#siyasi felaketler
Explore tagged Tumblr posts
Text

🎯 Tarım 🎯
Ulusal ekonominin temeli tarımdır.
Cumhuriyet; devrimler ve tarım sayesinde hızla kalkınma sağlayarak değişimi başarmıştır.
Cumhuriyet sanayi devrimini tarımdan sağladığı girdiler ile başlatmıştır.
Sanayinin gelişmesi, ucuz hammadde tedariki, marka üretmek ve dış satım ile kalkınma tarım ve hayvancılığa bağlıdır.
Çok partili siyaset ve sermaye sömürüsü başlayana kadar Cumhuriyetin kurduğu bankalar (Sümerbank, Etibank) kamu kurumlarına kredi vererek Türk ulusunun sahipliğinde gelişiyordu.
Demokrat parti her mahallede bir milyoner sevdası ile başlattığı süreç özelleştirme talanı ve tarım ve hayvancılığın ülkemizin ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesinin önünü açtı.
Bugün ülke her alanda bir ithal mal pazarı oldu.
İthalat başka ülkekerin tarım, hayvancılığın ve sanayisinin desteklenmesi demektir.
İthalat, borç ve tüketim ekonomisi tam bağımsızlığı kaybettirir.
Borç ve tüketim ekonomisi üretimi Türk ulusuna unutturdu.
Cumhuriyet devrimlerini yapan Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentini bile bir dağ köyü olan Ankara'yı üretimin en büyük gücü köylü olduğu için seçti.
Tarım ve hayvancılıkta örnek olsun diye Atatürk Orman Çiftliği Ankara'da üretim üssü yapıldı.
Menderes ve demokrat parti zihniyetinin devamı bugün Atatürk Orman Çiftliği üzerine saray kurarak devrimi yıkmaya yeltendi.
Oysa Ankara saraysız bir başkent olarak Türk ulusuna kula kul olmadığını hatırlatan en büyük değerdi.
Siyaset ve sermayenin küresel sömürge hamiliğinde ülkemize yaptıkları kötülüklerin sonu bir türlü gelmedi.
Bugün ki amaçları ise Anayasa değişikliği yaparak emperyalizmin talepleri doğrultusunda yurdumuzu ve devletimizi Türk ulusunu yok ederek federasyon yapısı ile parçalamaktır.
Yarım kalan devrimin tamamlanması için tüm şartlar olgunlaşmış durumdadır.
Türk ulusu bu ihaneti gaflet ve delaleti bertaraf edecek iradeyi mutlaka gösterecektir.
Tarihi her zaman haklılar yazar.
Her fabrika bir kaleydi. Tüm kaleleri sattılar.
Oysa bakın Mustafa Kemal Atatürk bu konuda ne demişti;
✓ Memleketimiz şu iki şeyin memleketidir. Biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik çünkü topraklarımız çoktur. İyi asker yetiştirdik çünkü o topraklara göz diken düşmanlar fazladır.
O iyi asker devrim yaparak yurdu ve devletimizi bu toprakların gerçek sahiplerine tarım ve hayvancılık yaparak refah içinde yaşasınlar diye çiftçilere emanet etmişti.
Türk ulusunun en büyük düşmanı siyaset ve sermayede yuvalanmış içimizde yaşayarak bizden gibi davranarak aldatan ve aleni düşmanın çıkarlarına hizmet eden işbirlikçilerdir.
Siyasal felaketlerin sonunun gelmeme sebebi budur. Menderes gitti, Demirel ve Özal'ı getirdiler. Onlar gitti bugün ki felaketi getirdiler. Yarın için ise ya bugün ki felaket devam etsin ya da aynı şartlarda yeni bir işbirlikçi gelsin diye dayatıyorlar.
Ekonomisi ulus yararına olmayan bir ülkenin siyaseti gayri milli bir çabadır.
Önder Karaçay
#önderkaraçay#mobbingbank#önder karaçay#mobbing bank#insan#atatürk#devrim#din#mustafakemalatatürk#sermaye#tarım#hayvancılık#her fabrika bir kaledir#siyasi felaketler
4 notes
·
View notes
Text
Okurken ürperdim. Kendini türk hisseden ve Türkiye'nin tarihten silinme planlarına karşı durmak isteyen herkes okumalı. Atatürk'ün dehasını tekrar hatırlamalı.
Bu makale Azerbaycan'da KREDO gazetesinde 17 Mayıs 2014'de, "Rockefeller'in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türklerin Bedbahtlığı" adlı makaleden yararlanılarak Gazanfer Kazımov tarafından yayınlanmış. Kopyaladığım
MAKALE aşağıdadır:
*YÜZYILIN İTİRAFLARI*
*Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.*
(Rothschild.)
2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, yakınlarda vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı. “Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.
Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:
*DAVİD ROCKEFELLER*
6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu
geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada
“200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde
konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.
“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.
Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.
David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır.
2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.
Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.
“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….
1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.
2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.
3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….
İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.
Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!
Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız?
Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim.
Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.
Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.
Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.
Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.
David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:
“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.
“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.
“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.
İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.
Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu?
Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu, Ulu Önder Atatürk'ümüzün istediği gibi “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenilmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….
NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.
(Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız...)
12 notes
·
View notes
Text
YÜZYİLİN İTİRAFLARI
Okurken ürperdim. Kendini türk hisseden ve Türkiye'nin tarihten silinme planlarına karşı durmak isteyen herkes okumalı. Atatürk'ün dehasını tekrar hatırlamalı.
Bu makale Azerbaycan'da KREDO gazetesinde 17 Mayıs 2014'de, "Rockefeller'in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türklerin Bedbahtlığı" adlı makaleden yararlanılarak Gazanfer Kazımov tarafından yayınlanmış. Kopyaladığım
MAKALE aşağıdadır:
*YÜZYILIN İTİRAFLARI*
*Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.*
(Rothschild.)
2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, yakınlarda vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı. “Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.
Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:
*DAVİD ROCKEFELLER*
6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu
geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada
“200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde
konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.
“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.
Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.
David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır.
2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.
Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.
“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….
1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.
2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.
3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….
İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.
Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!
Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız?
Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim.
Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.
Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.
Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.
Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.
David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:
“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.
“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.
“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.
İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.
Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu?
Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu, Ulu Önder Atatürk'ümüzün istediği gibi “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenilmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….
NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.
(Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız...)
11 notes
·
View notes
Text

Felaketlerin Gölgesinde Türkiye
✍🏻 Dr. Tunay Şendal
Türkiye, tarih boyunca birçok doğal ve insan kaynaklı felaketle karşı karşıya kalmıştır. Bu felaketler, kimi zaman depremler, sel felaketleri gibi doğal afetler olarak karşımıza çıkarken, kimi zaman da maden kazaları ve yangınlar gibi insan kaynaklı trajediler şeklinde tezahür etmiştir. Bu olaylar, can kayıplarına ve büyük maddi zararlara yol açmış, toplumun derin yaralar almasına neden olmuştur. Ancak, bu felaketlerin etkilerini azaltmak ve gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasını önlemek için etkin denetim mekanizmalarının kurulması ve işletilmesi büyük bir önem arz etmektedir.
Doğal afetler, Türkiye’nin coğrafi konumu ve iklim özellikleri nedeniyle sıkça karşılaşılan olaylardır. Depremler, ülkenin büyük bir kısmını etkileyen en yaygın doğal afetler arasında yer almaktadır. 1999 Marmara Depremi, 2020 İzmir Depremi ve 2023 Kahramanmaraş depremleri gibi büyük depremler, binlerce insanın hayatını kaybetmesine ve geniş çaplı yıkımlara neden olmuştur. Bu depremler sonrasında, yapıların depreme dayanıklılığı konusunda ciddi eksiklikler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, yapı denetim mekanizmalarının etkin bir şekilde işlemesi, deprem riskini azaltmak için kritik bir öneme sahiptir.
Yapı denetim mekanizmaları, inşaat süreçlerinin her aşamasında sıkı kontrollerin yapılmasını gerektirmektedir. Bu kontroller, binaların depreme dayanıklı inşa edilmesini ve mevcut yapıların güçlendirilmesini sağlamalıdır. Denetim süreçlerinin bağımsız ve tarafsız kurumlar tarafından yürütülmesi, yapı güvenliğinin sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır. Ayrıca, yapı denetim mekanizmalarının yasal düzenlemelerle desteklenmesi ve ihlallerin ciddi yaptırımlarla karşılanması gerekmektedir.
İnsan kaynaklı felaketler, denetim mekanizmalarının yetersizliği veya ihmaller nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Soma Maden Faciası, 2022 Amasra Maden Patlaması ve 2025 Kartalkaya Otel Yangını gibi olaylar, ihmallerin ve yetersiz denetimlerin trajik sonuçlara yol açtığını gözler önüne sermektedir. Bu tür felaketlerin önlenmesi için iş sağlığı ve güvenliği denetimlerinin titizlikle uygulanması gerekmektedir.
Bu felaketler, toplumun dayanışma ve birlik içinde hareket etmesi gereken anlar olarak görülse de; ne yazık ki politik kutuplaşmanın derinleştiği dönemler olarak da karşımıza çıkmaktadır. Kartalkaya otel faciası, bu durumu çarpıcı şekilde gözler önüne sermiştir.
Kartalkaya otel yangını, 78 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak bu facianın ardından toplumda gözlemlenen en belirgin olgulardan biri, politik kutuplaşmanın derinleşmesi olmuştur. Felaketin hemen ardından, farklı siyasi görüşlere sahip kesimler birbirlerini suçlamaya başlamıştır. İktidar partisi, muhalefeti yeterli önlemleri almamakla suçlarken, muhalefet ise iktidarın ihmalkarlığını ve yetersiz denetimlerini eleştirmektedir.
Bu tür suçlamalar, felaketin gerçek nedenlerinin ve sorumlularının belirlenmesini zorlaştırmakla kalmayıp, toplumun birlik ve beraberlik içinde hareket etmesini de engellemektedir. Kartalkaya Otel Faciası özelinde yaşanan bu durum, diğer felaketlerde de benzer şekilde gözlemlenmektedir.
Kartalkaya Otel Faciası, politik kutuplaşmanın felaketler sonrasında nasıl tezahür ettiğine dair sadece bir örnektir. Türkiye’de yaşanan diğer büyük felaketlerde de benzer durumlar gözlemlenmektedir. Örneğin, 2023 yılında yaşanan Kahramanmaraş depremleri sonrasında, iktidar ve muhalefet arasında suçlamalar havada uçuşmuştur. Felaketin ardından yapılması gereken yardımlar ve alınması gereken önlemler, politik tartışmaların gölgesinde kalmıştır. Benzer şekilde, 2014 yılında yaşanan Soma maden faciası sonrasında da politik kutuplaşma kendini göstermiştir. 301 madencinin hayatını kaybettiği bu facia sonrasında, iktidar ve muhalefet arasında suçlamalar ve tartışmalar yaşanmış, facianın gerçek nedenlerinin belirlenmesi ve sorumluların hesap vermesi süreci politik çekişmelerin gölgesinde bırakmıştır.
Felaketler sonrasında yaşanan politik kutuplaşma, toplumun birlik ve beraberlik içinde hareket etmesini engellemekte ve felaketlerin etkilerinin daha da derinleşmesine neden olmaktadır. Politik kutuplaşma, felaketlerin ideolojik olarak kategorize edilmesine ve toplumun farklı kesimlerinin birbirine karşı düşmanlık beslemesine yol açmaktadır. Bu durum, felaketlerin ardından yapılması gereken yardımların ve alınması gereken önlemlerin etkin bir şekilde uygulanmasını zorlaştırmaktadır.
Politik kutuplaşmanın felaketler sonrasında derinleşmesini engellemek için atılması gereken adımlar arasında öncelikle, politik liderlerin ve medya kuruluşlarının sorumlu bir dil kullanması ve suçlamalardan kaçınması gerekmektedir. Felaketler sonrasında toplumun birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiği vurgulanırken bu yönde adımlar atılmalıdır. Ayrıca, felaketlerin gerçek nedenlerinin ve sorumlularının belirlenmesi sürecinde şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine önem verilmesi gerekmektedir.
Türkiye, tarih boyunca birçok felaketle karşı karşıya kalmış ve bu felaketlerin etkileri toplumun derin yaralar almasına neden olmuştur. Ancak, gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasını önlemek için etkin denetim mekanizmalarının kurulması ve işletilmesi büyük bir önem arz etmektedir.
Dr. Tunay Şendal
0 notes
Text
Kıyı Ege Belediyeler Birliği Muğla’da toplandı
https://pazaryerigundem.com/haber/202296/kiyi-ege-belediyeler-birligi-muglada-toplandi/
Kıyı Ege Belediyeler Birliği Muğla’da toplandı

