#çok da iyi bir karar değildi ama olsun
Explore tagged Tumblr posts
Text


dün güllaç krizindeydik. sabah kahvaltısını da onunla yaptım..🫠
14 notes
·
View notes
Text
Heaven Official's Blessing▪︎
209. BÖLÜM - Göksel Mahkemede Kaos - Hiddetli Bir Dalga Cenneti Sarsıyor -
Mei Nian Qing yüzü olmayan beyazın tam karşısında durduğunu söylediğinde Xie Lian ilk kendinin o olduğunu ancak bunu unuttuğunu düşünüp binlerce yıldır hissetmediği acı bir korkuya kapılmıştı. Mei Nian Qing’in önünde Xie Lian’dan başka hala Xie Lian’ın arkasında duran Jun Wu da vardı.
Ama o kişiden hiç şüphelenmediğinden bu gerçekten şaşırtıcı bir ifşaydı ve bu yüzden sanki tüm saçları elektriklenmiş gibiydi. Xie Lian çabalasa da o el o kadar güçlüydü ki hiç kıpırdamadan sıkıca tutuyordu. İstemeden söyledi, “Sen… yüzün…”
Jun Wu’nun sesi o kadar umursamazdı ki, sanki havadan sudan bahsedermiş gibiydi, “Ah, bir anlık dikkatsizlikle bak yine göründüler.”
Başka bir işkence dalgası Xie Lian’ın bileğinde aniden artmaya başladı, artık kılıcın kabzasını daha fazla tutamıyordu, bıraktı.
Kılıç yere düştü ve çınlama sesi tüm salonda yankılandı. Ancak çok geçti.
Yakınlardaki cennet mensupları Xie Lian gibi HongJing’in üzerindeki o korkutucu yansımayı görmüştü.
Koca bir ölüm sessizliği tüm salonu kapladı. Tüm cennet mensupları sersemlemişti, özellikle de en yakında duran ve her şeyi açık açık gören Feng Xin. Mei Nian Qian bu şansı onu tutan kollardan kurtulmak için kullandı ve yerde duran HongJing’i alıp kaldırdı, doğruca önünde duran Jun Wu ya işaret ederek; “HERKES DİKKATLİCE BAKSIN! TAM KARŞIMDA DURAN BU ADAMIN YÜZÜNE DİKKATLİCE BAKIN!”
Birkaç savaş tanrısı hızla olayları kavramıştı, Pei Ming ileri atıldı, kılıcını çekerek bağırdı, “SEN KİMSİN?”
Diğer cennet mensupları uzakta durduklarından neler olduğunu anlamamışlardı, haykırmaya başladılar, “NELER OLUYOR?”
“GENERAL PEİ KİMİNLE KONUŞUYOR?”
“NASIL OLUR DA İMPARATORA KILIÇ TUTAR?
Mei Nian Qing gözünü bile kırpmadan Jun Wu’ya bakıyordu, her kelimesini vurguladı, “O, YÜZÜ OLMAYAN BEYAZ!”
Mu Qing’in dili tutulmuştu, “O nasıl yüzü olmayan beyaz olabilir? Yüzü olmayan beyaz imparatoru mu taklit ediyor? O zaman gerçek imparator nerede?”
Xie Lian da gizliden bir değişiklik olup olmadığını merak ediyordu, ama sahte olan ne zamandan beri oradaydı? Nasıl oldu da yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamamıştı? Aziz savaş tanrısı güvenilmez ve basit biri değildi, ne olursa olsun taklit yapıyorsa da tüm üst mahkemeyi kandıramazdı ya!
Mei Nian Qian konuşmak üzereydi ki Jun Wu elini kaldırdı ve iç çekti, “Beni yine hayal kırıklığına uğrattın.”
Mei Nian Qian sanki biri tarafından mutlak bir güçle boğuluyormuş gibi yüzü düştü. Lang Qian Qiu hızla uzun kılıcını alarak çınlayan kılıç sesiyle hızla saldırdı ama Jun Wu’nun ona bakarak kafasını çevirmesiyle geriye doğru uçtu.
Sonrasında neredeyse tüm savaş tanrıları, Pei Ming, Lang Qian Qiu, Feng Xin, Mu Qing, Quan Yi Zhen büyük dövüş salonunda ileri atıldılar.
Ancak bir tütsü yanma süresi sonunda tüm savaş tanrıları Jun Wu’ya saldırıp etrafını sararken, aynı zamanda etrafa fırlatılırken Jun Wu hala Xie Lian’ın bileğini sıkıca tutuyordu.
Büyük dövüş salonunda yalnızca Xie Lian ve Jun Wu ayakta duruyordu, tüm savaş tanrıları saldırı güçlerini kaybetmiş yere iki seksen uzanıyorlardı. Mu Qing bir ağız dolusu kan kustu ve öfkeli bir şekilde donakalmış Xie Lian’a bağırıyordu, “HAREKET ET! BİR ŞEY YAP! NEYE DALDIN ÖYLE? ÖLDÜRÜLMEYİ Mİ BEKLİYORSUN?”
Ama biraz bile biliyor muydu, Xie Lian hareket etmiyor değil, hareket edemiyordu!
Jun Wu onu tutmak için tek elini kullanmasına rağmen, Xie Lian parmağını biraz bile oynatsa o bunu hemen hissedip aniden karşılık olarak parmağını çıt diye kıracağını hissedebiliyordu. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, en iyi karar dikkatli ve sabit kalmaktı.
Bu, üç alemin bir numaralı savaş tanrısının gücüydü.
Dış kenarlarda duran cennet mensupları korku içinde dağılmıştı, yüzleri solmuştu, akıllarına kaçmak geldiğinde kapıya doğru yöneldiler ancak onlar kaçamadan görkemli büyük savaş salonunun kapıları çat diye kendiliğinden kapandı. Boşuna kapılara tokat attılar. Neredeyse bine yakın cennet mensubu ne dışarı çıkabildi ne de ayağa kalkabildi, tam bir kaostu. Mei Nian Qing’e gelince, vücudu aniden görünmez bir güç ile çekildi, Jun Wu yakasını tutarak gülümsedi, “Cidden son anda kararını değiştirip doğruları söyleyince bir şeyler yapamayacağımı mı düşündün? Sahiden öğrendiklerinde bir araya gelip benim için tehdit oluşturabileceklerini mi düşündün? Sadece tek elimle hepsini yok edebilirim.”
Görünüşe göre Jun Wu’nun önce Mei Nian Qing’i önceden götürüp Xie Lian’ın Hua Cheng’e veda etmesini sağlama amacı yoktu. Mei Nian Qing'e bazı şeyler söylemiş veya tehdit etmişti, bu yüzden sonucunu düşünmeden büyük savaş holünde onu sorguluyordu. Ama son saniyede Mei Nian Qing’in sözünden döneceğini kim bilebilirdi ki? Jun Wu'nun kollarını tuttu ve Xie Lian’a bağırdı, “Ekselansları, KAÇIN! TAMAMEN DELİRDİ!”
“Guoshi!” Xie Lian haykırdı.
Saniyesinde Mei Nian Qing artık konuşamıyordu, sanki bir şeyler boğazını sıkıyor gibiydi, ama her zaman boğazları kapalı cübbe giydiğinden Xie Lian neler olduğunu tam olarak göremiyordu. Jun Wu iç çekti “Seni ahmak, yaptığın onları ateş çukuruna atmaktan farklı değil. Aslında onlarla alakası bile yok, ama artık bu şartlarda kimse büyük dövüş salonunu canlı terk edemeyecek.”
