldüreceğim.”
Thetis, “Ama Hektor’u öldürdükten sonra kendin de öleceksin. Bunu biliyor musun?” diye sordu.
Akhilleus, “Zararı yok,” diye cevap verdi. “En yakın arkadaşımı tek başına bıraktım, önce onun öcünü alayım da, sonra ne olursa olsun, ölüm bile kabulüm.”
Thetis, oğluna engel olmaya çalışmanın faydasızlığını anladı. “öyleyse yarma kadar bekle,” dedi. “Ben bu gece Hephaistos’a yepyeni bir zırh yaptırır, gün doğarken getiririm.
“Onu giyip savaşırsın.”
Ertesi sabah annesinin getirdiği zırhı giyip çadırını önüne çıktı Akhilleus. Myrmidon’lar, komutanlarının üstündeki zırhı görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Hep birlikte Yunanlıların toplandığı yere gidildi. Akhilleus arkadaşlarına: “Bir kadın yüzünden sizi yalnız bıraktım, bağışlayın beni,” dedi. “Yine başınıza geçiyorum. Hadi, hemen saldıralım.”
Odysseus, “Karnı aç olan asker iyi savaşamaz.’ dedi, “önce karnımızı doyuralım.”
Akhilleus, “Sevgili arkadaşımın öcünü almadıkça ağzıma bir tek lokma bile koymam,” dedi. Sonra oturup Yunanlıların karın doyurmalarını bekledi.
Troya Savaşında bütün ölümsüzler, Hektor ile Akhilleus arasındaki çarpışmayı kimin kazanacağını önceden biliyorlardı. Zeus, altın H terazinin bir kefesine Hektor’un, öteki kefesine de Akhilleus-un ölümlerini koymuştu. Hektor’un kefesi daha ağır basmıştı. Bunun üzerine, ölümsüzler, çarpışmayı Akhilleusün kazanmasını kararlaştırmışlardı.
Yine de Akhilleus için kolay olmadı bu önce Hektor’u, Troia surlarının çevresinde tam üç kere dönerek kovalaması gerekti. Sonunda Priamos’un oğlunu kıstırdı. Hektor yapayalnızdı. Akhilleusun yanında ise Athena vardı. Hektor, “Ben seni öldürürsem ölünü arkadaşlarına vereceğim,” diye bağırdı. “Sen de beni öldürürsen ölümü babama ver.”
Akhilleus, ‘‘Çıldırmışsın sen diye cevap verdi. Sonra mızrağını karşısındakinin üstüne fırlattı. Boşa gitti mızrak; ama Athena silâhı alıp Yunan komutanına getirdi yeniden.
Bu arada, Hektor’un yanı başında, kardeşi Deiphûbos belirmişti. Aslında Athena’ydı bu; Deiphöbos’un biçimini almış, Hektor ü aldatıyordu. Kardeşinin yanında bulunmasından yüreklenen Hektor, mızrağım Akhilleus’a fırlattı, Akhilleusün tam göğsüne çarptı mızrak, ama kırılarak yere düştü. Bunun üzerine yeni bir mızrak istemek içip kardeşine döndü Hektor. Deiphobos yoktu. Bunun tanrıların oyunu olduğunu anladı Troia’lı kahraman. “Olympos’lular benim ölmemi istiyor.” dedi. Hiç olmazsa kanımın son damlasına kadar çarpışayım.” Kılıcını çekerek Akhilleusun Yunan komutanı, elindeki mızrağı yine fırlattı: Hektor’un üstüne. Bu kere mızrak, boğazına saplandı Hektorun. Troia’lı kahraman, can verirken, “Annemle babama ver ölümü,” diye yalvardı Akhilleus’a.
Akhilleus, “Bana yalvarma köpek,” diye cevap verdi. “Elimden gelse senin gövdeni yerdim.”
Tanrılar daha fazla acı çektirmediler Hektor’a; onun içindeki canı gövdesinden çıkarıp Hadese yolladılar.