Kıyı Ege Belediyeler Birliği 2025 Ocak ayı encümen toplantısı Kıyı Ege Belediyeler Birliği ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın ev sahipliğinde Muğla’da yapıldı.
MUĞLA (İGFA) – Kıyı Ege Belediyeler Birliği’nin ocak ayı encümen toplantısı Başkan Aras’ın başkanlığında Menteşe’de Türkan Saylan Çağdaş Yaşam Merkezi’nde yapıldı.
Toplantıya, Kıyı Ege Belediyeler Birliği ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Narlıdere Belediye Başkanı Erman Uzun, Tire Belediye Başkanı Hayati Okuroğlu, Karaburun Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan, Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, Kuşadası Belediye BaşkanıÖmer Günel ve Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal katıldı.
Başkan Aras: “Bu Olayların Yaşanmaması İçin İşbirliği Yapmalıyız”
Yılın ilk toplantısında, Bolu’daki yangın faciasında hayatını kaybedenlere başsağlığı dileyerek başlayan Başkan Aras, “Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’nde meydana gelen yangında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve sevdiklerine sabır, yaralı vatandaşlarımıza da acil şifalar diliyorum. Bu elim olay hepimizin yüreğini yakmıştır. Allah bir daha böyle felaketler göstermesin.
Bolu’da yaşanan üzücükazada yönetimsel ve sistemsel sıkıntı olduğu ortada. İliç’ten Kartalkaya’ya Soma’dan Balıkesir’deki patlamaya kadar birçok bölgede kazalar oluyor. Bu kazaların önlenmesi için somut önlemler alınması gerekiyor. Kazaların önlenlenmesi için herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor ” diye konuştu.
Başkan Aras: “Halkın İradesine ve Fikir Özgürlüğüne Yapılan Hiçbir Müdahaleyi Kabul Etmiyoruz”
Son günlerdeki gelişmelere de değinen Başkan Aras: “Belediyeler, vatandaşlarımızın devletle kurduğu ilk bağdır. Kamu hizmetlerine erişimin başlangıç noktası olan yerel yönetimler, demokrasimizin ana damarıdır. Bu ana damarının zedelenmesi demokrasinin kan kaybetmesine neden olur. Çünkü yerel yönetimlerdeki demokrasi, ülkenin demokratik gelişmişliğinin en önemli göstergesidir. Ancak yerel yönetimler başta olmak üzere ülkemiz son zamanlarda hukuksuz ve antidemokratik müdahalelerle karşı karşıya kalmaktadır.
Beşiktaş Belediye Başkanı Sayın Rıza Akpolat tutuklandı. Türkiye Belediyeler Birliği ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Zafer Partisi Genel Başkanı Sayın Ümit Özdağ tutuklandı. Gençlik Kolları Başkanımız Cem Aydın gözaltına alındı. Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve milletin iradesine gölge düşüren bu haksızlıklar kaygı verici. Halkın iradesine ve fikir özgürlüğüne yapılan hiçbir müdahaleyi kabul etmediğimizi bir daha vurgulamak isterim.” dedi.
Başkan Aras: “Parti Üstü Bir Anlayışla, Siyasi Çekişmelerden Uzaklaşıp Halkın Gündemine Odaklanılmalı”
Halkın gündeminin geçim sıkıntısı olduğunu kaydeden Başkan Aras, “Halkın gündeminin, iktidarın gündeminden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Halkın gündemi, geçimdir. Çünkü ekonomik krizin etkileri her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Vatandaşların yüzde 55’i geçinemiyor, yüzde 34,5’i ay sonunu zor getirirken sadece yüzde 11’i geçinebiliyor. Parti üstü bir anlayışla, siyasi çekişmelerden uzaklaşıp halkın gündemine odaklanılması, ülkemizin menfaatine olacaktır” şeklinde konuştu.

0 notes
Text
Efsanevi Tapınaklar Machu Picchu ve Chichen Itza

Machu Picchu ve Chichen Itza, dünya üzerindeki antik uygarlıkların izlerini taşıyan eşsiz tapınaklardır. Machu Picchu, Peru'nun And Dağları'nda, Inka İmparatorluğu'nun zirvesinde bulunan muazzam bir arkeolojik alan olarak bilinir. 15. yüzyılda inşa edilen bu kayalık şehir, sıra dışı mimarisi ve çevresindeki doğal güzellikleriyle büyüleyici bir atmosfere sahiptir.
1. Kaybolmuş Uygarlıklar
Kaybolmuş uygarlıklar tarih boyunca merak uyandırmış ve sır dolu hikayeleriyle gizemini korumuştur. İsyanlar, doğal felaketler veya diğer nedenlerle yok olan bu eski medeniyetler, arkeologlar ve tarihçiler için büyük bir ilgi kaynağı olmuştur. İnsanlık tarihinin derinliklerinde izlerini bırakan bu kaybolmuş uygarlıklardan bazıları Inka, Maya ve Aztek gibi büyük medeniyetlerdir.
2. İnka İmparatorluğu ve Machu Picchu
İnka İmparatorluğu, Güney Amerika'nın And Dağları bölgesinde hüküm süren etkileyici bir uygarlıktır. Olağanüstü mühendislik becerileri, tarım teknikleri ve sosyal yapıları ile tanınırlar. İnka İmparatorluğu'nun en önemli simgelerinden biri olan Machu Picchu, dünyanın en ünlü antik şehirlerinden biridir. Bu etkileyici tapınak kompleksi, And Dağları'nın zirvesinde yer alır ve muhteşem manzarasıyla ziyaretçilere kendine hayran bırakır.
3. Maya Uygarlığı ve Chichen Itza
Maya uygarlığı, Orta Amerika'da M.Ö. 2000 yıllarında başlayan ve M.S. 1500 yıllarında sona eren önemli bir medeniyettir. Matematik, astronomi, yazı ve mimaride büyük bir ilerleme kaydetmişlerdir. Chichen Itza, Maya uygarlığının en önemli merkezlerinden biridir. Bu antik şehirde bulunan Piramit Kukulkan, Mayaların astronomik bilgilerini temsil eder ve her yıl bahar ve güz ekinoksunda harikulade bir görsel şov sunar.
4. Aztek Uygarlığı ve Teotihuacan
Aztek Uygarlığı, Meksika'da M.S. 14. yüzyılda yükselen bir medeniyettir. Gelişmiş tarım teknikleri, karmaşık toplumsal yapı ve dini ritüelleriyle öne çıkmışlardır. Teotihuacan, Aztek uygarlığının en önemli merkezlerinden biridir. Bu antik şehir, Piramitler Sokağı, Güneş Piramidi ve Ay Piramidi gibi etkileyici yapıları ile ünlüdür. Teotihuacan, Meksika'nın en önemli arkeolojik alanlarından biridir ve her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlar.
5. Caral: Dünyanın En Eski Kenti
Caral, Güney Amerika'nın Peru kıyılarında bulunan, dünyanın en eski kentlerinden biridir. M.Ö. 3000 yıllarında kurulan Caral, karmaşık bir planlamaya sahip olan büyüleyici bir antik şehirdir. Piramitler, tapınaklar ve diğer yapılar, Caral'ın gelişmiş bir sosyal ve kültürel yaşama sahip olduğunu gösterir.
6. Tiwanaku: And Dağları'ndaki Gizemli Şehir
Tiwanaku, Bolivya'nın And Dağları'nda bulunan eski bir şehirdir. M.S. 5. ve 10. yüzyıllar arasında etkili olan Tiwanaku uygarlığı, bu alanda önemli bir siyasi, ekonomik ve dini merkezdi. Tiwanaku'nun etkileyici yapısı, karmaşık taş işçiliği ve monumental tapınaklarıyla dikkat çekmektedir. Bu antik şehir hala gizemlerle doludur ve araştırmacılar tarafından incelenmektedir.
7. Meksika'nın Diğer Efsanevi Tapınakları
Meksika, birçok önemli antik tapınak ve yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Uxmal, Puuc tarzı mimarinin en iyi örneklerinden biridir. Bu antik Maya şehri, karmaşık kabartma desenleri ve zarif yapısıyla büyüler. Tulum, Karayipler sahilinde yer alan büyüleyici bir tapınaktır. Denize doğru uzanan tepelerde yer alan bu antik şehir, güzel manzarasıyla ziyaretçileri büyüler. Palenque ise Maya sanatının önceliklerini gösteren önemli bir merkezdir. Karmaşık kabartmalar ve yapılar, Palenque'nin büyüleyici güzellikte olduğunu ortaya koyar.
8. Uxmal: Puuc Tarzı Mimarlara Bir Şaheser
Uxmal, Meksika'da bulunan Puuc tarzı mimarinin en önemli örneklerinden biridir. Bu antik Maya şehri, taş işçiliğindeki ustalığı ve karmaşık geometrik desenleriyle ünlüdür. Piramitler, tapınaklar ve diğer yapılar, Uxmal'ın derin bir kültürel öneme sahip olduğunu kanıtlar.
9. Tulum: Karayipler Sahili'nde Göz Alıcı Bir Tapınak
Tulum, Meksika'nın Karayipler sahilinde bulunan etkileyici bir tapınaktır. Beyaz kumlu plajlar ve turkuaz deniz eşliğinde yer alan bu antik şehir, büyüleyici manzarasıyla ün kazanmıştır. Tulum, maya lüks yaşamının izlerini taşıyan zarif yapılara ev sahipliği yapar. Ziyaretçiler, denizin kenarındaki bu antik şehrin büyülü atmosferinin tadını çıkarabilir.
10. Palenque: Maya Sanatının İncelikleri
Palenque, Meksika'da bulunan önemli bir Maya merkezidir. Bu antik şehir, maya sanatının inceliklerini sergileyen kabartmaları ve yapılarıyla ünlüdür. Kraliyet mezarları, tapınaklar ve diğer yapılar, Palenque'nin zengin ve sofistike bir kültüre sahip olduğunu gösterir.
11. Chan Chan: Güney Amerika'daki En Büyük Öncesi Amerikan Şehri
Chan Chan, Peru'nun kuzeyinde bulunan dünyanın en büyük öncesi Amerikan şehirlerinden biridir. Chimor Krallığı'nın başkenti olan Chan Chan, karmaşık bir surla çevrili ve etkileyici bir mimariye sahiptir. Kabartma desenleri ve süslemelerle bezenen bu antik kent, Perulu kültürün önemli bir sembolüdür.
12. Cahokia: Kızılderili Kültürünün Merkezi
Cahokia, Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan ve Mississipi Nehri vadisinde yer alan büyük bir Kızılderili kentidir. 600 yılında kurulan Cahokia, o dönemdeki Amerika yerlilerinin sosyal, siyasi ve dini hayatının merkeziydi. Bu antik kentin büyüklüğü ve karmaşıklığı, bölgenin en önemli arkeolojik alanlarından biri olarak kabul edilmesini sağladı. Kaybolmuş uygarlıkların gizemli dünyası hala keşfedilmeyi bekliyor. Inka, Maya, Aztek, Caral, Tiwanaku gibi büyük uygarlıkların tapınakları ve şehirleri, arkeologlar ve tarihçiler için büyük bir ilgi kaynağı olmuştur. Bu efsanevi yapılar, geçmişin izlerini sürmek ve bu eski medeniyetlerin olağanüstü başarılarını anlamak için bize paha biçilmez bir mirastır. Read the full article
0 notes
Text
MALATYA SİYASETİNDE KARIŞIK HESAPLAR!.. MALATYALILAR NEREDE?