Bu acil durumda Xie Lian zaman kaybetmeden ruhsal iletişim rününe girdi, “SAN LANG!!”
Hua Cheng’in ruhsal iletişim rünü şifresini daha önce söylemek için girişken olamamıştı, ama bu acil durumlar altında utangaç olmaya zaman yoktu, ancak birkaç kez zihinsel olarak okuduktan sonra diğer uçta hala tam bir sessizlik vardı ve herhangi bir yanıt yoktu.
Bu iletişim tıkanması hissi TongLu Dağı'ndakiyle tamamen aynıydı!
Sadece bir bakışla Jun Wu onun ne düşündüğünü anlayabildi, “Denemeye devam etmen gereksiz. Ben izin vermedikçe iletişim kuramazsın.”
Bu göksel mahkeme Jun Wu’nun güçleriyle oluşturulmuştu, onun uzmanlık alanıydı, o en yüceydi ve tabii ki istediği her şeyi yapabilirdi. Bu ayrıca tüm göksel mahkeme ve büyük dövüş salonunun layıkıyla herhangi bir yerden izole edildiği anlamına geliyordu. Şu gerçekten de gerçekleşmişti, “Cennet için ağlamak boşuna, dünya için ağlamak faydasız.”
Aniden büyük savaş salonunun kapıları yanarak açıldı. Göksel yetkililerin hepsi sevinçle morallerini yeniden kazandılar ki kapıda duranı görünce geri tepti. Salonun dışında uzun boylu, siyah giyimli bir adam, aurası tüyler ürpertici ve yaklaşılamaz şekilde herkesin yolunu engelleyerek duruyordu. Brokarlı ölümsüzü giyen Ling Wen’di.
Cennet mensupları büyük dövüş salonunun eşiğini aştıktan sonra içeri girip ciddi bir şekilde Jun Wu’nun önünde tek diziyle diz çökünce ne diyeceklerini bilemediler, “Lordum.”
“Ayağa kalk ve işine dön.” Dedi Jun Wu. “Ne yapman gerektiğini biliyorsun.”
Ling Wen başını eğdi ve gülümsedi, “Tabii ki.”
Mu Qing duvardan destek alarak ayakta durmaya gayret etti, bunu görünce ikisi de şaşırdılar ve şüpheyle, “Ling Wen hâlâ TongLu Dağı'nda hapis değil miydi?”
“Doğru.” Dedi Jun Wu. “Ancak Ling Wen cidden işe yarar, önemsiz bir hata yaptı sadece, ben de onu geri çağırdım.”
Sahiden, Beyaz Kıyafetli Felakete göre Ling Wen’in yarattığı Brokarlı Ölümsüz cidden ‘önemsiz bir hata’ydı. Artık Ling Wen ve Brokarlı Ölümsüz, Jun Wu’nun emri altındaydı. Biraz sonra bir düzeni beyaz ışık parladı ve bir şey gelerek Jun Wu’nun botlarına burnunu sürtmeye başladı. Feng Xin görünce sinirle haykırdı, “NE YAPIYORSUN? BURAYA GEL!”
Bu cenin ruhuydu. Hem babasının lafını dinlemiyor hem de onun inadına ona dil çıkarıyordu. Feng Xin az önce Jun Wu yüzünden yere yıkılmış kan kusuyordu, şimdi ise oğlu muhtemelen onu yaralayabilecek düşmanının ayağına sarılıyordu. Sanki babasının kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, Feng Xin çok öfkeliydi ve biraz daha kan kustu. Daha sonra bir düzine ifadesiz savaş tanrısı büyük dövüş salonuna doluştu.
Bu savaş tanrıları Jun Wu tarafından atanmış ve yalnızca onun emirlerine itaat etmişlerdi. Ling Wen, Jun Wu'nun kontrolünü aldı ve emretti, “Her cennet mensubunu sarayına götürün ve göz kulak olun.”
Pei Ming yakınlarda oturuyordu, ifadesi karmaşıktı, “Ling Wen, ne kadar kalpsizsin sen.”
Ling Wen omzunu okşadı, “Tanıştığımız ilk günden beri kalpsiz olduğumu bilmiyor muydun? Ne dersin, katılmak ister misin? Her zaman sana kapımız açık.”
Pei Ming kuru bir kahkaha attı ama konuşmadı.
Xie Lian yine özel muamele gördü çünkü ona XianLe sarayına kadar eşlik eden Jun Wu idi. Jun Wu azarladı, “Gel.”
Xie Lian arkasına bakarak Mei Nian Qing'e bakış attı. Neler oluyor? Sen kimsin? Neyi başarmak istiyorsun? Bu kim? Yüzü olmayan beyaz mı Jun Wu mu? Ne planlıyor?
Sormak istediği çok, çok fazla soru vardı ama bunlar özel olarak ve dikkatlice sormalıydı. Bu sorulara sadece Mei Nian Qing cevap verebilirdi ama Jun Wu ona konuşma şansı bile tanımazdı.
Büyük Dövüş Salonunun dışına çıktıkları an Xie Lian biraz şaşırmıştı. Cennet başkent bulvarının üzeri, gökyüzü kasvet doluydu, bulutlar korkunç bir şekilde yuvarlanıyordu; her şey göz açıp kapanıncaya kadar değişmişti ve artık o göz kamaştırıcı parlaklıktan eser yoktu. Yalnızca Jun Wu’nun emri altındaki savaş tanrıları hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, her cennet mensubunu sarayına götürüyorlardı, artık her şey huzursuz ve kasvetli görünüyordu. Aceleyle koşan orta cennet mensuplarına gelince artık hepsi arazinin her yerine bilinçsizce yayılmışlardı.
Söylemeye gerek yok, bu Jun'un Wu'nun yaptığı bir şey olsa gerekti. Uzaktan çanın sesi geldi, DANK! DANK! Görünüşe göre sorun zille ilgiliydi.
Cennet başkentinin büyük caddesi boyunca XianLe sarayına doğru yürüdüler. Yolda Xie Lian zihnini döndürüp kaçmanın bir yolunu düşünmeye çalışıyordu ama Jun Wu rakip olamazdı ve küçük ucuz numaralar da imparatora karşı işe yaramaz olurdu. Ayrıca Jun Wu savaş yüceliğine sahip değil miydi, Xie Lian’ın ne düşündüğünü bile anlayabilirdi.
XianLe sarayına girdiklerinde Xie Lian’ın aklına hala hiçbir fikir gelmemişti. Kendine olduğu gibi bırakmayı söyledi çünkü hiçbir şey düşünemese bile sorun olmazdı. Çünkü uzun zamandır Hua Cheng ile konuşamamışlardı ve Hua Cheng kesin bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmiş olmalıydı. Ta ki bu olmadan önce işler kontrolden çıkmazsa.
Ancak kapılar kapandıktan sonra Jun Wu konuştu, “Çiçeği Arayan Kızıl Yağmur’u özledin mi?”
“…”
Jun Wu'nun sözleri kalbinin boğazına sıçramasına neden oldu ve kalbi çarpmaya başladı.
Xie Lian nasıl cevaplasa bilemedi; evet dese Hua Cheng’e zarar verebilirdi, hayır dese Jun Wu ona inanmazdı.
Hiçbir yanıt duymayan Jun Wu gülümsedi, “Endişelenmene gerek yok. Biliyorum, onu özlemiş olmalısın. Eminim ki onunla konuşmak istiyorsundur.”