Akhilleus, arkadaşının öcünü almıştı. Almıştı ama bu kadarla yetinmedi, Hektorun ölüsünü arabasına bağlayıp yerlerde sürükledi. Troia’nın çevresinde öylece dolaştırdı. Sonunda Patroklosun . Ölüsünün yanma geldi: “Duy beni Patroklos,” diye bağırdı. “Hades’ten duy beni, öcünü aldım.
“Simdi bu alçağın leşini köpeklere Vereceğim”
Fatroklos’la birlikte tanrılar da duydular bu sözleri. Hera’dan, Âthena’dan, bir de Poseidon’dan başka bütün ölümsüzler üzgün görünüyordu. Hele Zeus hepsinden üzgündü. Iris’i çağırdı yanına. “Git, kral Priamos’a söyle,” dedi, “korkmasın, yanma armağanlar alıp Akhilleusun yanına varsın. Oğlunun ölüsünü istesin.”
Priamos, Zeusün dediği gibi yaptı. Çeşit çeşit armağan aldı yanına, Yunan çadırlarının bulunduğu yere gitti. Çadırların önünde, bir haberci kılığına girmiş olan Hermes karşıladı Troia kiralını. Onu Akhilleusün yanma götürdü. Çadıra girer girmez ünlü komutanın ayaklarına kapandı Priamos,. “Senin de baban var, Akhilleus,” dedi.“ Sen ölsen, ölünün ona verilmesini istemez miydin? İşte bak, oğlumu vuran adamın ellerine uzatıyorum elimi”
Akhilleus’un yüreğini üzüntü kapladı, “Gel, yanıma otur,” dedi krala. Sonra adamlarına’ dönerek, Hektor’un ölüsünü yıkayıp temizlemelerini sonra da bir örtüye sararak Priamos’a vermelerini buyurdu. Troia kiralına, “Kaç günde gömeceksiniz Hektor’u?” diye sordu. “Söyle, o süre içinde savaşmayalım.”
Troia’da herkes, Helena bile ağlaşıyordu. Güzel Yunanlı, “öteki Troialılar kötü davrandılar bana; ama Hektor bambaşkaydı, diye hıçkırıyordu.
Büyük bir tören hazırlandı. Yüce bir ateş yakıp Hektor’u alevlerin içine attılar. Sonra şaraplarla söndürdüler ateşi; kemikleri altın bir çanağa koyup mor kadifelere sardılar. Yerde bir çukur kazıp çanağı gömdüler; çukurun üstüne de büyük taşlar yığdılar.
Hektor’un ölüm töreni böyle yapıldı.
#efsanevi mitoloji#eski mitoloji#hektor#helena#milotji efsaneleri#mitolojik hikayeler#tanrılar ve tanrıçalar#tanrıların savaşı#troia savaşı#troialılar#troya#troya savaşı#troyalılar#yunan mitolojisi#Zeus
0 notes
Photo

Büyük Mitoloji Ailelerinden Athenai Soyu: Prokris ile Kephalos
Güzel, güzel olduğu kadar da talihsiz bir kadın, olan Prokris, Prokne ile Philomele’nin yeğenleriydi. Rüzgârlar tanrısı Aiolos’un torunu Kephalos’la evliydi. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı; ama bu mutluluk, Şafak tanrıçası Aurora’-nın araya girmesiyle bozuldu.”
Kephalos, her sabah erkenden kalkıp geyik avına çıkardı. Şafak, genç avcıyı birkaç kere görmüş, ona âşık oluvermişti. Ama Kephalos’un gözü, Prokris’ten başkasını görmüyordu. Aurora, yakışıklı delikanlının bu bağlılığını koparmak için elinden geleni yaptı. Sonunda, “Bakalım,” dedi, “karın da sana bu kadar bağlı mı? Nereden biliyorsun seni aldatmadığım?”