10 Nisan tarihinde açıklanacak listeler öncesi milletvekili aday adaylarının profillerine baktığımızda, Malatyalı isimlerin azlığı dikkatlerden kaçmıyor. Tüm siyasi partilerde aday adayları, listelerde kendilerine yer edinebilmek için adeta Ankara’ya akın ettiler. Deprem zamanında Malatya’da bulunmayan, sosyal medya hesaplarından bir geçmiş olsun paylaşımında dahi bulunmaktan aciz kalan bu basiretsiz isimlerin, Malatya’nın problemlerini ulusal basının gündemine dahi sokamadıktan sonra şehrimize ne katacağını hepimiz merak ediyoruz. Muhalefete şöyle bir bakınca kazandık mesajları verilirken Malatya ve Malatyalı adına tek bir yorum dâhi yapmamış, demeç vermemiş, yaşanan deprem sonrası büyük yıkımlar olan Malatya için tek bir açıklama dahi yapamamış İl Başkanlarının Genel Başkanlarına verecekleri liste benim nazarımda yok hükmündedir. Malatya’nın son dönemlerine baktığımızda eleştiri yapmak için eleştiri yapan sorunlara çözüm önerileri dahi sunamayan insanların, makam ve mevki uğruna esiri oldukları kişileri listeye sokma yarışına girmeleri Malatya için değil kendileri için çalıştıklarının göstergesi olacaktır. Gelelim İktidar partisinin vekilleri ve aday adaylarına. Milletin derdi ile kaldıkları otel odasında dertlenen, her ortamda Malatya için çok çalıştıklarını ifade edip ancak Malatya’ya bir şey katamayan değerli siyasetçi ve bürokratlarımızın Malatya’ya katacak artık neleri kalmıştır? Büyük felaketler sonrası Malatya’da her şey güllük gülistanlık gibi gösterme peşinde olanlar, keşkesi dahi olmayanlar ile Malatya nereye gidecektir? Şehir dışından gelen yardımları dahi kendi yardımları gibi gösterip en çok ihtiyaç duyulan dönemde Malatya’da olmayan kadim şehrin büyük insanlarını, Malatyalı sosyal medyadan yazılan ve silinen mesajları ile hatırlayacaktır. Malatya’ya dost gibi görünüp her ortamda Malatya’ya ihanet edenleri herkes 6 Şubat sonrası akıllarına kazıdı. Listelerde ismi konuşulan Bakanların dahi Malatya halkına büyük bir teveccühmüş gibi lanse edilmesinin örneklerini geçmiş tarihlerde bu memleket çok gördü. Artık Malatya’nın ve Malatyalıların kaybedecek 1 dakikası bile yok! Şehrin birçok noktasında enkaz kaldırma çalışmaları halen devam ediyorken, halen iş makinalarının girmediği birçok nokta varken, Malatyalı Belediyelerimizin mobil yemekhaneleri dahi yokken, konteynere yerleşemeyip çadırlarda yaşam devam ediyorken bir Malatyalılar adına sormak istediğim bir soru var. İsminiz skandallarla anılıyorken, ortağı olduğunuz firmaların sattığı evler enkaz haline dönüşüyorken, deprem olan yerde temel atıp illa burası yeni yerleşke olacak diye tutturuyorken, insanlar sizlere haklarını dahi helal etmiyorken, sizin sevdanız gerçekten de Malatya’ya mı, yoksa kendinize mi? Kaynak:Manşet Malatya Berkman Dulcan Read the full article
0 notes
Text
Malatya Siyasetinde Karışık Hesaplar!.. Malatyalılar Nerede?

10 Nisan tarihinde açıklanacak listeler öncesi milletvekili aday adaylarının profillerine baktığımızda, Malatyalı isimlerin azlığı dikkatlerden kaçmıyor. Tüm siyasi partilerde aday adayları, listelerde kendilerine yer edinebilmek için adeta Ankara’ya akın ettiler. Deprem zamanında Malatya’da bulunmayan, sosyal medya hesaplarından bir geçmiş olsun paylaşımında dahi bulunmaktan aciz kalan bu basiretsiz isimlerin, Malatya'nın problemlerini ulusal basının gündemine dahi sokamadıktan sonra şehrimize ne katacağını hepimiz merak ediyoruz. Muhalefete şöyle bir bakınca kazandık mesajları verilirken Malatya ve Malatyalı adına tek bir yorum dâhi yapmamış, demeç vermemiş, yaşanan deprem sonrası büyük yıkımlar olan Malatya için tek bir açıklama dahi yapamamış İl Başkanlarının Genel Başkanlarına verecekleri liste benim nazarımda yok hükmündedir. Malatya’nın son dönemlerine baktığımızda eleştiri yapmak için eleştiri yapan sorunlara çözüm önerileri dahi sunamayan insanların, makam ve mevki uğruna esiri oldukları kişileri listeye sokma yarışına girmeleri Malatya için değil kendileri için çalıştıklarının göstergesi olacaktır. Gelelim İktidar partisinin vekilleri ve aday adaylarına. Milletin derdi ile kaldıkları otel odasında dertlenen, her ortamda Malatya için çok çalıştıklarını ifade edip ancak Malatya’ya bir şey katamayan değerli siyasetçi ve bürokratlarımızın Malatya’ya katacak artık neleri kalmıştır? Büyük felaketler sonrası Malatya’da her şey güllük gülistanlık gibi gösterme peşinde olanlar, keşkesi dahi olmayanlar ile Malatya nereye gidecektir? Şehir dışından gelen yardımları dahi kendi yardımları gibi gösterip en çok ihtiyaç duyulan dönemde Malatya’da olmayan kadim şehrin büyük insanlarını, Malatyalı sosyal medyadan yazılan ve silinen mesajları ile hatırlayacaktır. Malatya’ya dost gibi görünüp her ortamda Malatya’ya ihanet edenleri herkes 6 Şubat sonrası akıllarına kazıdı. Listelerde ismi konuşulan Bakanların dahi Malatya halkına büyük bir teveccühmüş gibi lanse edilmesinin örneklerini geçmiş tarihlerde bu memleket çok gördü. Artık Malatya’nın ve Malatyalıların kaybedecek 1 dakikası bile yok! Şehrin birçok noktasında enkaz kaldırma çalışmaları halen devam ediyorken, halen iş makinalarının girmediği birçok nokta varken, Malatyalı Belediyelerimizin mobil yemekhaneleri dahi yokken, konteynere yerleşemeyip çadırlarda yaşam devam ediyorken bir Malatyalılar adına sormak istediğim bir soru var. İsminiz skandallarla anılıyorken, ortağı olduğunuz firmaların sattığı evler enkaz haline dönüşüyorken, deprem olan yerde temel atıp illa burası yeni yerleşke olacak diye tutturuyorken, insanlar sizlere haklarını dahi helal etmiyorken, sizin sevdanız gerçekten de Malatya’ya mı, yoksa kendinize mi? Read the full article
0 notes
Text