Xie Lian'la konuşma şekli hâlâ öncekiyle aynıydı; sıcak, hoşgörülü, sakin, güvenilir, hiçbir şey değişmemişti. Ama o böyle oldukça Xie Lian'ınn kafası karışmış ve dehşete düşmüştü.
Jun Wu devam etti, “Eğer gerçekten özlediysen neden biraz iletişim kurup laflamıyorsun?”
“…”
Kapıdan tam girdiklerinde Xie Lian’in ne düşündüğünü tahmin etmişti. her şey onun elinin altındaydı.
Jun Wu gülümsemeye devam etti, “XianLe, ne söylemen gerektiğini biliyorsun. Onu endişelendirme. Eminim Çiçeği Arayan Kızıl Yağmur’un seninle konuşursa çok mutlu olur.”
Sonra elini Xie Lian'ın omzuna koydu. Xie Lian karmaşık bir hareket dalgası hissetti, Jun Wu, onların konuştuklarının içeriğini duyabilecek bir çeşit büyü yapmıştı. Jun Wu konuşamasa bile yine de duyabiliyordu. Doğal olarak Xie Lian, Jun Wu'nun onun ne söylediğini duymak istediğini biliyordu.
Bir süre durakladıktan sonra cesaretini topladı ve cesurca Hua Cheng'in sözlü şifresini yüksek sesle söyledi.
Sözlü şifreyi duyan Jun Wu, onu komik bulmuş gibi göründü ve biraz kıkırdadı. Ancak Xie Lian'ın utanmaya veya çekingen olmaya vakti yoktu. Hua Cheng'in sesinin Xie Lian’ın kulaklarında çınlamasından önce sadece bir nefeslik süre geçti. İç çekti, “Gege, Gege, uzun zaman oldu, sonunda San Lang’ını hatırladın.”
Xie Lian Jun Wu ile bakıştı. Yanıt verdi, “San Lang, gideli 2 saat bile olmadı.”
Ancak Hua Cheng cevapladı, “Bana göre önemli olan ‘2 saat’ değil, ‘gitmiş’ olman. Bir an için bile olsa bu hâlâ ayrılık demek.”
Jun Wu onun hemen yanında dinliyordu, hey!
Şu anda durum bu kadar tehlikeli olmasına rağmen Xie Lian yine de gerçek bir utanç hissetmeyi başardı. Jun Wu konuştu, “Ne yazık ki 2 saatten daha fazla beklemek zorundasın. Devam et. Kederli ruhlar halledilene kadar seni göremeyeceğini söyle. Dolaylı yoldan ipucu vermeye çalışma, her şeyi duyabiliyorum.”
Kederli ruhları halletmek yedi gün yedi gece alırdı. Biraz duraksadıktan sonra Xie Lian cevapladı, “İki saat bekleyemezsen bu sefer uzun bir süreye ihtiyacım olursa ne yapacaksın?”
“Jun Wu sana bir yığın görev mi verdi?” Hua Cheng sordu.
“Evet.” Xie Lian cevapladı.
“O zaman yardım edeyim.” dediHua Cheng.
Jun Wu, “Ona söyle ki bu görevleri tamamladıktan sonra üç yıl ara vermene izin vereceğim.”
Xie Lian konuştu, “Gerek yok. San Lang, zaten rünü koruyarak bana çok yardımcı oluyorsun, bu yüzden bırak halledeyim. Ayrıca imparator bu görevlerden sonra 3 yıl ara verebileceğimi söyledi, hiçbir şey yapmayacağım.”
“Yalnızca 3 yıl mı?” Hua Cheng sordu.
“3 yıl yeterli değil mi?” Xie Lian cevapladı. “Bu zaten küçük bir ödül.”
“Tamam, pekala. Ama---” Hua Cheng baygınca konuştu, “Gege, bu senin ödülün. Peki ya benimki?”
17 notes
·
View notes
Text
Küçüklüğümden beri muhafazakar bir ailede büyüdüğüm için karşı cinsle iletişim konusunda duvarlar çok netti. Böyle bir ailede büyüyen bir çocuğun cinsiyeti ne olursa olsun bu konularda nasıl bir korku ile büyüdüğünü tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi okulda da uğradığım zorbalıklar benim için birini sevmeyi dünyanın en korkunç şeyi haline getirdi. Hayatımda 2 kez aşık oldum. İlki standart, basit bir ortaokul çocukluk aşkıydı. En azından diğer insanlar ilk aşklarını böyle tanımlar. Benim için ise hayatım boyunca taşıyacağım bir travmaya dönüştü. Ortaokul zamanları özellikle dış görünüşüm sebebiyle çok fazla zorbalığa maruz kalıyordum. Arkadaşlarımdan bazıları yalnız öleceğimi, asla sevilmeyeceğimi çünkü sevilmeye layık olmadığımı söylerlerdi. Ben bunlara maruz kalırken bir kız bana diğerlerinden çok daha farklı ve iyi davranıyordu. Hal böyle olunca çocuk aklıyla bir şeyler hissettiğmi düşündüm tabi. Sonrasında başka bir şehre taşındık ailecek. Hikayenin sona erdiğini düşünürken öğrendim ki o kız da aynı şehre taşınmış. Numaralarımızı aldık ve yaklaşık 1 yıl boyunca konuştuk buluştuk. Açılmaya karar verdim ve açıldığımda yaşadıklarım beni ufak ufak çıkmaya çalıştığım yalnızlık kuyuma geri attı. ''Seni sadece arkadaş olarak görüyorum. Hayatımda pek de bir yerin yoktu zaten hatta olmasan da olurdu. Zaten sana acıdığım için iyi davranıyordum.'' dedi ve aldığım çiçeği çöpe atarak gitti. 2. hikayem ise bu olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra yaşandı. İnternetten tanıştığım biri ile aklımda en ufak bir şey olmadan tamamen arkadaşça konuşuyordum. Aklımda hiç bir şey yoktu çünkü sevilebileceğime inancım yoktu. Aylarca konuştuk bazen flört gibi bazen arkadaş gibiydi konuşmamız. Bu süreçte az çok onda bana karşı bir şeyler olduğunu hissetsem ve ben de ona karşı boş olmasam da dediğim gibi kendimi sevilmeye layık görmüyordum. Bir şekilde cesaretimi topladım ve ona onu sevdiğimi söyleyen bir mesaj attım. Aldığım cevap ise beni hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. ''Ben de senden hoşlanıyordum ve bunu çevremdeki herkese söylüyordum hatta abim bile biliyordu. Sen söylemesen ben söyleyecektim.'' O andan itibaren yazın buluşma üzerine planlara başladık. Her şeyiyle mükemmel bir ilişkimiz vardı ve ikimiz de çok mutluyduk. En azından ben öyle zannediyordum. İlişkimizin 4. ayına yaklaşırken ve buluşmamıza yaklaşık 2 hafta kalmışken bana ara vermek istediğini ve şu an bir ilişkinin sorumluluğunu kaldıramadığını söyledi. Yıkıldım ama anlayışla karşıladım çünkü herkes zor zamanlardan geçebilirdi ve bu normaldi. İlişkimizde bir sorun da olmadığı için geri döneceğimize emindim ve yine de buluşma tarihine sadık kalmaya ve her şeye rağmen yanında olmaya karar verdim. Fakat o sürekli buluşmayı erteledi ve eskiye göre soğuklaşmaya başladı. yaklaşık 1 ay sonra ise kendini dinlediğini ve arkadaş olarak daha iyi olduğumuza karar verdiğini söyledi. Aynı zamanda başkasından hoşlandığını söyledi. Her şey yalan mıydı soruma ise ''Değildi ama arkadaş olarak daha iyiyiz.'' dedi. Yani ilk hikayemden sevilmeye layık olmadığımı, ikinci hikayemden ise sevilsem bile inanmamam gerektiğini öğrendim.