Bu soru, Kephalos’u çılgına çevirdi. Uzun süredir kanımdan uzaktaydı. Üstelik Prokris de Öyle güzeldi ki… Karımın kendisine bağlılığını denemeden İçi rahat etmeyecekti. Hemen kılık değiştirerek ülkesine döndü. Bazıları, bu konuda Aurora’nm delikanlıya yardım ettiğini söylerler. İster etmiş, ister etmemiş olsun, öyle değişik bir kılığa girdi ki Kepha değil karısı, neredeyse kendi bile tanıyamayacaktı kendisini.
Kıskanç avcıyı, acılı yüzlerle karşıladılar evinde. Delikanlı. “Neden böyle üzüntülüsünüz?” diye sordu hizmetçilere. “Efendimiz uzaklarda da onun için,” cevabını aldı. Bunu duyunca çok sevindi Kephalos: “Demek beni bu kadar çok seviyorlar,” diye düşündü. Prokris’in karşısına çıkarıldığı zaman sevinci daha da arttı. Karısı, kocasının yokluğundan ötürü öyle üzgün, öyle üzgündü ki… Kepha’os, neredeyse kendini tutamayıp kim olduğunu söyleyecekti: ama Aurora’nın alaycı sözleri geldi akima, Prokris’e yakınlık göstermeye başladı. “Ne kadar güzelsiniz.” dedi kadına. “Kocanız uzaklarda kim bilir kiminle sevişirken siz burada tek başınıza solup gidiyorsunuz.”
Prokrİs, ağırbaşlı davranışını sürdürdü, karşısındaki yabancıya yüz vermedi. “Ben kocama bağlıyım,” dedi, “o nerede olursa olsun, ben ondan başkasını sevemem.”
Birkaç gün sonra, kılık değiştirmiş Kephalos’un üstelemelerine dayanamayarak bir an duraklayıverdi. Bu duraklama Kephalos İçin yetti de arttı bile. “Utanmaz kadın!” diye bağırdı. “Bak, işte ben senin koçanım! Beni aldatmaya kalkarsın ha? Kendi gözlerimle gördüm!” Aslında gördüğü bir şey yoktu ya, neyse…
Prokris, uğradığı bu haksızlığa dayanamayarak evden kaçtı. Sevgisi, ansızın nefrete dönüvermişti. Kocasına da, bütün erkeklere de lanet ederek dağlara çıktı. Yalnız başına yaşayacaktı artık.
Çok geçmedi, Kephalos suçunu anladı; karısının izini aradı bir süre. Sonunda Prokris’i saklandığı yerde bularak bağışlamasını diledi. Kocasını hemen bağışlamadı Prokris, ama sonunda onunla yeniden aynı evde oturmaya boyun eğdi.
Karı-koca, eskisi gibi, mutluluk içinde yasamaya, başladılar. Gece gündüz birlikteydiler. Zaman zaman da ava çıkıyorlardı. Prokris, kocasına, nereye fırlatılırsa gidip oraya saplanan bir mızrak armağan etmişti.
Bir gün, yine ava gitmişlerdi. Karı-koca, ağaçların arasında ayrıldılar. Kephalos, çevresini gözetlerken biraz ilerisindeki bir çalılığın kıpırdadığını gördü. Karısının verdiği mızrağı çalılığa fırlattı hemen. Hayvan yerine, bağırarak bir kadın yığıldı otların arasına. Bu kadın, Prokris’te ölmüştü.
#athenai soyu#eski tanrılar#Kephalos#mitoloji soylular#Prokris#Prokris ile Kephalos#tanrı soyları#yunan mitolojisi
0 notes
Text
Türk - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine “Viyana Kuşatması Kapsamında”
Viyana’nın 1683 yılında İkinci defa kuşatılması, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önlerinde yenilmesi ve o tarihten sonra Avrupa ortalarındaki Türk üstünlüğünün yavaş yavaş gerilemeye başlaması ve sonunda Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması da yine bu dönüm noktasının getirdiği sonuçlar olmuştur.