Öfkeden ve acıdan yanarak bir yandan adım adım olup bitenleri izliyor bir yandan da uzaktan neler yapabiliriz, yediğimizden uyuduğumuzdan daha az nasıl utanabiliriz diye uğraşıyoruz. Üç gündür çok yazıldı çizildi. Tarihsel bir felaketle karşı karşıyayız. Art arda iki büyük deprem ve on farklı bölgeye yayılmış, şehirleri yok etmiş bir yıkım. Akıldan, bilimden, teknolojiden, erdemli siyasetçilerden ve her ne yapıyorsa etiğe uygun yapan insanlardan yoksun olmanın bedelini ödüyoruz. Yozlaşma ve çürüme öyle büyük, öyle uzun zamandır var ki üstüne bir de devletin ve kurumların çöküşü ile gelen organizasyon sorunları eklenince afetlerde görmeye alışkın olduğumuz hizmetler bile aksadı. Masum insanlar, büyük mağduriyet içindeki bu halk böyle terk edilmeyi hak etmemişti. Kendi yaramızı kendimiz sarıyoruz yine. İmam Hatip ve İlahiyat mezunu, tasavvuf yüksek lisansı yapmış afetlere müdahale müdürümüz afetlerle çok da ilgili olmadığından organizasyonu yine deneyimli, bildik isimler ve STK’lar yapıyor. Herkes tek yürek olmuş çabalıyor. Büyük kısmı fay hatları üzerinde olan bu şehirlerde bir daha asla benzer bir yapı stoku yükselmemeli. Yatay mimari, çelik konstrüksiyon, sekiz dokuz şiddetinde depreme dayanıklı özel teknolojiler kullanılmalı. Konunun uzmanı değilim, uzmanları bilir. Bu ülkeye, bizim ekonomik koşullarımıza uygun bir depreme göre yapı rejimi ortaya çıkarılmak zorunda. Aynı rant çevrelerine asla yol verilmemeli buralarda. Yoksulluğun sonuçlarını görüyoruz. Hepimizi yeniden politize etmesi gerek bu depremin. İşçi hareketine/partisine, yeşiller hareketine/partisine destek verebilir, üye olabiliriz. Siyasetin iyiden doğrudan yana bir şekle, kıvama girmesi için daha politik yaşamaya odaklanmamız gerektiğini derinden hissediyorum. Nitelikli eğitim ve siyasi katılım için çabalamalı. Geleneksel siyasetin bize asla sağlıklı kaliteli barınma hizmeti vermeyeceğini, asla çağdaş akılcı ve barışçıl bir dünya kurmayacağını idrak etme vakti. Yeni binalar, güya deprem sözleşmesine göre yapılmış binalar çöktü. Bazıları sahtekârlık nedeniyle bazıları zemin çürük olduğu için. Ölümden sonra yaşam olabilir olmayabilir ama doğumdan sonra iyi bir yaşam olmalı. O bebekler, çocuklar, o çaresiz insanlar bunu hak etmiyor. Değerliyiz ve değerli olduğumuz bir dünyayı kurmak zorundayız. - Nilay Özer (8 Şubat 2023) - Fotoğraf: Khalil Hamra (Nurdağı, Gaziantep, 7 Şubat 2023)
#6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi#Deprem#Felaket#acı#Hüzün#İnsan#Nilay Özer#Yürekbalı#Khalil Hamra#Gaziantep#Kahramanmaraş#Türkiye#6 Şubat 2023#Yaşam#Ölüm#Hayat#Siyaset#Nurdağı#Afet#Yardım#Halk#Ülke
52 notes
·
View notes
Text
Deprem turistleri.!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün AK Parti Grup Toplantısı'nda konuştu. Altılı Masa paydaşları için "Deprem Turistleri" ifadesini kullandı.
Bence çok vicdanlı davrandı. Çünkü turist gelir, gezer, görür ve gider. Ama Altılı Masa'da toplananlar öyle yapmadılar. Önce kentsel dönüşümlere karşı eylemler başlattılar. Halkı tahrik etmek için mitingler bile düzenlediler. Alınan kararları iptal ettirmek için mahkemelere koştular. Sonra da çöken ve altında binlerce insanımızın can verdiği enkazlar önünde timsah gözyaşları döktüler.
Turist bu kadar zarar vermez ki!
Geçtiğimiz hafta sonu deprem bölgesindeydik. Eski Çevre Bakanı Mehmet Özhaseki, 2017 yılında yaşadığı çok can yakıcı bir olayı aktardı. Hatay'da nasıl ve neden yuhalandığını anlattı...
Özhaseki, Aksaray ve Emek mahallelerinde kentsel dönüşüm için hazırlık yaptıkları sırada 3 bin 300 evin yıkılarak yenilerinin yapılması için "yalvardığını, yakardığını" söyledi:
-Antakya Merkez'de "yarın deprem gelecek, evlerinizi götürecek, sizin canlarınız, çoluk çocuğunuz, mallarınız gidecek" dedim. "Yalvarıyorum size ifadesini" kullandım. Yanlışlık varsa düzeltelim, az vermişse belediye, daha fazla verelim. Söz, bakanlıktan para tahsis edeceğiz buraya, gelin kentsel dönüşümü yapalım" diye yalvardım yakardım. Ama malum bizim ana muhalefetin ekipleri bir kampanya yaptılar. Sonra gidip mahkemelerde iptal ettirdiler. O kadar emek verdiğimiz işi yaptırmadılar bize.
"Söylemeye için elvermiyor" diye devam etti:
-O mahallelerde ayakta bir tane ev yok artık.
O yüzden Cumhurbaşkanı'nın "turist" ifadesini çok hafif buluyorum. Turist bu kadar zarar verir mi?
Sadece bu kadar da değil...
Türkiye'nin her yerinde bunu yaptılar. Depremden kısa bir süre önce de Diyarbakır Bağlar'daki kentsel dönüşüm iptal ettirilmişti. "Yarın bir felaket olursa bunun hesabını kim verecek?" diye yazdım. Yemediğim küfür, uğramadığım hakaret kalmadı.
Ve felaket geldi. En çok da Bağlar Bölgesi'ni vurdu. Canlar gitti. Buna rağmen, aynı ekip halen küfür ve hakaret etmeye devam ediyor...
Bütün bunları alt alta koyunca, Cumhurbaşkanı'nın kullandığı "turist" ifadesi çok hafif kalıyor. Keşke sadece oralarda turistik gezi yapsalar!
***
Şimdi de aralarındaki kavga ve itiş-kakıştan fırsat bulduklarında, deprem bölgesine gidip, siyasi rant devşirmeye çalışıyorlar...
Olmuyor tabii, olmaz da!
Biz de gidiyoruz o bölgeye. Geçtiğimiz iki hafta sonunu orada geçirdim. Önümüzdeki hafta sonunda yine gideceğim. Vatandaş, bir yandan kendisine elini uzatanlara ve hizmet için canını dişine takanlara bakıyor; diğer yandan da fotoğraf çektirip, apar topar kaçanlara. Ardından da ağzını doldura doldura, en hafif ifade ile giydiriyor bunlara.
Görüyoruz zaten, rahat rahat dolaşamıyorlar da. Her yerde tepkilerle karşılaşıyorlar. Hatırlarsınız, Can Ataklı bir süre önce, "Erdoğan gitmez. Gitmesi için deprem gibi büyük felaketler yaşanması gerekir" türünden laflar etmişti.
Maalesef geldi o büyük felaket. Ama öngörü tutmadı. Yaşananlara ve deprem bölgelerinde ortaya çıkan tepkilere bakılırsa, büyük felaket istismar siyasetini silip süpürecek gibi görünüyor! Emin Pazarcı
15 notes
·
View notes
Text
Arz problemlerine nasıl hazırlanır?
Riskler, giderek daha yıkıcı doğal afetlerden, siber saldırılardan veya jeopolitik eylemlerden kaynaklanabilir.
Kontrol edilemeyen öngörülemeyen faktörler malların maliyetini etkileyebilir, teslimatları geciktirebilir veya önleyebilir ve en hazır organizasyonun bütçesini olumsuz yönde etkileyebilir.
Bu ipuçları, işletmenizin yaygın tedarik zinciri aksamalarını tanımlamasına ve hazırlamasına yardımcı olabilir .

Ortak tedarik zinciri aksaklıklarına hazırlanın
Olası her kesintiyi tahmin etmek imkansız olsa da, işiniz üzerindeki etkisini azaltmak için risk önleme tedbirleri alabilirsiniz.
Aşağıda üç yaygın risk türü ve olası çözüm yer almaktadır.
Doğal afetler ve siyasi değişimler
İklim değiştikçe fırtınalar daha sık ve yıkıcı hale geliyor.
Son yıllarda, orman yangınları, seller, büyük çaplı kasırgalar ve depremler hiç görülmedikleri alanlarda artmıştır.
Ve bu sadece burada değil. Tayfunlar, yüksek sıcaklıklar, gelgit dalgaları ve diğer felaketler tüm dünyada meydana geliyor.
İşletmeler talebi karşılamak için yeterli gıda ve enerji üretmek için uğraşıyorlar.
Siyasi konular farklı bir konu gibi görünebilir, ancak etki ve çözüm aynıdır.
Başkan kritik bir ithalat için gümrük tarifeleri getirmeye karar verdiğinde işletmelere ne olur?
Fiyatlar üzerindeki politik etkiler herhangi bir ülkeden gelebilir ve herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.
Nasıl hazırlanır: Tedarikçi ağınızı genişletin. Etkilenen alanın dışındaki bir tedarikçiden mal getirebilmek için tedarikçinizi mümkün olduğunca ülkenin ve dünyanın farklı yerlerinde bulun ve kontrol edin.
Farklı coğrafyalarda alternatif sağlayıcılar belirledikten sonra, doğa veya politika güçlerinin yol açtığı kesintilere hazırlanmak için haberleri izleyebilir ve sağlayıcıları değiştirmeye hazırlanabilirsiniz.
www.dolarkazan.com
1 note
·
View note
Text

🎯 Bedel Ödeme Sırası Siyaset ve Sermayeye Geldi 🎯
Çünkü 1950 yılında başlayan soygun sonucunda Türk ulusunun çalınacak canından başka bir şeyi kalmadı. Şimdi savaşı bu sebeple sahaya sürüyorlar.
Siyasi felaketler sermaye ile birlikte iş tutarak özelleştirme ile ekonomiyi batırdılar.
Şimdi bu düzenin devam etmesi adına her türlü hileyi oynuyorlar.
Bunun bedelini siyaset ve sermaye birlikte ödeyecek. Onlar ise iktidar, muhalefet ve sermaye bir araya gelmiş bu bedelide bize ödetmek istiyorlar.
Türk ulusu bu bedeli ödemeyecek bu bedeli bu hırsızlığı yapanlar ödeyecek.
Önder Karacay
#önderkaraçay#mobbingbank#önder karaçay#mobbing bank#insan#atatürk#devrim#mahşer tufanı#zulüm#türk fırtınası#ekonomi#siyasi felaketler#sermaye#siyaset#bedel ödemek
6 notes
·
View notes
Text
Mutlaka Okuyun ;
Okurken ürperdim. Kendini türk hisseden ve Türkiye'nin tarihten silinme planlarına karşı durmak isteyen herkes okumalı. Atatürk'ün dehasını tekrar hatırlamalı.
Bu makale Azerbaycan'da KREDO gazetesinde 17 Mayıs 2014'de, "Rockefeller'in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türklerin Bedbahtlığı" adlı makaleden yararlanılarak Gazanfer Kazımov tarafından yayınlanmış. Kopyaladığım
MAKALE aşağıdadır:
*YÜZYILIN İTİRAFLARI*
*Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.*
(Rothschild.)
2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, yakınlarda vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı. “Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.
Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:
*DAVİD ROCKEFELLER*
6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu
geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada
“200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde
konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.
“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.
Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.
David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır.
2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.
Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.
“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….
1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.
2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.
3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….
İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.
Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!
Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız?
Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim.
Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.
Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.
Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.
Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.
David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:
“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.
“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.
“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.
İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.
Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu?
Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu, Ulu Önder Atatürk'ümüzün istediği gibi “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenilmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….
NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.
(Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız...)
1 note
·
View note
Text
Devlet Kötülüktür