#kitaplar#kitapkurdu#kitap#yalnzadam#yalnızlık#ruhum yoruldu#yorgun#yoruldum#aşk#aşka dair#aşk acıtır
30 notes
·
View notes
Text
Do Not Feel / Geralt of Rivia x OC
Özet: Jaskier bir görev için uzaklara gitmesi gerektiğinde, sevgilisini koruması ve Cintra’ya götürmesi için Geralt’a emanet eder. Ama yolculuk, ikisi için de tahmin edilemez hisler doğuracaktır.
Uyarılar: çıplaklık, yalan(?), platonik aşk, iletişim bozukluğu, aldatma, kan tasviri (bir kez falan)
Uzandım ve elimdeki kanlı süngeri suya daldırıp sıktım. Yanıbaşımdaki küvette dinlenmeye çalışan ama varlığımla bariz biçimde rahatsız ettiğim adamın omzuna uzandım.
"Kendim de yapabilirim Ana—"
"Bu zamana kadar hep kendin yaptın sonuçta." Ona küçük bir tebessüm yolladım ama o kehribar gözlere bakmadım. Çünkü biliyordu, ne zaman gözlerine baksam kalbimin hızlandığını biliyordu. Bundan hoşnut değildi ve bu sefer haklıydı.
Sonuçta beni ona Jaskier emanet etmişti.
Şu anda onun nerede olduğunu bilmemekle beraber bir süre önce birbirimize aşık olduğumuzu itiraf etmeden edemeyeceğim. Bir süre önce birbirimize dedim çünkü onun dilinden düşürmediği Witcher'ı gördüğüm an tüm dünyam tepetaklak olmuştu.
O sırada Jaskier bana veda ediyordu. "Sevgilim, Prenses Cirilla için gideceğim. Gizli görev. Sana Geralt'tan bahsettiğimi hatırlıyorsun, değil mi?"
"O da mı seninle gelecek?"
"Hayır," demişti başını iki yana sallayarak. "O Prenses'in yanına gidecek. Seni burada tek başına bırakamam. Senin de onunla Cintra'ya gitmeni istiyorum."
Kaşlarımı çatmıştım. "Benim yerime karar verdin?" Demiştim neredeyse tehlikeli bir şekilde. Jaskier sinirli halimden bariz biçimde korkuyordu, çünkü sadece gerçekten hassas konularda ciddi şekilde sinirlenirdim. Ve benim canımın yandığı kadar onu üzmeden durmazdım. Sinirimin miktarı, ne kadar beni kırdığıyla doğru orantılıydı.
"Yapmak zorundayım," demişti yanaklarımı kavrayıp başını iki yana sallayarak. "Burası güvenli değil, hiçbir yer güvenli değil. Seni ormanın ortasında bırakırsam neler olur hayal edemiyorum. Geralt seni ne olursa olsun korur. Daha önce korudu, yine yapar."
İçinde bulunduğumuz şartlar sebebiyle itiraz etmemiştim. Ne boktan bir Kıta'da yaşadığımızın farkındaydım. Başımı sallamıştım. "Peki, sen nereye gideceksin?"
"En iyi yaptığım şeyi yapacağım, şarkı söyleyip bilgi toplayacağım." Alnımı öpmüştü. "Ne olursa olsun dikkatinin dağılmasına izin verme, kötü senaryoları düşünme. Her zaman sana geri döneceğim." Bana gülümsemiş ve gözü arkamdaki ağaçlara takılmıştı. Yüzü aydınlanmıştı. "İşte geldi." Demişti, dönüp onun baktığı yere bakmıştım.
Kalbimden vurulmuştum.
İç çektim ve anıları geride bırakıp yaralarını temizlemeye odaklandım. Neredeyse üç ay olmuştu. İlk ay neredeyse hiç konuşmamıştı. Sonra bana birkaç soru sormuştu ve bu bahaneyle onu da konuşturabilmiştim. Artık daha iyiydi. Hiç değilse bir şey söylediğimde yokmuşum gibi davranmıyordu.
Kolunun arkasına devam eden yarayı görebilmek için başımı eğdim, kolunu çekip biraz daha başımı eğdim, kafam neredeyse yan duruyordu. Yaranın o kısımlarını da temizlerken yüzüme düşen bir tutam saça üfledim ve umutsuzca önümden çekilmesini bekledim. Bir daha üfledim. Üçüncüsüne gerek kalmadan yüzüme bir el uzandı ve saçımı beklenmedik bir kibarlıkla parmakları arasına aldı, ardından kulağımın ardına attı.
Hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. Üzerinde uzun uzun çalıştığım nefes alma tekniklerini falan uyguladım. "Teşekkürler," diye mırıldandım.
Kolunu bitirip dikiş atmak için iğneye uzandığımda sesi beni durdurdu. "Ben teşekkür ederim Ana, ne olursa olsun bana karşı anlayışlı davrandığın için."
Ona döndüm ve gülümsedim. Nefes alma tekniklerim işe yaramadı ve kalbim hızlandı, nefesim bir an kesildi. Belki de egzersizleri ona bakmak üzerine yapmalıydım, bakmamak üzerine değil. Günün sonunda göz göze geldiğimizde sürekli böyle hissetmemek için. Mümkünmüş gibi.
"Sen benim arkadaşımsın." Dedim ondan çok kendime. Jaskier'i düşündüm. "Onun sevdiği birini sevmemem imkansız."
Sarı gözlerindeki neredeyse huzurlu bakış değişti, ufak bir değişimdi ama tarif edemeyeceğim şekilde değişmişti. "Yine de, teşekkürler Ana."
"İşim bitince edersin." Dedim ve iğneyi elime aldım. Kolundaki ve göğüsündeki yaraları dikerken ona yakın olabildiğim anların tadını çıkarttım. Göğüsünü dikerken elimin altında atan kalbinin tadını çıkarttım.
Üç aydır devam eden yolculuğun sonuna gelmek üzereydik. Sürekli bir yerlerde durup dinlendiğimiz için yolculuk bayağı uzun sürmüştü. Cintra'nın hemen dışındaydık, Geralt yaralı olduğu için onu zar zor bu handa durmaya ikna etmiştim. Pişman değildim. Yatak ve küvetin neredeyse dip dibe olması dışında sorun da yoktu. Geralt'ı çıplak görmek tabii ki istemiyordum, onu sadece koşulsuz biçimde seviyordum, o kadar. Jaskier'e zaten duygusal olarak ihanet etmiştim, bunu fiziksele taşımaya gerek yoktu.
Geralt'ın taşımadığı kıyafetlerin aksine bende bir hayli kıyafet vardı, çoğu ince olduğu için çantama sığıyordu ama soğuk gecelerde işe yaramıyorlardı. Bu yüzden soğuktan donmak üzere olduğum birkaç gecede Geralt sıcaklığıyla yardım etmişti. Handa harcayacağımız birkaç bakırla daha kalın bir şeyler almamı söylemişti, öyle de yapmıştım ama yetmiyordu. Bu benim suçum değildi gerçekten.