1683 yılından, 1945’te Kızıl Ordu’nun Avrupa’nın kalbine girmesine kadar, Batı Hıristiyanlığının varoluşu bu denli ciddî bir tehlike ile karşılaşmamıştır.
Viyana surlarında gediklerin açıldığı bir sırada Türk üstünlüğünün yediği darbe, yakın ve uzak sonuçları ile Avrupa’nın modern tarihini tayin etmiştir denebilir. Batı Hristiyanlığının Türklüğe ve İslâmlığa karşı direnmesinin başlıca sorumlusu da Habsburg hanedanının yönetimindeki Avusturya olmuştur. Bu darbeden sonra Osmanlı İmparatorluğu kendini kolay kolay toparlayamamış; buna karşılık Avusturya, yıllardır sürdürdüğü Ren bölgesinde egemenlik kurmak politikasını değiştirerek gözlerini Tuna bölgesine; güneye, güney-doğuya çevirmiştir. 1683 yılında ‘Hilâl’ ile ‘Haç’ arasında son safhasına giren mücadele, 1914 kıyameti kopuncaya kadar sürmüştür.
Avusturya’nın temsil ettiği Batı Hristiyanlığının direnmesi, değişik adlar ve yönetimler altında yüzyıllarca öncesinden başlamış; 1683 Viyana kuşatmasında doruğuna erişmişti. Aslında, İngiliz tarihçisi Lord Acton’un da belirttiği gibi, modern Avrupa, tarihî Türk baskısının Avrupa’da hissedilmesi ile başlamıştır.
Tarihçiler, modern Avrupa tarihini 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile başlatmaktadırlar. Aslında Türk baskısı kendini Avrupa’da çok daha önceden hissettirmiştir. İstanbul’un fethinden yüzyıl önce Orhan Gazi’nin ordusunun Rumeli’ye geçmesi, Sultan Murat’ın Balkan zaferleri, Yıldırım Beyazıt’ın Niğbolu’da Haçlı ordularını bozguna uğratması, Batı Avrupa Hristiyanlığının gözlerini daha çok açan baskılar olmuştur. Hatta çok daha gerilere kadar gidip 1071’de-ki Malazgirt zaferini, hatta ve hatta Türk askerî gücünün IX. yüzyılda Abbasî devletinin hizmetine girmesini de Avrupa tarihini etkileyen olaylar olarak görebiliriz.
Batı Avrupa Hristiyanlığının gözü, gerçek anlamda İstanbul’un fethi ile açılmıştır. O ana kadar, bir şehirden ibaret kalmış olsa bile; bir Bizans devletinin varoluşu, Batı Avrupa Hristiyanlığına bir dereceye kadar güven vermekteydi. Gerçi Ortodoks Doğu Hristiyanlığı ile Katolik Batı Hristiyanlığı birbirlerine düşmandılar, fakat bu düşmanlık din konularındaki anlaşmazlıktan doğuyor, sıkışık anlarda yine Hristiyan dayanışması az çok sağlanabiliyordu.
Eski Roma İmparatorluğunun vârisleri olduklarını iddia eden Doğu Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı, arasındaki çatışma, çok ortak gelenekleri, kültürleri olan iki akraba arasındaki çatışmadan, miras kavgasından farklı değildi. Buna karşılık Türk komşunun bu kavgadan faydalanıp akrabalardan birini ortadan kaldırması çatışmayı birbirinden bütünüyle ayrı kültürel, ekonomik, sosyal, politik geleneklerin, kuruluşların ve zıt iki felsefenin çatışması haline dönüştürmüştür.