Biçimlendirilmesi kesintisiz kılınarak, her gün bir kademe daha üstüne arttırılan ol nefret edimi bu topraklardaki yaşam hal ve tahayyülünü zehirlemeye devam ediyor. Bütün bir uzam nefretin behemehal ırkçılığın, var edilmiş yaralara yenilerinin eklendiği bir deney sahası kılınıyor. Bir sahanın yaşamla ilintisi kesintiye uğratılıyor. Deprem felaketi sonrası ortaya saçılanlar, Kürd illerinde yaratılmış, süreğen o vahşet hallerinden sonra dökülenler, kimlikleri ayrıştırmalar, ezel ebet düşman bilinmiş “gayrimüslim” için sarf edilen sözler, sinkaflar, öteki addedilen her kim varsa hepsini hedef almalarla, bu topraklardaki yaşama istenci zehirleniyor. Bu toprağın zehirlenmiş hali yeterli görülmediğinden her gün bir kez daha bambaşka acılar için tasarımlara girişiliyor. Bütünlükte daimi ve bir örnek olmaktan artık ötede sığlığın en doruğunda bir cürüm istenciyle hayatın zehirlenmesi güncelleniyor.
Biçimlendirilmesi, bir tabi yönelimi sabit olmuş şey vahametin iktidarıdır. Biyopolitik bir çürümenin anbean var edildiği yerde hayatiyet ayaklar altına alınırken nefret / ayrımcılık / ırkçılık birbiri ardına devreye sokulur. Çirkinlik, çirkeflik, üstüne eklenmiş olan hiddet ve devletin hayat mefhumunu mütemadiyen gölgelemesinin var ettiği her yeni dönemeçte bu bahisler yeniden hakikat kılınır. Yaşadığımız yerin gerçekliği bu bahislerde “süreğen”dir. Biçimi kesintisiz kılınmış cerahatle birlikte süregelen nefretin her ne halleri var ettiği iş bu menzilde her günün başat görünenidir. Elazığ’da meydana gelen depremin ardından var edilen, sabit kılınmış bir ötekisine karşıtlığın nasıl şekillendirildiği o ilin kimliğine bunca kafa yoran, etnisitesi üstüne aramalara girişen insanlardan bariz olur. İnsanları terör sempatizanı olarak yaftalamaktan kaçınmayan muktedirin, önüne gelen her muhalifi, her bir diğerini bu bağlamda hedefe koymasının tezahürü karşımıza çıkartılır. Bu kadar kolay mıdır hakkın hukukun çiğnenmesi, depremin var ettiği yıkım, zaiyatın gümbürtüsünde ona pek sıra gelmez!
Mezopotamya Ajansı’na bağlanalım: “Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği basın toplantısı ile gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Baş, konuşmasına Elazığ depreminde yaşamını yitirenleri anarak başladı. Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunu ancak bu gerçeğin çabuk unutulduğunu belirten Baş, “Deprem gibi büyük bir felaketle karşılaştığımızda önceliğin kayıpları azaltma, yaraları sarma çabası olduğuna kuşku yok. Nitekim halkımız da bunun için göz yaşartıcı sahnelere tanık olduğumuz biçimde bütün imkan ve olanaklarını harekete geçiriyor” dedi.
Devletin bu konudaki görev ve sorumluluklarının kaçınılmaz olduğunu belirten Baş, “Yıllardır ödediği vergileri soran yurttaşa hakaretler yağdırmak, yetmeyince üzerine polisi, savcıyı salıp soruşturma açmak AKP iktidarının, Saray iktidarının faşizan uygulamalarıdır. Halkımızı, muhalefeti 'Siyaset yapmayın' diye hizaya getirmeye çalışan iktidar, kendisi ise siyasetin dik alasını yapmakta ve depremi eline geçirdiği bütün olanakları kullanarak bir iktidarın bir siyasi şovuna çevirmektedir” diye konuştu.
Meclis Genel Kurulu’nda görüşülecek olan ve İmar Kanunu’nda değişiklikler öngören kanun teklifini hatırlatan Baş, “AYM’nin kararına rağmen, Ahlat’ta 1071 metrekarelik Saray inşaatı devam ediyor. Eskiden kişiye özel kanunlar çıkartıyorlar diye şikayet ediyorduk, şimdi önce işi yapıyorlar, sonra işe göre kanun çıkartıyorlar. Üstelik bunu memlekette insanlarımız can derdindeyken, bir deprem felaketi yaşanmışken, yeni deprem felaketleri yaşamamak için ne yapmak gerekir diye düzenlemeler yapılması gerektiği tartışılması gerekirken arada derede Meclis Genel Kurulu’nda beyefendi yeni bir Saray yapmak için yasa çıkarmaya çalışıyor. Biz bu yasanın çıkmaması için elimizden geleni yapacağız fakat bu arsızlıkla, bu yüzsüzlükle bu iktidarın sokaklarda gezememesi gerektiğini de burada bir kez daha vurgulamak istiyorum. Yani insanlar can derdindeyken, iktidar Saray derdinde” diye konuştu.”
Nefret ediminin binbir farklı tezahürü var edilmektedir. Hakkaniyetsiz, tahakkümle bütün ve birlikte oluşturulmuş devletli şablonunun her neyi imal ettiği artık daha belirgindir. Erkan Baş tarafından görünür kılınmaya çalışılan ol devletlin her nasıl bu satıhta hayatı yerle yeksan ettiğinin meselesidir. Bir menzilin yaşatmama haline rehineliğinin her nasıl devletli eliyle işlevselleştirildiğini, soruşturulmasına dahi mani olunmasının aslen her neyi var ettiğini bildirir. Bu yerde şu sahada hayata inatla yer bıraktırılmaz. Böyle bir kör karanlıktan hicap dahi duyulmaz. Cerahatin, cüretle sunula gelen şiddetin hemen herkesin gözleri önündeki ayrıştırmanın her nasıl biçimlendirildiği artık giz değildir. Hayatın acı bir ezgi tasavvuruna rehin, devletin karanlığında hemen her türden şiddeti ile sınırlanan, kuşatılan bir hal / tavır / mesel hali açıktadır.
Çürümüşlüğün bir düzlemdeki seyrüseferi deprem gibi bir yıkımın ardından oluşturulan o devletli şablonu ile sıradana pay edilir. Hayat bu sathı mahalde hep ucuzdur. Hakaret, şiddet, göstere göstere yağmanın var edildiği yerde her ne olacaktır yaşam bunu sorgulamaktadır vekil Baş. Düzenin, düzenli / düzensiz var ettiği fecaat sarmalının konu her ne olursa olsun, devletlinin kasası dışında pek de başka bir şeyle ilgilenmediğini bir kez daha millet adına sorgular! Deprem konusunda bile ikircikli davranılan bir yerde tüm o nefret ediminin güncelliği bunca afaki kılınırken, hayat sahiden de ne olacaktır, her ne hallere koyulacaktır, yanıt yoktur! Dahası da vardır; HDP tarafından mecliste verilen ol 'deprem vergileri araştırılsın' önergesi AKP-MHP oylarıyla reddedilir.
Artı Gerçek’te Remzi Budancir’in haberidir: “Malatya’nın Pütürge ilçesine bağlı Hüsükuşağu, diğer adıyla Bölükkaya köyü depremden zarar gören yerleşim yerlerinden biri. Depremden zarar gören köy, 'Alevi köylerine yardım gitmediği' iddiaları ile gündeme gelmişti. Hüsükuşağı köyü Malatya’nın Pütürge ile Elazığ’ın Sivrice ilçeleri arasında yükselen karlı dağların yamacında kurulu. Tamamı Alevi yurttaşların ikamet ettiği köyde evler eski taş evler. Hüsükuşağu Cemevinin önünde bir araya geldiğimiz köy sakinleri, “Alevi köylerine yardım gitmediği” tartışmalarından oldukça rahatsız.
Artı Gerçek’e konuşan Hüsükuşağı köyü sakini Sadettin Anıktar, depremde 138 evin hasar gördüğünü söyledi. Yetkilerin kendilerine “Sakın evlere girmeyin” dediğini aktaran Anıktar, yardımlar ile ilgili şunları dile getirdi: “Sağ olsun, ilgi alakaları yapıyorlar geliyorlar gidiyorlar. Ama daha bugün (pazartesi) ilk bismillah bir kamyon erzak geldi. Antalya belediyesi bize göndermiş. Erzaklardan ihtiyacımız olanı aldık, diğerine dokunmadık. O erzakları Elazığ’a da gönderdik” dedi.
Depremden 3 gün sonra yardım geldiğini belirten köy sakinlerinin ihtiyaçları oldukça fazla. Taş evler hasar gördüğü için girilmiyor. Kar yağışının yoğun olduğu bölgede çadırda yaşamak imkânsız. Hüsükuşağı köyü sakini Fatma Karademir, “Başka bir şey istemiyoruz. Bizim burada kalacak yere ihtiyacımız var. Barınak, bir küçük kulübemiz olsun. Çünkü buranın şartları zordur. Giremeyiz evlere…” dedi. Köy sakini Elena Çakır’da temel ihtiyaçlarının barınma olduğunu söyledi. İnsanların kış şartlarında çok mağdur olacağını belirten Çakır, “Yukarıdaki kesimlere su yok elektrik kesiliyor. İnşallah devlet büyükleri bizi buralarda unutmaz” diyerek barınma ile ilgili sorunların giderilmesini istedi.
Mıko Mezrasında evi bulunanlardan biride Zeki Aslan. Mezrada bulunan evlerinde hasar tespiti yapılmaması üzerine Aslan kolları sıvayarak yaya olarak yola çıktı. Mezrada tek bir evin bile sağlam kalmadığını anlatan Aslan, “Tüm evler yıkılmış durumda. Yıkılan evler arasında bizim evimizde var. Bende yıkılan evlerin fotoğraflarını çekip getirdim, muhtara verdim. Muhtarda bu fotoğrafları hasar tespiti için götürüp yetkililere verdi. Bu şekilde biz kendi köyümüzde hasar tespiti yapmış olduk” diye anlattı.
Kış aylarının kendisini hissettirdiği bölgede halkın temel ihtiyacı barınma. Köyün temel geçim kaynağının hayvancılık olduğunu anlatan köylüler, ahırları kullanamıyor. Bir çok köylünün hayvan yemi enkaz altında kaldı. Köy sakinlerinin talebi sadece kendileri ile alakalı değil. Hayvanları için de yarım istiyorlar. Hava sıcaklığının eksi 14’ü bulduğunu, bölgede hayvanların barınması için de çadıra ihtiyaç olduğunu dile getiriyorlar.”
Köylülerin aksettirdiği, bildirmeye çalıştığı şey bu ülke denilen sahada o ötekisine reva görülen ayrımcılığın ta kendisidir. Nefretle, ötekileştirerek hep ama hep daimi bir ayrımı var ederek, felaketin ortasında dahi böylesi sırf şu yukarıdaki değinilerde olduğu gibi insan ayırarak var edilen cerahatledir bu toprağın meseli. Yardımların iş işten geçtikten sonra çıka geldiği yerde oluşturulan her cerahat bir başka tahayyülü var eder. Yıpranan hayatlar, zedelenmiş olan hayat istencini, başa göçertilen çatıyı, açılan yarayı onarmak yerine bu tahayyüller gibi nicesin var ederek bir menzil gerçek kılınır. Bu kadar dar kapsamlı bir yerde bu kadar acziyet içinde kalınmışken ol büyük deprem söylentileri var edilen İstanbul’da durum nice olur!