Çantamdan sadece birkaç kez giydiğim gece elbiselerinden birini giymek için elim aldım ve Geralt'ın sırtının dönük olduğu tarafa gittim. Henüz onun gözünün önünde soyunacak kadar kafayı yememiştim. Hızlıca giyindim ve üşüdüğüm için yorganın altına koştum. Saçlarım hala Geralt gelmeden önce banyo yaptığım için nemliydi. Küvetten su sesleri geldi, birkaç dakika sonra yatağın diğer tarafına Geralt yattı. Sırtım ona dönüktü çünkü cenin pozisyonunda ısınmaya çalışıyordum.
Eskiden üşümeyi severdim, sonra Geralt'la tanıştım ve bedenim bir anda üşümekten nefret eder hale geldi. Bir nevi Geralt mekanizmasıydı.
İlk handa kaldığımız zamanlar iki ayrı oda tutmuştuk ama bunun çok pahalı olduğuna karar vermiş ve Geralt'ı ikna etmek zorunda kalmıştım. Geralt önce dışarıda yatmıştı ama hanlar kalabalıklaştıkça mecburen yanımda kalmaya başlamıştı. En sonunda aynı yatakta yatmamızın sorun teşkil etmediğine inanmıştı. Ondan önce uyandığım sabahlarda kendimi ona sarılmış halde bulduğumu sorundan saymazsa.
"Jaskier'i özlüyor musun?"
Ne yalan söyleyeyim, özlüyordum. Nasıl özlemezdim? Başımı salladım.
"Neyini?"
Neyini? Güzel soru. İç çektim konuşmadan önce. "Onunla konuştuğumda sanki dünyadaki her şey bir süre de olsa yolunda gidiyor gibi hissettiriyor." Kalbimi söken Geralt olsa da Jaskier'e duyduğum sevgi derindi ve kolay kolay geçecek bir şey değildi. Geralt'a aşıktım ama Jaskier'ı başlı başına, apayrı bir biçimde seviyordum. Sevgi ve aşk asla aynı şey değildi. "Onun yanında güvende hissediyorum çünkü ona aklımdan geçen her türlü şeyi söylerim ve o beni yargılamaz, saygı duyar ve benim gibi düşünmeye çalışır."
Homurdandı. Hafiften güldüm. "Çok içer ama sarhoşken o kadar tatlı olur ki." Duraksadım. "Ah, senin sorun bu değildi. Yanlış cevaplar. Ama toparlamam gerekirse Jaskier'in her şeyini özledim." İç çektim. "Ya sen? Birini özledin mi?"
Durdu. Gereğinden uzun bir süre düşündü. Bu kişinin bir kadın olduğundan şüphelendim. Kendim kaşınmıştım. "Eskiden özlüyordum."
"İsmi neydi?"
"Yennefer."
"Jaskier bahsetmişti." Bunu şu an fark etmem büyük aptallıktı. "Neden artık özlemiyorsun?"
"Özlemek bir şey değiştirmiyor. Birbirimize hiçbir zaman uygun değildik. Bunu umursamamıştım ama bazı şeyleri görmezden gelmek bazen işe yaramıyor. Artık özlemiyorum, zaten onun benim için herhangi bir anlamı da kalmadı."
Beklenmedik itirafı karşısında yüzümü ona döndüm, yatağın soğuk kısmında olmamı umursamadım. "İnsanlar bazı şeylere değmiyor."
Bir süre konuşmadı, ardından başını bana çevirdi. O bana bakmadığında her şeyi gizlemek daha kolaydı. "Jaskier senden bahsetmemişti. Son gördüğümde bir lordun kızından bahsetmişti, bal rengi saçları olan, saçları güneşte altın gibi parlayan, yeşil gözlü bir lord kızından." Yani benden. "Jaskier için koca kaleni mi bıraktın?"
"Olayı dramatikleştirmeye gerek yok. Babamı severdim, hala seviyorum ama politikadan nefret ederim. Beni biriyle evlendirecekti. Jaskier daha önce kaleye gelmişti, ben kaleden çıkıp giderken de beni fark etti ve bana yardım etti. Bu arada, babamla konuşmayı denedim, politika falan bir şeyler dedi. Yani düşüncesizlik yapmamaya çalıştım. Bunun karşılığında babam da dedi ki, istemiyorsan para alıp git. Ben de dediğini yaptım. O yüzden neredeyse her gece handayız ve Jaskier'le yaşadığımız evde gizlenmiş yaklaşık on yıl daha handa kalmaya yetecek para var." Konuşurken gözleri hariç her yere bakmıştım ama tekrar gözlerine baktım. "Bunu sormak için bu kadar beklemene bile şaşırdım."
"Yola çıktıktan üç gün sonra anlamıştım."
"Sürekli üşüyüp handa kaldığım ve seni zorla yıkattığım için mi?"
"Bedenin." Bir an nefesim kesildi. Neyim? "Farkında olmadan o kadar ölçülü ve asil davranıyorsun ki. Sana kaç ve saklan dediğimde bile dans eder gibi seri ve pürüzsüz biçimde yapıyorsun."
"Ah," diye soludum. "Fark etmemiştim."
"Kimse bunu farkında olarak yapamaz zaten. Özellikle korku anında." Yüzümü inceledi. Bakışları yumuşamıştı. "Dövüşmeyi öğrendin mi?"
"Babam neden öylece çık git dedi sanıyorsun?"
"Peşine taktığı askerler yüzünden sanmıştım." Gözlerimi kapattım. Siktir. Geralt'ın fark etmemesi saçma olurdu zaten. Ben bile fark etmiştim. "Asıl endişem, bir anda seni götürmeye karar verirler mi?"
"O yüzden Jaskier beni sana emanet etti zaten." Bakışlarında yine tarif edilemez bir değişim oldu. "Babam aniden karar değiştirirse diye."
"Bu zamana kadar değiştirmedi. Sadece güvenliğinden emin olmak istiyor olabilir."
"O zaman üç ay önce askerlerin gitmesi gerekirdi." Kaşları hafifçe çatıldı. Bu laftan sonra geri dönme şansımı kaybetmiştim. "Dünyada en güvende olduğum yerdeyim."
Ciğerlerine derin bir nefes doldurdu, bana inanamıyor gibi baktı. Sanki duyduklarına katlanamıyor gibi.
"Jaskier'in yanında güvende hissediyorum demiştin." Dedi belli belirsiz.
"Hissetmek başka." Dedim uyku bastırmaya başlarken. "Senin yanında güvende olduğumu biliyorum." Bana dehşete düşmüş gibi bakmasına dayanamadım. Devam edebilecek gücü bulmak için gözlerimi kapattım. "Babamın askerlerinden oluşan bir ordunun ortasında bile bu kadar güvende hissetmemiştim." Çenem düşmüştü ve kapatmam gerekiyordu. Geralt bir an hareketlendi, ardından tekrar hareket etti ve iç çekti.
"Sonsuza dek yanında olmayacağım Ana." Bir gün ölecekti. Bir gün herkes ölürdü. Onun ölmesini istemiyordum. "Gün gelecek benimle ilgili düşüncelerin değişecek. Şu an kendini bir macerada sanıyorsun ve her şeyi olduğundan iyi görüyorsun." Dehşet içinde gözlerimi açtım. Ne diyordu bu adam? "Birkaç yıla kalmaz gerçekleri görürsün."