Türk baskısının etkisi Avrupa’yı toparlanmaya, dayanışmaya ve istikrara zorlamıştır. Bu oluşumun sonucu da Viyana surları dibinde alınmıştır. Türkler, Viyana önlerine kadar yalnız kılıçlarının gücü ile gitmemişlerdir. Askerî güç kadar, Avrupa ülkeleri arasındaki çekişmelerden, özellikle tarım alanındaki ekonomik bozukluklar ve adaletsizliklerden Batı Hristiyanlığının Doğu Hristiyanlığına kendi sistemlerini uygulamakta gösterdiği inadın yarattığı tepkilerden de faydalanmışlardır.
Fetihten sonra Roma İmparatorluğunun kalıntıları için yeni bir mirasçı ortaya çıkmıştır. Batı ve Güney Avrupa’ya egemen olan Habsburg’lar, Bizans’ı ele geçiren Osmanoğulları bu mirasın kavgasını 56 yıl öncesine kadar sürdürmüşlerdir.
1 note
·
View note
Text
Viyana Kuşatmasında 9 Eylülü Yaşamak
Sadrazam tekrar otağına gelince, Diyarbekir Beylerbeyi Vezir Kara Mehmed Paşayı iki bin kişilik kendi kapısı ve vilâyeti askeriyle öncü kumandanı tayin etti. Yanına Sivas Beylerbeyi Binamaz Halil Pâşa’-yı binbeşyüz askeriyle, Halep Beylerbeyi Deli Bekir Paşa’yı bin askeriyle, Adana Beylerbeyi Deli Emir Paşa’yı dokuz yüz askeriyle verdi. Böylece öncü birliği olarak toplam beşbindörtyüz süvari İslâm savaşçısı hazırlandı.
Öte yandan Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden dört bin kişiyle Orduyu Hümayunun sol kanadı önündeki dağda bulunan kilisenin yanındaki yolun korunmasıyla görevlendirdi. Bosna Beylerbeyi Vezir Hızır Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden iki bin kişiyle, Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin kişiyle Maraş Beylerbeyi Ömer Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin iki yüz kişiyle, Uyvar Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali Paşayı kapısı askerinden beş yüz kişiyle emrine verdi.
Ayrıca altı yüz Şam tımarlı askeriyle yeniçerisini, kendi kapısı askerinden’üçyüz kişiyle Sa-ruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’yı, kendi kapısı askerinden üçyüz kişiyle Bolu Sancakbeyi Kadıoğlu Hüseyin Paşa’yı, kendi kapısı askerinden iki yüz kişiyle Teke sancakbeyi Arap Ali Paşa’yı, bin askeriyle Kahire Beyini, kendi kapısı askerinden dört yüz kişiyle Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşayı, kendi kapısı askerinden beş yüz kişiyle Aydın Sancakbeyi Ahmed Paşayı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Menteşe Sancakbeyi Harmuş Mehmed Paşayı, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Konakçı Haşan Paşayı, yüzelli kişilik kendi kapısı askeriyle Kayseriye Sancakbeyi Deli Dilaver Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle İçel Sancakbeyi Abdülmümin Paşayı, üç yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Hersek Sancakbeyi Mustafa Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Karahisarı Sahib Sancakbeyi Deli Ömer Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Kangırı Sancakbeyi Hüseyin Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Vize Sancakbeyi Veli Bey’i, Beyşehir Sancakbeyi Mehmed Bey’i ve beş bin yeniçeriyi, bin beş yüz cebeciyi, üç bin nefer dört bölük sipahilerini görevlendirip, toplam olarak yirmi üç bin İslâm gazisini savaşa hazır kıldı.
Gerekli fermanlar gönderildi. Birlikler yerlerini aldılar. Ordugâhın sağını, solunu, arkasını Tuna kıyısında duran Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’nın bulunduğu yere kadar çepeçevre kuşatıp konakladılar.
Kuşatmanın başladığı günden beri Tatarlarıyla Viyana’nın altı saat yukarısında Tuna üzerinde bulunan taştan yapılmış İskender Köprüsü’nü korumakla görevlendirilmiş olan Tatar Hanı, Alman ve Polonya askerinin ırmağı geçmesini engelleyebilecek durumdaydı. Ama düşmana karşı çıkmadı ve gâvurlar da büyük kitleler halinde beri yakaya geçip İslâm askeri üzerine yürüdüler.