Bahadır Özgür’ün Duvar’da Aykut Erdoğdu’yu referans göstererek kaleme aldığı yazısından aktaralım: “Gazeteci Celal Eren Çelik, Elazığ’daki felaket sonrasında gözlerin çevrildiği Kızılay’ın, bir hokus pokusa nasıl alet edildiğini kanıtlayan belgeyi yayınladı. Belgeye göre; Başkentgaz, 2017’de Kızılay’a 8 milyon dolarlık bağış yaptı. Ancak bu cömert bağışın ilginç bir şartı vardı. Paranın 75 bin dolarını Kızılay alacak, kalan 7 milyon 925 bin dolarını da Ensar Vakfı’na yurt inşaatı yapılması için transfer edecekti.
Özel bir şirket, dinci bir vakfa yardım yaparken, esasında gönüllülük üzerine çalışması gereken bir kamu kurumunu ‘yasal payanda’ olarak niye kullanır? Parayı doğrudan aktarma hakkı varken, Kızılay’a neden ‘vergi cenneti’ muamelesi yapılır? Deprem gecesi SMS ile 10 TL isteyen Kızılay, ne için böyle bir ilişkinin içine sürüklenir?
Akla gelebilecek her türlü soruyu tartabilecek bir skandaldır bu. Üzerine ısrarla gidilmesi gereken bir cerahattir. AKP iktidarının 17 yıllık ekonomi politiğinin kalbindeki karanlığı özetleyen, bünyeye saldıran ‘hain hücreyi’ açığa çıkaran bir ilişki ağıdır. Defalarca kesildiği muhtemel ‘hizmet-minnet’ faturalarından gün yüzüne çıkmış bir tanesidir…
Ankara’nın doğalgaz dağıtım tekeli Başkentgaz’ın, 2 yıl içerisinde satılmazsa yüzde 80’ini Özelleştirme İdaresi’nin (Öİ) satacağına dair hüküm, 2007’de 5669 Sayılı Kanun’a eklenir. Melih Gökçek alelacele basına kapalı ihale düzenler ve ihaleyi Global Yatırım-Energaz Ortak Girişimi kazanır. Ama para denkleştirilemez, ihale iptal edilir. 2008’de kurumun değeri 1.6 milyar dolardır. Öİ, devreye girerek yüzde 80’i için ihale açar. İhaleyi Karamehmet-Kazancı ortaklığı kazanır. Yüzde 80 için verilen fiyat 1.2 milyar dolardır. Toplam değer ise bu sefer 1.5 milyar dolara gerilemiştir. Yine para ödenemez ve 2012’de bir ihale daha yapılır; yeterli teklif alınamayınca o da iptal edilir. Belediyenin elindeki yüzde 20’lik hisse Öİ’ye devredilir ve Eylül 2012’de kurumun yüzde 100’ü için açılan ihaleyi, bu sefer Torunlar Gıda kazanır. Verdiği fiyat ne kadar dersiniz? 1 milyar 162 milyon dolar; yani kurumun değeri Torunlar’a gelene kadar aniden erir. Peki bu nasıl olur?
Ankara’da yaklaşık 2 milyar metreküp kullanımı bulunan 27 serbest tüketici, gazlarını BOTAŞ’tan doğrudan alırken, 2011’de bir değişiklik yapılarak, bu abonelerin artık Başkentgaz’dan alacağı belirtilir. Böylece kurumun geliri yükseltilir. Ayrıca sadece Ankara merkezde gaz satma hakkı olan şirkete, bütün ilçelerde de satma hakkı tanınır. Yine çıkarılan özel bir kanunla da şirketin belediyeden alacağı 352 milyon dolar, özelleştirme gelirine mahsup edilir. Böylece özelleştirme bedeli, 352 milyon dolar daha düşürülür. Şirket neredeyse üçte bir fiyatına, Recep Tayyip Erdoğan’ın imam hatipten arkadaşı, Erzincan’da bakkal dükkanı ile ticarete atılıp, inşaat rantıyla büyüyen Aziz Torun’un olur.*
xxx
Torunlar Gıda’nın pek çok ilde gökdeleni, AVM’leri, lüks konutları bulunur. Ancak 10 işçinin asansör faciasıyla yaşamını yitirdiği İstanbul Mecidiyeköy’deki Torun Center vakası, işlerin nasıl yürütüldüğünün aynası gibidir.
Malum, Ali Sami Yen Stadı arazisi, Seyrantepe’deki stat karşılığında TOKİ tarafından alınır. Nisan 2010’da yapılan ilk ihaleyi 416 milyon 500 bin lirayla Nurol-Aşçıoğlu grubu kazanır. 15 dakika süren ihalede TOKİ, verilen teklifi ‘yetersiz’ buldu ve iptal eder. Mayıs 2010’da düzenlenen ikinci ihaleye Aşçıoğlu tek başına girer ve 461.5 milyon liralık teklif vererek proje yapma hakkını kazanır. Aşçıoğlu Ekim 2010’da projede Torunlar ve Kapıcıoğlu ile ortak olur. Ortaklıkta hisse yapısı Torunlar’ın yüzde 65, Aşçıoğlu’nun yüzde 30 ve Kapıcıoğlu’nun yüzde 5’tir. Daha sonra Aşçıoğlu hisselerinin tamamını Torunlar’a devreder. Kapıcıoğlu da projeden ayrılınca, Torunlar tek başına kalır. 2015 yılında ise, aslında gelir ortaklığı ile yapılması gereken projede tapunun Torunlar’a devredildiği ortaya çıkar. TOKİ, “Biz 2013’te 520 milyon doları iş bitmeden peşin aldık. Bu nedenle projeden çekildik” der. İlginç şekilde parayı aldıktan sonra değil, asansör faciasının ardından devir yapılmıştır. Ve olay ruhsat için Şişli Belediyesi’ne başvurulmasıyla ortaya çıkar.
Koruma altındaki Likör Fabrikası’yla beraber deprem toplanma alanını da yutan ihaledeki tuhaflıklardan işçi cinayetlerine, tapu oyunlarına uzanan sorunların nasıl ‘çözüldüğü’ ciddi soru işaretidir. Lakin o sorunun yanıtını da Mall Of İstanbul vakasında buluruz…
xxx
Şimdi soralım: Yıllardır Torunlar’ın karşılaştığı her sorun, niye böyle kuşku tohumları eken uygulamalarla çözülüyor? Sahnede neden Torunlar’ı değil de, daima onun yardımına koşan siyasetçileri, bürokratları, kamu kurumlarını görüyoruz?
Bu soruların yanıtı, üzerindeki zarfa ‘yüce gönüllülük’ pulu yapıştırılmış o 8 milyon doların da neyin karşılığı olduğunun yanıtını verir. Kızılay vakası, en az Susurluk kazası kadar ciddi bir skandaldır. Görünen ip çekilebilirse, ardından 17 yılın karanlığı gelir…”
Banu Güven Deutsche Welle Türkçe servisinde devam ettirir; “Türkiye'de iktidarın kendisini her düzlemde nasıl konsolide ettiğini, Kızılay gibi afet ve acil durumlarda devreye girmesi gereken kuruluşların da nasıl paravan olarak kullanıldığını gösteriyor.
Başkentgaz "Vergiden kaçırma başka, biz vergiden kaçındık” gibi bir terimle kendini temize çıkarmaya çalışsa da hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu var.
Ankaralılar evlerine gelen doğal gaz faturalarına her baktığında bu hakikati hatırlayacak. Ne var ki; şeffaflığın olmadığı, kurumların hesap vermediği, soru soranın soruşturmayla sindirilmek istendiği ülkelerde bu kirli ilişkiler ağının bozulması zor.
Doğalgaz faturalarıyla beraber sosyal eşitsizliğin faturasının kabarması iktidarın kaderini bu kez belirleyecek mi, onu da bir sonraki seçimde göreceğiz.”
Bir istenç, basit bir tahayyül değil her nasıl dip ve uzaktan değil göstere göstere ayrım ve yıkımın var edildiğinin bir başka bariz örneği Kızılay’ın yardım olarak topladığı iddia edilen ayni / nakdi yardımları akıbetlerinin karanlık kılınması bir bildirendir. Bütün, bariz ve belirgin kılınan şey nefret bu safhada bizatihi yağmacılıktır. Bir halka, en zor anında dahi bunca kötülüğü reva görenlerin elleriyle bir ülke bırakılmaz, geri koyulmaz. Televizyon ekranlarında örtbası, sanal alemde ifşası devam olunan şey bu ülkenin hakkı, sıradanın arttırdığı şeye bile tenezzül olunan bir yeri gösterir. Yağmanın ta kendisi o nefreti simgeleştirir. Düşmanın yapmayacağı şeyi bile isteye yapanların ellerinde bir ülke bırakılmıştır, var edilmiştir.
Bir tuhaflıklar silsilesi içerisinde hayatın çarçur edilmesi kesintisiz kılınıyor. Depremden sonra yaratılan ortamdan, gün aşırı bir şeylere konuşma zorunluluğu hisseden o baş amir tarafından bu sırada türetilmiş olan nefret ve hiddete, ekonomik darboğaz içerisinde rehin kalmış bir halkın her gün daha fazla ezilmesinden bir tuhaf düzende her gün yine yeniden eksikli konuluyor. Bir sahanın yaşamla ilintisi kesintiye uğratılıyor. Düzen kendi yıkımını her gün biçim değiştirerek var ederken, sıradan için hayatın ezberlenmiş kodları, köşeleri dahi artık geriye bırakılmıyor. Erk, muktedir, iktidar eliyle yağmasından talanına, dilsel ve ırksal ayrıştırmalardan, demokrasi varmış gibi yapılırken oluşturulan insan haklarının tam tekmil çiğnenmesine bütün ve belirgin bir düş kırımı menzili var ediliyor. Hiç ama hiçbir zaman hesap verilmemiş bir düzlemde, bir kez daha ama son kez değil sıradanın ol hayattaki varlığı, sesi ve sözü her günümüze düşürülen devletli gölgesinin rehini biliniyor hep böyle söyleniyor. Rezillikler silsilesi, hizaya çekme gayretleri, ayrımcılık, nefret illa ki ötekisine karşı kurulan tezgahlar / düzenlemelerle birlikte bir cennet denilen / bilinin yer cehennemin ta kendisi kılınıyor. Dönüyoruz, dolaşıyoruz ve yeniden anlıyoruz ki ol muktedir olma halleri insanı zehirliyor. Erk, muktedir ve iktidar olanlar, bu kümelere dahil olanlar, buralardan beslenenler binlerce kez olduğu gibi yeniden riya / yalan ve arkası kesilmez bir hiddetle hayatı çalıyor. Hayatın üstünde tepiniyor. Parçalanmışlıkla, bölük börçük kılınmış umutlarla, her gün daha da karanlığı ile bir ülke gerçek kılınıyor. Bu kadar açık, böyle kolay mıdır her şey... sahiden... kolayca... öyle... Devlet kötülüğün ta kendisiyken, hala mı her şey uzakta / ötede olandır.... sahiden... kolayca... öyle....
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2020
Görseller: Desenler - Olivier BONHOMME v/ Behance
#devlet102#şiddet#nefret söylemi#yağma#yıkım#talan#deprem#elazığ#malatya#çürüme#hakkaniyet#insan hakları#iktidar nedir?#devlet nedir?#düzen#kokuşmuşluk#yıkıcılık#ahlaksızlık#kızılay#rant#yağma düzeni#söz hakkı#insan#olmak#mesel#meram#arzihal#haklarımız#müşterekler#sözcükler
1 note
·
View note
Text