Ne gerçeğinden söz ediyordu? Witcher olmasından mı? Gerçekten kendinden bu kadar nefret mi ediyordu? "Sana inanamıyorum, Geralt." Tavana bakmayı bırakıp bana döndü. Onun yanında hiç olmadığım kadar güvende olduğumu söylüyordum ve bana yeniyetme muamelesi yapıyordu. Bir sonraki sözü beni neremden kıracaktı? Daha küçük olduğumu mu söyleyecekti? Jaskier'i özlediğim için duygusal davrandığımı mı söyleyecekti? Daha beni ne kadar üzebilirdi ki?
Duygusuz olduğunu söylüyordu ama nereden vuracağını o kadar iyi biliyordu ki. Bunu sadece kendi duygularını örtbas etmek için yapıyordu.
"Bunları söylediğinde acımasız olduğuna falan mı ikna ettin kendini?" Onun ima ettiği gibi, çocuk gibi davranmamak için kendimi zor tuttum. Her an yorganla beraber yere yuvarlanıp yerde uyuyabilirdim. Gözleri kısıldı. "Duygusuz olduğunuz rivayetini mi devam ettirdin?"
"Nereden çıktı bu?"
"Nereden mi çıktı?" Dedim tehlikeli derecede sessizce. "Nereden mi çıktı?" Güldüm ve yatakta doğruldum. "Geralt sen beş şişe şarap falan mı içtin? Kendi ağzından çıkanı kulağın duymuyor mu?"
Ben dizlerim üzerinde otururken o dirsekleri üzerinde doğruldu. "Ana, gerçekten anlamıyorum."
Gözlerimi kıstım ve suratımı ona yaklaştırdım. "Yok, kendini macerada sanıyorsun, yok birkaç yıla anlarsın falan? Çocuk muyum ben? Kendini canavar olarak görüyor olabilirsin ama sadece körsün Geralt. Canavar olan çok kişi gördüm ve sende onların esamesi bile yok."
Tamamen doğruldu ve beni omuzlarımdan tuttu. "Ana, sakin ol."
Güldüm. "Sakin olayım. Pekala. Olurum Geralt. Yeter ki iste. Zaten Cintra'ya yaklaştık. Sen Prenses'le ilgilenirken ben de bahçede falan dolaşırım. Sonuçta etrafta o kadar asker olacak. Jaskier'in gözü de arkada kalmaz." Ondan kurtulmak için çırpındım. "Yeter, uyumak istiyorum. Gerçi sen ona da, yakında gözünü açarsın, falan dersin." Ondan kurtuldum ve kendimi yatağa atıp yorganı kafama kadar çektim. Yüzüm ona dönüktü çünkü sırtımı dönmemi de çocukça karşılardı. "Yat artık, soğuk giriyor." Diye kızdım ona.
Uzandı, yorganı çekti. Çaresizce bana sarılmasını bekledim, sadece ısıtmak için. Ama hiçbir şey olmadı. Beni kendi halime bıraktı. Ağlamadım, sonuçta onun da kokusunu alırdı. Cintra'da odamda ağlardım artık, ama tamamen sinirden.
—
Prenses Cirilla çok güzeldi, Geralt'ı çok seviyordu ve Geralt da onu seviyordu. Ona bakarken gözlerinde gezen sevgiyi kıskanmadan edemedim. Neyse ki aralarında baba-k��z ilişkisi vardı.
Ciri, beni sevmiş gözüküyordu. Beraber yemek yemiş, sohbet etmiş, Jaskier ve Geralt'ı çekiştirmiştik. Jaskier ile aramda bir şeyler olduğunu anlamıştı ama korkarım Geralt'a hislerimi de fark etmişti. Buna rağmen beklediğimden daha anlayışlı davranıyordu. Bunu fark ettiği an yumuşamıştı.
Bana kendi odasına yakın bir oda vermişti ve dinlenmem için küvet hazırlatmıştı. Kahvaltısını odasında yapacaktı, benim de eşlik etmemi istemişti.
Ciri, leydi olduğumu da biliyordu. "Drakenborglu Leydi Ana," demişti Geralt, direkt. "Gerçi, Jaskier ile Blaviken'de yaşıyorlardı."
Ciri merakla bana dönmüştü. "Tüm kıta sizin kayıp olduğunuzu sanıyordu, bunca zaman ortaya çıkmadığınız için de öldüğünüzü varsaymışlardı."
Geralt'a ters bir bakış atmıştım. Handaki geceden beri doğru düzgün konuşmamıştık. İki gün geçmişti. "Politika sevmem, o yüzden ortadan kaybolmam icab etti Prenses."
"Ciri," diye düzeltmişti gülümseyerek. "Geralt'ın korumasındaki kişi, benim de korumamdadır."
Gülümsemeden edememiştim. "Teşekkürler, Ciri." demiştim.
Şimdi de küvette ağlıyordum.
Saray küvetinde ağlamak da bir ayrı zevkliydi.
Gözyaşlarım kurumuş yüzümü bir kez daha kapladığında derin bir nefes aldım ve başımı suya daldırdım. Mutlak sessizliğe. Burası rahattı. Burada kimse beni üzmüyordu. Jaskier'e rağmen Geralt'ı sevdiğim için suçluluk hissetmeme ve saçma sapan davranmama gerek kalmıyordu. Evet, burayı sevmiştim. Keşke hep burada kalsaydım.
Dudaklarımdan bir nefes firar etti ama umursamadım. Burası rahattı.
Birkaç ufak baloncuk daha çıktı. Ciğerlerimin yandığını fark ettim. Hareket etmeye çalıştım ama yapamadım. Panikledim. Küvetin kenarlarını tutmaya çalıştım. Dışarıdan bir güç beni tutup çekti. Başım dışarı çıkar çıkmaz derin bir nefes aldım ve öksürmeye başladım.
Az önce ne olmuştu? Nefessizlikten kaslarım falan mı kilitlenmişti? Öyle olmuş olmalıydı.
Öksürüklerim bittiğinde beni dışarıya çeken kişiye baktım ama bakmaz olsaydım. Resmen saçmalığın daniskası. Bu anı yaşayacağıma biraz daha gecikseydi ve ölseydim.
Geralt o kadar sinirli gözüküyordu ki, beni küvette kendi elleriyle boğsa şaşırmazdım. Yüzümü ovuşturduğumda bileklerimden yakaladı ve beni ona bakmam için zorladı. "Ne yaptığını sanıyorsun Ana?"
"Kendimi öldürmeye falan çalışmadım." Dedim neredeyse suçlu gibi ama sonra boğazımı temizledim ve yüksek sesle devam ettim. "Bana bir şey olduğu yok. Bir anda sen tutunca korktum ve nefesim kesildi."
Gözlerini kapattı ama toptan suratını bile kapatsa sinirli olduğu anlaşılırdı. Birkaç derin nefes aldı. "Seni şu ana kadar onlarca şeyden korudum Ana," dedi abartı bir sabırla. Gözlerini açtı. "Kendinden korumam gerektiğini fark etmemişim."
Kollarımı bıraktı ve arkasını döndü, birkaç adım attığında küvette ayağa kalktım. "Çocukluk yapıyorsun Geralt." Durdu, başını yan çevirdi ama küvetten çıktığımı fark ettiğinde önüne döndü. Havluların yanına yürüdüm ve büyük bir tanesini göğüslerime sararken devam ettim. "Buradan çıkar çıkmaz aşırı tepki verdiğini fark edeceksin."