O gün Tatar Hanı köprüyü gören yüksek bir yerde at üstünde duruyor ve kamçısının kabzasını avucunda sıkmış gâvurların ırmağı geçişini seyrediyormuş. İmamı yanına yaklaşmış, “Han’ım” demiş; “eğer şu dalga dalga beriye geçen gâvurları tepeleyecek olursanız, arkadan gelenlerin de yolunu kesmiş olursunuz.” İmamın bu uyarısına Han; “Ah Efendi!” diye karşılık vermiş; “bu Osmanlının bize ettiği hakareti sen bilmezsin. Bize karşı davranışı öyle bir hal aldı ki, yanlarında Eflak ve Buğdan gâvurları kadar bile değerimiz kalmadı. Kaç defa bu düşmanın hareketini ve kuvvetini yazıp haber verdim. Düşmanın sayısı çoktur. Onun için toplan ve askerleri metrislerden çek. Bu şekilde gerektiği anda meydan savaşına girebilecek halimiz olsun. Ya da bırak bizi, geri çekilelim. Selâmete çıkalım. Ama o inadından dönmedi. Bir türlü söz dinletemedim. Bana hep küçük düşürücü mektuplar yolladı. Bu mektuplarda bizim kokmuş at eti yediğimizden bile söz etti. Cenabı Hak izin verdikten sonra, benim için düşmanı bu yerde tepelemek çok kolay bir iştir. Gerçi, bu yaptığımın dinimize göre ihanet olduğunu da çok iyi biliyorum. Ama neyleyeyim, elimden başka türlüsü gelmiyor. Şimdi Türkler kumandanlarının değerini görüp anlasınlar. Anlasınlar da, Tatarlar olmadan savaşmanın ne demek olduğunu öğrensinler!”
Han böyle söyleyip atını mahmuzladı. Tatarlarım toparlayıp ilerleyen düşmanın önüne düştü. Kollarını sallayarak ve gülüp eğlenerek ikindi namazından az önce Viyana önündeki Ordu-yu Hümâyûna vardılar. Han, Sadrazamın otağı önünde atından inip düşman hakkındaki en son haberleri getirdi: “Köpek gibi ardımızdan koşarak geliyorlar, bu yürüyüşleriyle pazar günü burda olurlar ve bize karşı savaş düzeni alabilirler” dedi.
Sadrazam, Han’ı ağırladı. Devlete sanki çok büyük bir hizmet yapmışçasına teşekkür etti. Zaferler kazanmışçasına da kendisini, kumaşı çok ince bir samur kürk vererek, mükâfatlandırdı. Sonra da Tatar Hanı kendi askerinin yanına gitti.
0 notes
Text
Viyana Günlüklerinden “21-22 Temmuz”
Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa beş yüz seksen askeriyle bir geçit töreni yastı ve adaya gitmek üzere hareket etti. Karahisar-ı Sahib Sancakbeyi Ömer Paşa da üç yüz seksen askeriyle geçit töreni yaptı. O da muhafız birliklerine katıldı. Kudretli Sadrazam geçit törenini tabyasının metrisi içinde durarak seyretti. Gelenek üzere sekiz hilat gönderdi.
Geçit töreni sırasında sadece Ömer Paşanın bir sekbanı atılan bir top güllesiyle öldü. Başka hiç kimseye bir şey olmadı. Bu güne kadar hiç bir seferde orduya katılan paşaların askeriyle ve mehteriyle gelip böyle metrislerin içinde geçit töreni yapması görülmüş iş değildi. İlk defa böyle bir şey oluyordu.