İktidarın Travma Sonrası Stresinde İnkar Ve Öfke Aşaması
✍🏻 Sinan Kemal
https://www.gundemarsivi.com/iktidarin-travma-sonrasi-stresinde-inkar-ve-ofke-asamasi/
Travma Sonrası Stres bozukluğu yada Posttravmatik Stres bozukluğu, insan dahil tüm canlıların, büyük felaketler sonrasında (gerçi her felaket büyüktür) yaşadığı psikoloji durumudur. Bu durumun aşamaları, inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olarak sıralanır. Bunun geri kalanını psikologlara sorarsınız. Ben inkar ve öfke aşamasından bahsedeceğim, o da siyasi olarak.
Birebir diyemeyeceğim ama kitleler, partiler, devletler ve benzeri toplumsal oluşumlarda şoklara benzer tepkiler veriyor. Önce inkar ve öfke aşamasında oluyorlar ve cahil bir topluluksalar, uzun süre o aşamada kalıyorlar. Sürekli bir inkar, sürekli bir kendini büyük görme çabasında oluyorlar. Yer yer depresyon da uzun sürüyor. Biz adam olmayız, böyle gelmiş, böyle gider söylemleri sürüp, gidiyor.
Osmanlı tarihini ele alalım. İlk büyük yenilgisi olan 1571, İnebahtı(Avrupalılar Lepanto)’dan sonra, dönemin kudretli sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, gerçek bir devlet adamı tepkisiyle, yakılan donanmanın yenisini yaptırmış, bunun içinde hem devlet hazinesini, hem de devlet kademesini seferber etmiştir. Tüm şehzadeler, hanedan üyeleri, şehzadeler, vezirler, valiler, kısaca tüm has ve zeamet denen büyük tımar sahipleri, büyük servet sahiplerini, devlete en az birer gemi vermesini istemiştir. Sonrasında o meşhur sözünü söylemiştir.
Biz onların kolunu (Kıbrıs’ın fethini kastediyor) kestik, onlar bizim sakalımızı tıraş etti. Kesilen sakalın yerine, yenisi daha gür çıkar ama kesilen kolun yenisi çıkmaz.
Oysa asıl kolu kesilen, Osmanlı’ydı. Osmanlı, ölü ve esir olarak kaybettiği on binlerce denizcinin yerine yenisini yetiştiremedi. Ticaret rotalarının değişmesi, mini buzul çağının ürettiği kuraklık ve seller, Celali isyanları ve benzeri olaylar yüzünden ekonomi krizde olan Osmanlı; Hint okyanusu donanması ve Tuna- İdil gibi nehirlerde savaşacak ince donanmasına önem veremedi. Yani aslında kolu kesilen Osmanlı oldu. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/04/inebahtida-kesilen-kolumuz.html
Oysa bu zafer, Haçlı ittifakı açısından da pahalı olmuş, hatta bir ara Osmanlı kazanıyor gibi olmuştu. Osmanlı, Uluç Ali Reis önderliğinde donanmasının bir kısmını kurtarmıştı. Fakat Osmanlı, denizci bir millet olamamıştı. Tüccar bir millet de değildi Osmanlı. Ticaret büyük ölçüde gayrı Müslümlerin, çoğu kez de Yunan ve Yahudilerin işiydi. Osmanlı, dini hukuk gereği Müslüman olmayanlardan daha fazla vergi alıyor, Hristiyanların da (devşirilmesi elzem olan kalifiye kişiler dışında) Müslüman olmasını engelliyordu. Kanuni, sırf bu yüzden Balkanlarda, Millet sistemi denen düzeni kurmuştu. Sokullu Mehmet Paşa ise, istersek direklerini altından, iplerini sırımdan, yelkenlerini atlastan yaparız bu gemilerin diyerek, inkar tepkisi göstermiştir.
Oysa İnebahtı yüzünden Osmanlı, Hint filosuna önem verememiş, Endonezya’daki Açe sultanlığına gerekli yardımı gönderememiştir. İleride Rus imparatorluğu olacak Moskova knezliği ile mücadele eden Kazan ve Astargan hanlıklarına ince donanmayla (nehir donanması) yardım da gönderemedi. Yani bu yenilgi, Moskova’dan, Jakarta’ya, geniş bir dünyayı doğrudan etkiledi.
Osmanlı, bu inkar ve öfke durumunu hep sürdürdü. Uzun duraklama yılları boyunca, okul tarih kitaplarında anlatılmayan veya pek az anlatılan yenilgiler yaşadı. Girit adasının fethi ise 24 yıl sürdü. Yayla İmamı tarihi tarihi diye döneminde yazılmış bir kitap vardır. Birkaç yerde bu savaşa da değinir. Savaşa, Kalenderoğlu başta olmak üzere pek çok Celali elebaşı asker olarak gönderilir. Onlar da savaştan kaçarlar, askersiz kalan gemiler, kolayca Venediklilerin eline geçer. Böyle nice olaylar olur. Savaş daha ziyade adanı merkezindeki Kandiye şehrinin kalesinin kuşatması merkezli de olsa, Adriyatit ve Ege kıyıları da çatışma alanı olmuştur. 1939-40, Fin Sovyet savaşından sonra, rivayet odur ki Fin delegesinden bir kişi Rus delegesine, Umarım aldığınız topraklar, ölülerinizi gömmeye yeter demiştir. (Rus kayıplarını internetten siz araştırın) Aynısını Venedikliler, Osmanlı için de söyleyebilirdi. Karlofça antlaşmasına bir günde gelinmedi. Osmanlı, duraklama dönemi streslerinde (özellikle zafer gibi görünen bir yenilgi olan Haçova savaşına) inkar ve öfkeden öteye gidemedi. Sonuçta Karolfça antlaşması gümbür gümbür geldi.
Karlofça’dan sonra da Lale devri ile inkar dönemi başladı. Bu dönemim boş vermişliği ve yaşanan lüks de inkarın başka bir türüydü. Sonra bir öfke eylemi olan Patrona Halil isyanı ile sona erdi. Bu inkar dönemi, Rusların, Kafkasya’ya girmesi ve bugün adı Azerbaycan olan, İran’ın Kuzey Hazar kıyılarını ele geçirmesine sebep oldu.
İşin doğrusu Lale devrimde kabullenme de vardır. İlk defa müziğin notalara alınması, batı tarzı kesimde elbiselerin yavaş yavaş yaygınlaşması, Türk rokokosu ile mimaride batılılaşma gibi inceden pazarlık ve kabullenme başlamıştı. Ancak bu kabulleniş çok yavaş oldu. Sadece devlette değil, aydınlarda da vardı bu inkar ve öfke. Şinasi’nin tüm eserlerini içeren bir kitap elime geçti.
Şinasi, ülkemizde bugün herkesin bildiği bir isimdir çünkü ülkemizdeki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazmış, Tazminat döneminin ilk ciddi sözlük yapıcısıdır. Bu kişinin şiirlerinde aydınlanma bekleriz. Oysa kendisi bir Skolastik ve Tasavvuf meraklısı. Şiirlerinde Newton, Farabi, Eflatın (Platon) ve El Kındi’ye laf atıyor, bunlar sırra eremez diye. Belki de Newton’dan bahseden ilk Türk ve Osmanlıdır zira daha öncesine rastlamadım. O da Newton’u hor görüyor. Birincisi o övdüğü sufilerin hepsini topla, dünyaya bu üç kişi,den herhangi birinin tırnağı kadar faydaları yoktur. Newton’u bilmem anlatmama gerek var mı? Mühendislik eğitiminde halen Newton fiziği okutulur. Akışkanlar mekaniği, statik, mekanik, aerodinamik gibi fizik alt dallarında halen Einstein fiziği yada kuantum fiziğinden çok, Newton fiziği geçerlidir (hesaplaması daha pratik diye.) Newton ayrıca son genelgeye müfredattan kaldrıılan integral dahil, pek çok matematiksel buluşun da sahibidir. Farabi, mantık ve kelamda o kadar önemli bir isimdir ki, Gazali gibi onu tekfir edenler (din dışı ilan edenler) bile, kelam ve mantıkta onun izinden gitmiştir. Mantık bilimine katkılarınan dolayı Muallim-i Sani (ikinci öğretmen, Muallim-i Evvel, yani birinci öğretmen, mantık biliminin kurucusu Aristo’dur) ünvanını almıştır. Descartes’e kadar mantık, onun izinden gitmiştir. Türk halkının adını pek bilmediği El Kındi ise, meşhur Beyt-ül Hikme’nin kucularından, ilk Arap ve İlk Müslüman filozoftur. Meşailik diye bilinen İslam Aristoculuğunun kurucularındandır. İbni Sina ve Farabi dahil tüm Meşailerin hocası sayılır ve İslam orta çağındaki önemli fizik-kimya-tıb ve matematik alanındaki tüm önemli buluş ve icatlar, meşailerin eseridir. Tasavvufçuların pozitif bilmlere katkıları sıfırdı. El kındi, tıpta İbni Sina, kelamda Farabi, matematikte Harezmi kadar önemli bir kişidir. https://onbinkitap.blogspot.com/2023/07/farabi-tipi-baskanlik-sistemine-gazali.html
https://onbinkitap.blogspot.com/2023/06/ibni-sinanin-muslumandir.html
O sırra eren sufiler, tasavvufçular ne yapmıştır? Medrese müfredatından mantık dahil müfredattan kaldırmıştır. (oysa Gazali, mantık olmadan hiç bir şey olmaz demiştir. Tasavvufçu medreselerin Gazali’yi okuduklarından da şüpheliyim. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/08/gazalinin-omuzundan-atilan-tufekler.html
Gerçi bence Gazali, filozoftan çok, Şia kültürüne saldıran ve insanlara devlete itaati emreden bir propagandacıdır. https://onbinkitap.blogspot.com/2018/12/dini-inanclarimi-kaybetmem-3-imam-gazali.html
Osmanlı, meleklerin eteklerinin atlından delikli borularla bakılıyor gerekçesiyle rasathaneyi top atışlarıyla yıkmıştır. Humbaracı (havan topu) Ahmet Paşa bile bu cahilliğe hayret etmiştir. (Aslında kendisi bir Fransız soylusuydu. Müslüman olup, Osmanlı hizmetine girmişti) Medrese müderrislerine, bir üçgenin iç açılarının toplamını sormuş, üçgenine göre değişir cevabı almıştır. Bu ve benzeri cahillikler, tasavvuf sayesinde ülkede kökleşmiştir.
Şinasi’nin tek tiyatro eseri de böyle bir softalığın, toplumdaki sonuçlarını anlatır. Oyunun tam adı, Kuyruklu Yıldız Altında, Bir Şair Evlenmesi‘dir. Oyunda hem yetmiş altı yılda bir dünyamızın yakınından geçen Halley kuyruklu yıldızı üzerinden dönen kıyamet iddaları ve dedikoduları, hem de vekil ile nikah kıyma hicvedilir. Bu vekil ile nikah kıymayı bilmiyor olabilirsiniz, neyse ki untulumuş bir Osmanlı adeti. Nikahta çiftler değil de, çiftleri temsilen başka birileri ile nikah kıyılıyor, üstelik de gelinin yüzü duvakla tamamen kapalıyken. Bu numara ile kim bilir kaç çift, başka başka kişilerle evlendirildi. Oyunda da şairimiz, kızın ablası ile evlendiriliyor. Bu geleneği ilk yıkan kişi Atatürk’tür. Latife hanımla meşhur evliliğinde vekil kullanmamış, ondan cesaretle bu adet kalkmıştır. Muhtemelen artık tamamen unutulan bu adet ve oyundaki diğer cahilce alışkanlıklar, o şiirleri ile övdüğü sufilerin işiydi.
Osmanlı aydını, batı karşısındaki yenilgi travmasını yavaş yavaş kabullenmiştir. Şinasi’ye hitaben, Ben Felatun’u beğenmez ne salaklar gördüm denmiştir. Atatürk, Türklerin travmasını tam olarak kabul edip, gerçek bir çağdaşlaşma ve devrimler yapma işine girmiştir. İzmir’in kurtarılmasından sonra önceliği Türkiye’yi güçlendirmeye ayırdı.
Yenilgi, en büyük travmadır. Bu yüzden yenilginin sebeplerini tahlil etmek zordur. İngilizleri, o devasa imparatorluklarını kurmalarının değil, yıkmalarının hayranı olmuşumdur. Dünya yüz ölçümünün üçte biri ve hatta daha fazlası olan o devasa imparatorluklarını, 1945’den itibaren sürdüremeyeceklerini anlayıp, 1980’e kadar adım adım tahliye etmişlerdir. İmparatorluklarını kurarken de, deniz savaşları hariç, çok fazla kan dökmemişlerdir. Napolyon savaşları ile, birinci dünya savaşı arasında, İngilizlerin en çok ölü verdiği savaş, Güney Afrika’daki Hollanda kökenli bezaların isyanı olan Boer savaşıdır. İngilizler koca Hindistan’ı (ki o zamanların Hindistan’ına, Pakistan, Bangladeş, Nepal, Maldiv adaları, hatta Myanmar bile dahildir), ki nüfusu 20. yüzyıl başında bile yüz milyon kadardır, İngilizler bu devasa ülkeyi, daha doğrusu kıtayı, yüz bin kadar subayla yönetir, birbirine düşman kabileleri kendisine asker yapar. Ancak ikinci dünya savaşı itibarıyla, küçük ada devletlerinin bu imparatorluğu taşıyamayacağını anlamışlardır.
İngilizlerin, Türkler yada diğer düşmanları ile ilgili anlatılara bakıldığında öyle kör bir nefret yoktur. Hatta bir parça sempati duyduklarını fark edersiniz. Gerçek düşmanlık, kör bir öfke ve nefretten ibaret değildir. Düşmanı gerçekten tanımak için, ona az da olsa sempati duymalısınız. Rakibini tartan sporcu gibi, düşmanı gerçek anlamda tanımalısınız. Meşhur İngiliz soğuk kanlılığı da buradan geliyor.
CHP’nin de, genel seçim yenilgisinden on ay sonra gelen yerel seçim zaferinin ardında yenilgiyi kabullenmesi ve travmayı atlatması yatıyor. İktidar partimiz ise halen biz bitti bitmeden, bitmez, yeni anayasa, yeni müfredat derdinde. İktidarların asıl muhalefeti, yaptıkları icraatlardan oluşan hoşnutsuzluktur. İktidarın mücadele etmesi gereken muhalefet partileri değil, halkın muhalefete yönelmesine sebep olan kendi kötü icraatlarıdır. Yapması gereken icraatlarını düzeltmek yada iktidarını kime devredeceklerini tespit etmektir.
Sinan Kemal
#birşairinevlenmesi, #chp, #akp, #iktidarneyapacak, #ingilizler, #Karolfçaantlaşması, #laledevri, #osmanlınınyenilgileri, #psikoloji, #Şinasi, #siyaset, #tarih, #travma, #öfke, #felsefe
0 notes
Text
Başkan Bozbey: “Bütüncül bir yaklaşımla depreme hazırlanmalı”
https://pazaryerigundem.com/haber/186383/baskan-bozbey-butuncul-bir-yaklasimla-depreme-hazirlanmali/
Başkan Bozbey: “Bütüncül bir yaklaşımla depreme hazırlanmalı”