"Aşırı tepki mi?" Gülme ve homurdanma arası bir ses çıkarttı.
"Evet, aşırı tepki. Tabii eğer..." durdum. Eğer ile başlayan cümleyi düşünmekten korktum. Umutlanmaktan.
"Eğer ne?"
Yürüdüm ve karşısına geçtim. Gözlerimi kısıp onu iyice inceledim. "Bir sebepten ötürü paniklemediysen." Mesela Jaskier geliyorsa ve az vaktimiz kaldı diye gerginse?
"Mesela ölmenden paniklemiş olabilir miyim?" Dedi çok barizmiş gibi. Bu kısımda doğruydu ama dahası da vardı.
"Bilmem. Jaskier'den kötü bir haber mi geldi?"
Başını iki yana salladı ve başımın üstüne, ardımdaki kapıya baktı. "Hayır. İyi haber, bir hafta sonra burada olacak. Sana bunu haber vermeye gelmiştim."
"Neden moralin bozuk o zaman?"
"Kendini öldürmeye çalıştın sandım."
"Neden böyle bir şey yapayım Geralt? Ayrıca sen hep sakin kalırsın. Neden bu kadar tepki verdiğini hala anlamadım."
Gözlerini gözlerime dikti. Kalbim yine tekledi. "Ne zaman direkt gözlerine baksam, kalbin tekliyor ve çok hızlı atıyor. Gerçekten bakılmayacak biri olduğumu mu düşünüyorsun?"
Kaşlarım çatıldı. Ne diyordu bu adam? "Bakılmayacak mı? Geralt, kafana darbe mi aldın?" Başında şişlik var mı, kontrol etmek için uzandığımda kollarımı yakalayıp kendinden uzaklaştırdı.
"Ne zaman gözlerine baksam korkuyorsun Ana,"
"Korkmak mı?" Gülmeden edemedim. "Korkmak mı?" Başımı iki yana salladım. "Aptal mısın Geralt? Ciddi ciddi soruyorum. Neden senden sadece korkulabileceğini düşünüyorsun? Böyle düşünmek için aptal olman gerek."
Yanından geçip havalı bir çıkış yapacağım an, kolumdan yakaladı. Ona döndüm. Bir anda bana bu kadar yakın olması beni olması gerektiğinden daha çok sarstı. "Çünkü benden korkmuyorsan, diğer ihtimaller bundan daha kötü demektir."
Kaşlarımı çattım. "Seni sevmem, senden korkmamdan daha mı kötü?" Diye bir öfke çığlığı koptu ağzımdan. Ne dediğimi fark ettiğimde her şey için çok geçti.
Dudaklarını birbirine bastırdı ve derin bir nefes aldı. "Ana, yapma."
"Haklısın." Yennefer'i düşündüm. Onu sevmişti. Kim bilir başka kimler peşinde koşmuştu. Kolumu elinden kurtardım. "Merak etme, söyleyeceğin her şeyi biliyorum. Çocuk gibi davrandığımı, şimdilik sadece sana hayran olduğumu ve gözümün açılacağını falan söyleyeceksin."
"Çocuk gibi olduğunu düşünmüyorum Ana," dedi ama sanki konuşmamış gibi devam ettim.
"Umarım haklısındır. Jas'ı gördüğüm an aklım başıma gelir. Evet, öyle olacağından eminim." İçimdeki onun canını acıtma dürtüsünü zar zor bastırıyordum. "Belki de haklısındır, senden sadece korkmam gerekiyordur, içindeki yufka yüreğini görmezden gelmem gerekiyordur. Ya da Senin yanında hissettiklerimin hepsi Jas'ı özlediğim için olan şeylerdir." Yüzündeki her zamanki acı çeken ifadesi vardı. "Hiç öyle bakma Geralt. Bunu kendi ellerinle yaptın. Konuşacak kadar bile değer vermediğin için oldu bunlar."
Susmam gerekiyordu. Bu yüzden devam etmek için ağzımı açtım ama durdum. Bundan sonra çıkacak her şey ikimizi de üzecekti. O yüzden sustum.
"Jaskier seni seviyor." Dedi benden çok kendine. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında az önceki acıdan da, yüzündeki herhangi bir duygudan da eser yoktu. Geliyordu, kalbimi kırışlarının toplamından fazlası geliyordu. "Seni sadece o istedi diye korudum." Dedi buz gibi bir sesle. "Sadece donarak ölme ve handaki sarhoşlardan korkma diye yanında yattım." Nefesim kesildi. Sesi buzlu sulara atılmışım gibi hissettirdi. "Yol boyunca söylediğin hiçbir şeyi dinlemedim. Sana soru sorduğumda bile bunalıma girme diye sordum ve cevabının tek kelimesini bile dinlemedim. Konuştuğun her saniye kulaklarım tırmalanıyor gibiydi."
"Jaskier'i senin için terk etmeyeyim diye böyle söylüyorsun." Diye soludum. Nefes alamıyordum. İksirlerinden içtiğindeki hali bile bunun onda biri kadar korkutucuydu.
Kalbimin kırıkları ciğerlerime saplandı ve nefesimi kesti.
"Ne yaptığını umursamıyorum Ana." Gözlerimi kırpmaya korkuyordum. Gözlerim çıkana kadar ağlarım diye gözlerimi kırpmaktan korkuyordum. "Jaskier'le aranızda ne geçtiği umurumda değil. Ama sanıyorum ki bundan sonra benim için onu terk etmek gibi bir aptallık yapmazsın."
Her şeye inanabilirdim. Neredeyse her şeye ama handaki gece suratımı o kadar dikkatli izleyişinin yalan olduğuna inanmazdım.
"Yalan söylüyorsun." Dedim ama sesimden ve yüzümden çoktan kaderime razı geldiğim anlaşılıyordu. Güldüm. Güldüğümde yanaklarım göz kapaklarımı itti ve birer iri damla yanaklarıma yuvarlandı. Geralt'ın burun delikleri gözyaşlarımın kokusuyla şişti. "Çok iyi bir yalancısın Geralt. Size duygusuz olmayı değil, duygusuz gibi davranmayı öğretiyorlar."
"Kendini istediğine inandır. Ama bir yalana inanma diye seni uyardım. Aksi takdirde, buna izin verseydim bir canavar olurdum."
Canavar.
Onu odadan kovmak ve saatlerce ağlamak istedim ama aldığım saray adabı eğitimlerini hatırladım. Duruşum dikleşti, gülüşüm silindi, göz pınarlarım son yüklerini de atıp ciddiyetle Witcher'a odaklandılar.
"Beni kandırdığını mı sanıyorsun, Witcher." Gözlerini kırptı, normalden daha erken. Bir andaki tavır değişikliğim beklenmedikti. "Jaskier'in yerini seninle doldurdum, hepsi bu. Seni sevmedim bile, neden seveyim?" Onu baştan aşağı süzdüm, az daha tüm kalkanlarım çökecekti. Kendimi zorladım. Her şeyimle.
Hafif bir şaşkınlık emaresi taşıyan suratına son kez baktım, bu sırada yüzünü ezberledim. Ardından arkamı döndüm ve havluyu çıkartıp temiz elbiseme uzandım. Ayak sesleri uzaklaştı ve kapı kapandığı anda sandalyeye yaslandım. Gözyaşlarım anında düşerken, Geralt'ın kokusunu alması an meselesiydi ama tutamıyordum. Ağzımı kapattım ve koltuğa oturdum. Çığlık atarak ağlamamak için neredeyse tüm irademi kullandım. Eğer irademin tamamını kullanırsam, bir daha bir şey hissedememekten korkuyordum.