Bu da dini bütün Sadrazamın Cenabı Hakka kayıtsız şartsız teslimiyetinin bir delili ve yaklaşan görkemli zaferinin bir belirtisidir. Her şeye gücü yeten Allah İslâmı her zamankinden daha büyük bir kudret ve daha atak bir gözü peklik ihsan etsin, düşmanlarını ise gittikçe artacak bir korkunun, ürküntünün. Ürkeklik ve dehşetin içine düşürsün ki, hak ettikleri yenilgiye uğrasınlar!
Bugün kaleden dışardaki düşman ordusuna gitmek üzere olan bir gâvur yakalandı. Yanında mektup taşımaktaydı. Sadrazamın huzuruna götürüldüğünde, gâvurların büyük sıkıntılar içinde bulunduğunu ifade etti. Sonra da hayatına son verildi. Yanında bulunan mektup tercümana verildiyse de şifreli yazılmış olduğundan, içinde yazılı olanları kimse anlayamadı.
Bir gün önce yeniçeriler kolunda, aynı zamanda Kara Mehmed Faşa. Osman Paşa oğlu Ahmed Paşa kollarında şarampollere karşı birer lağım kazılmasına başlanmıştı. Devletlû Sadrazamın buyruğu üzerine Bela Efendi, her İki lağımın açıldığı yere giderek incelemede bulundu ve sonucunu kendisine arzetti.
Rumeli kolunda Rumeli Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali yaralı gâvuru tutsak aldı. Sadrazamın huzuruna getirildiyse de, ağır yaralı olduğu için konuşacak ve cevap verecek halde değildi. Onun için kafası kesildi. Bu şekilde de acıları son bulmuş ve kara ruhu cehennem zebanilerinin yanına yollanmış oldu. Bu gâvur çok gösterişli bir kılıktaydı.
Bu gece geçen gecelerden çok daha canını sıkan savaş hamleleri oldu. Sadrazam tabyasında yemeğe başlamak üzereyken aksilik, şanssızlık eseri olarak sofrada bacağına bir kurşun rastlayarak hemen yaralandı. Bu olay da gösteriyor ki, inceden inceye’e saplanarak her türlü tehlikeden uzak olduğu kanısına varılmış bulunan bir yerde bile insan alnına yazılmış olandan kurtulamıyor.
Rumeli Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali Paşa bu gece Rumeli kolunun metrislerini dolaştı.
Yine bugün fakir haz verici güzel ruhlarla uğraşan bu yaman savaşçı, yeniçeri ağasın��n çadırında konuk olarak bulunduğu sırada kaleden uçup gelen bir şahin topu mermisiyle yaralandı. Mermi ayağını kemikten koparıp götürdü. Olaydan sonra iki gün daha yaşadı.
22 Temmuz Perşembe Günü Yaşananlar
SERÇEŞME iki tutsak getirdi. Bir tanesi yeniçeri serdengeçtilerin kolunda bir lağım bulunduğunu haber verdi. Bu sayede canı bağışlandı, ötekisinin boynu vuruldu.
Geceleyin karanlık bastıktan sonra İslâm ordusundan top, tüfek ve humbarayla yoğun bir yaylım ateşine tuttu. Bu korkunç yüklenme yüzünden din düşmanları yaralı bir domuz sürüsü gibi şaşkına döndü.
Her şeye gücü yeten Rabbim, din düşmanlarının sefil hamlelerini boşa çıkarsın, İslâm askerinin karşı konulmaz gücünü daha da artırsın, din ve devletin yöneticilerinin planlarını doğru yola döndürsün, devletin vezirlerinin alacağı tedbirleri mutlu başarılara ulaştırsın! Amin!
Bezmî; Boşnak İbrahim ibn Ramazan’ın şairlik adıdır. Kendisi daha çok Yasakçızade diye tanınmıştır. Bir kâtiplik göreviyle yeniçeri Ağası Rodoslu Mustafa Paşa’nın yanında sefere katılmıştı. Onun en yakın adamı ve içki meclisi arkadaşıydı.
1 note
·
View note