Marmara Depremi’nin 25. yıl dönümünde, Marmara Belediyeler Birliği (MBB) ve İstanbul Planlama Ajansı (İPA) iş birliğinde düzenlenen ‘17 Ağustos’un Çeyrek Asır Ardından’ etkinliğinde depreme hazırlık, yerel yönetimlerin rolleri, afete müdahale ve iyileşme süreçleri masaya yatırıldı. İstanbul’daki etkinliğin açılış konuşmasını yapan Marmara Belediyeler Birliği ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, “Geçmişin acı dolu tecrübeleri bize, plansızlığın ve ihmalin bedelinin ne denli ağır olabileceğini gösterdi” diyerek, Marmara Bölgesi’nin koordineli bir biçimde ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğinin altını çizdi.
BURSA (İGFA) – Marmara depreminin 25. yıl dönümünde, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) ve Marmara Belediyeler Birliği’nin, (MBB) İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanlığı ve KİPTAŞ katkılarıyla düzenlediği “17 Ağustos’un Çeyrek Asır Ardından” etkinliğinde Marmara Bölgesi’nin deprem hazırlık çalışmaları, dayanışma ve iyileşme pratikleri ele alındı. Etkinliğe Başkan Mustafa Bozbey’in yanı sıra Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Marmara Bölgesi’nde bulunan il ve ilçelerin belediye başkanları, akademisyenler, milletvekilleri ve siyasi partilerin yerel yönetimlerden sorumlu yöneticileri katıldı.

“ŞEHİRLERİMİZİ DAHA DA DAYANIKLI KILMALIYIZ”
İPA Kampüs’ün ev sahipliği yaptığı etkinliğin açılış konuşmasına 17 Ağustos ve 6 Şubat depremleri başta olmak üzere yaşanan afetlerde hayatını kaybedenleri anarak başlayan MBB ve Bursa Büyükşehir Belediye başkanı Mustafa Bozbey, “Bu tür felaketlerin etkilerini azaltmak ve gelecekte benzer acıları yaşamamak için gereken önlemleri almak zorundayız. Şehirlerimizi daha da dayanıklı kılmalıyız. Dayanıklılık, yani afetlere ve krizlere dayanıklı olmak sadece felaketlerin yaralarını sarmak anlamına gelmiyor. Esasen gelecekte karşılaşabileceğimiz şoklara karşı hazırlıklı olmayı da gerektiriyor. Bu da ancak sistemlerimizi güçlendirerek, altyapımızı sağlamlaştırarak ve toplumumuzda hazırlıklı olma bilincini yaygınlaştırarak mümkün olur” ifadelerini kullandı.
“DEPREMLE İLGİLİ PLAN VE STRATEJİLER İSTANBUL İLE SINIRLI KALMAMALI”
Dayanıklılığı inşa etmenin proaktif bir yaklaşımla felaketler yaşanmadan önce harekete geçmeyi gerektirdiğini anlatan, plansızlığın ve ihmalin geçmişte ağır bedeller ödettiğini belirten Mustafa Bozbey, “İstanbul artık sadece bir şehir değil, aynı zamanda Bursa, Kocaeli, Tekirdağ gibi Marmara Bölgemizin diğer kentleriyle entegre bir megakent haline gelmiştir. Bu nedenle deprem riski ele alınırken Marmara Bölgesi’nin bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi kritik öneme sahiptir. Depremle ilgili plan ve stratejilerin yalnızca İstanbul ile sınırlı kalmaması, bölgenin tamamını kapsayacak şekilde hazırlanması gerekmektedir” dedi.
BELEDİYELER ARASI KOORDİNASYONUN ÖNEMİ
AFAD’ın bu süreçte belediyelerden önemli beklentileri olduğunu belirten MBB ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, yerelde yapılması gerekenlerin başında deprem risk yönetimi ile kentsel dönüşüm ve dayanıklılık planlarının hayata geçirilmesi olduğunu söyledi. Koordinasyonun altını çizen Başkan Bozbey, “Belediyelerimiz bu süreçte sadece kendi bölgelerinde değil, aynı zamanda komşu kentlerle de koordinasyon içinde olmalıdır. Depremden birlikte etkilenecek olan bu kentlerin, afet anında birbirine destek olacak şekilde planlarını hazırlaması ve uygulaması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda büyükşehirlerimizin afet işleri, deprem risk yönetimi, kentsel dönüşüm ve dayanıklılık birimleri kritik bir rol üstlenmektedir. Bu birimler deprem öncesinde riskleri belirlemek, yapı stoğunu güvenli hale getirmek ve deprem sonrası toparlanma sürecini yönetmekle yükümlüdür. Belediyelerimizin bu birimlerin faaliyetlerini desteklemesi ve kendi planlarını yaparken bu birimlerle koordinasyon içinde olması gerekmektedir” uyarılarını dile getirerek, özellikle İstanbul’un deprem anında ve sonrasında etkin bir yönetim sergilemesi için bu planların büyük öneme sahip olduğunu anlattı.
“İŞ BİRLİKLERİ HAYATİ ÖNEME sahip”
Merkezi yönetimden sivil topluma kadar kentin tüm paydaşları ile birlikte hazırlanmanın ve toplumsal dayanışmayı en üst seviyede tutmanın önemine de değinen Başkan Mustafa Bozbey, “Yerel yönetimler kendi şehirleriyle ilgili sorumluluklarını yerine getirirken aynı zamanda merkezi yönetim, sivil toplum kuruluşları ve kentin diğer tüm paydaşlarıyla birlikte depreme hazırlanmalıdır. Bu bağlamda belediyelerimizin merkezi yönetimle, AFAD’la, akademik kurumlarla ve sivil toplumla iş birliği içinde çalışması, deprem riskine karşı daha güçlü bir hazırlık yapmamızı sağlayacaktır. Toplumsal dayanıklılığı arttırmak ve afet anında en hızlı şekilde müdahale edebilmek için bu tür iş birlikleri hayati öneme sahiptir” ifadelerini kullandı.
MARMARA DENİZİ ÇAĞRISI!
Deprem başta olmak üzere Marmara Denizi’nin temiz, yaşanabilir ve üretken olmasının da belediyelerin sorumluluğunda olduğunu ifade eden Mustafa Bozbey, “Bursa olarak bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Tüm ilçe belediyelerimizle bir araya gelerek atık su yönetimi konusunda daha etkili ve çevre dostu bir yaklaşım benimsemeleri için yol haritamızı belirliyoruz. Biz Marmara Denizi’ni kaybetmek istemiyoruz. Marmara bizimdir, Marmara Denizi temiz olmalıdır. Marmara, Marmara’da yaşayanlarındır. Tüm belediyelerimizi ve başkanlarımızı da Marmara Denizi’ni korumada duyarlı olmaya davet ediyorum” dedi
“TEK BİR IŞIK VAR, O DA BİLİM!”
Marmara Belediyeler Birliği’nin dayanıklı ve hazırlıklı şehirler ve toplum olma yolunda çalışmalarını kararlılıkla sürdüreceğini belirten ve MBB’nin çalışmalarına değinen Başkan Mustafa Bozbey’in ardından kürsüye gelen Türkiye Belediyeler Birliği ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise, “Çeyrek asır önce sarsılan bu coğrafyada bizlerin sorumluluğu devam ediyor ve çalışmaya devam edeceğiz. Bu konuda tek ışığımız var aslında. Bilim, teknik ve akıl. Başka bir ışığımız yok. Bilimi önünüze bir ışık ve doğrultu olarak koyduğunuzda inanın bu toplum en doğruları yapacaktır ve o doğrular can kaybı yaşamaktan bizleri kurtaracaktır. Burada oluşumuz sadece geçmişimizi değil, tam aksine geleceğimizi konuşmaya dairdir” ifadelerini kullandı.
Açılış konuşmalarının ardından İstanbul planlama Ajansı Başkanı Dr. Buğra Gökçe, ‘Depremin 25 yıllık karnesi’ sunumunu katılımcılarla paylaşırken, bilim insanları da olası Marmara depremini detaylı olarak masaya yatırdı. Etkinliğe katılanlar ayrıca “VR” gözlük ile deprem deneyimi de yaşadı.

BU Haber İGF HABER AJANSI tarafından servis edilmiştir.
0 notes