Ona dönüşmüştüm.
Canavar.
Artık tam da birbirimize layıktık.
—
Jaskier yemek salonuna girdiğinde Geralt Ciri'nin yanında, ben de Geralt'ın yanında oturuyordum. Sakin bir hava vardı. Gerekmedikçe konuşmuyordum.
Bir hafta boyunca düşünmüştüm. Belki bunları handaki son geceden önce söylese inanırdım ama artık inanmıyordum. Bunu Jas için yapmıştı. Jas beni seviyordu ve Geralt ikimizi ayıran kişi olmak istemiyordu. Bir de kendine duygusuz diyordu.
Beni kendinden uzaklaştırma şekli duygusuzcaydı ama normal şekilde açıklasaydı asla böyle bir etkisi olmazdı. Ondan vazgeçmezdim. Şu anda bile ufacık bir umuda tutunuyordum. Her an kırılabilecek bir umuda.
Madem arkadaşını mutlu görmek istiyordu, görecekti.
Jaskier'i görünce nefesimin kesilmesi ve onun adını haykırmam gerçekti. Yerimden kalkarken az daha sandalyeyi deviriyordum. Basamakları indim ve devasa salonun ortasında buluşmak için birbirimize koştuk.
Ona sarıldığımda kalbim hafifledi, tüm ağırlıklarımdan kurtuldum ve özgürleştim. Güvende hissettiğim ama aslında olmadığım kollardaydım. Beni koşulsuz seven birine sarılmayalı o kadar olmuştu ki.
"Jaskier." Diye kaç kez sayıkladığımı hatırlamıyordum.
Sonunda geri çekildik ve yüzümü avuçları arasında tutup beni izledi. "Benim güzel leydim." Diye fısıldadı. Sonra beni öptü. Gevşedim. Jaskier'i ne kadar sevdiğimi asla inkar etmemiştim. Bu olgunlaşmış bir sevgiydi ve güven veriyordu. Ama ait olduğum yer burası mıydı, onu bilmiyordum.
Aslında biliyordum. Ait olduğum yeri. Ve kesinlikle orası Jaskier'in kolları değildi.
Ayrıldığımızda diğerlerinin varlığını hatırladım ama Jaskier'e bakmaya devam ettim. Yüzünü okşadım. Ve sonunda, o da fark etti.
"Geralt, Ciri!" Benden ayrıldı ve reverans yaptı. Döndüm ve ikisine baktım. Ciri, Geralt'a bakıyordu. Geralt'ın gözleri belli belirsiz bir neşeyle Jaskier'e dikilmişti.
Ciri dönüp Jaskier'i karşıladı, ama bana baktığında bakışlarındaki bir şey geri adım atmamı istememi sağladı. Ama sakin kaldım. Jaskier yemeğe katıldı.
Yemekten sonra onu yıkadım. Giydirdim, hasret giderdim, Geralt ile yolculuğumun özetini anlattım.
Geralt eğer Jaskier'in mutlu olmasını istiyorsa tamam, Jaskier ile olmaya devam ederdim ben de.
Geralt eğer duygularını saklıyorsa, ben de saklardım. Ciğerim yanarken gülümsemek zorunda kaldığım ilk sefer olmazdı.
Ciri, Geralt'ın zaten sarayda bir konumu olduğunu, beni getirmek için saraydan ayrıldığını söylediğinde ertesi gündü. Jaskier'e de iş teklif etmişti. Geralt ile iyi bir ikiliydiler.
Yani Jas ile mutluluğumu evimizde yaşayamayacaktım.
Yani Jas, Geralt'ın önünde evlenme teklif ettiğinde ve son bir umut Geralt'a baktığımda yine o hissiz bakışlarla karşılaştım.
Yani Jas ile geçirdiğim her an, Geralt'ın gölgesindeydi.
Yani Geralt'ın varlığı bana sadece acı verdi.
Yani ona aşkım geçici değildi. Hayır, asla değildi. Her mutlu anımda ilk ona baktıracak kadar gerçek ve ciddiydi.
Ama tutunduğum o ufak umut da git gide zayıfladı. En sonunda, bir gün, bir ormanda, koptu.
umarım beğenmişsinizdir, iyi son sayılır çünkü belirli bir sonu yok.
ve geralt sevdi. köpek gibi sevdi. ama jaskier ilk kez hayatında bu kadar sevdiği birini bulmuşken onları ayırmak istemedi. kendini de baya zorladı hissiz gözüksem diye. Ana’nın da rol yaptığını çıktığı saniye anladı.
yani sonuç olarak bu da mı gol değil be...
#geralt of rivia#geralt x reader#geralt#the witcher#whe witcher x reader#türkçe kurgu#türkçe hikaye#fanfic#love
7 notes
·
View notes
Text

Bu fotoğraf için küçük bir hikaye yazıyorum hemen. Yağmurlu bir sonbahar akşamıydı. Her zamanki gibi işten eve dönüyordu. İşte yaşananlar kafasını o kadar çok kurcalamıştı ki her gün yanından geçerken selam verdiği büfedeki yaşlı adamı bile unutmuştu. Hızlı hızlı yürürken bir anda kafasında büyük bir ıslaklık hissetti. Yağmur yağmurdu, o zaman bu düşündüğü şey miydi? Yavaşça elini kafasına götürdü ve kafasındaki ıslak yere dokundu. Ne yazık ki düşündüğü şey olmuştu. Gökyüzüne bakarak "Lanet olsun, beni mi buldunuz martılar!" diye bağırdı. Ve bir anda gökyüzünün, denizin ve kuşların oluşturduğu o resmi gördü. Na kadar da güzeldi. Belki de o martı ona bu iyiliği yapmasaydı fark edemeyecekti. Biraz durmaya ve bu güzel manzarayı izlemeye karar verdi.
Havanın kasvetli griliği ruhuna anlamadığı bir şekilde iyi geliyordu. Ara sokaklardan evine gitmek yerine yolunu biraz uzatıp deniz kenarından gitme kararı aldı ve ağır adımlarla, belki de yıllar sonra ilk defa manzaranın tadını çıkararak yürümeye başladı. İyice karararak fırtınanın geldiğini belirten bulutlar insanları evlerine kaçırmıştı ve bu da işine gelmişti. İnsanların gürültülerinden kaçabildiği böyle güzel bir manzarayı kolay kolay bulamazdı, o da biliyordu. O yüzden her adımının tadını çıkarıyordu. Birkaç saniye sonra ilk damla eline düştü, onu yüzlerce ufak damla takip etti ama aldırmadan ağır ağır yürümeye devam etti yağmur hızlanırken. "Tüm ihtiyacım bu" diye geçirdi içinden ama biraz erken konuşmuştu. Kafasını çevirdiğinde elinde şemsiyeyle kendisine koşan birini gördü. Yağmurun vücudunda bıraktığı hafif üşüme hissini sıcak bir hisle kaplayan bu yüz, tanımadığı bir yüzdü. Şaşırdı, burada yaşayan herkesi tanıdığını sanıyordu. O düşüncelerine dalmış bir şekilde kadının yüz hatlarını ezberlerken, kadın yarı gülümser bir şekilde hızlı adımlarla kendisine yaklaşıp şemsiyeyi ikisinin üzerine gelecek şekilde konumlandırmıştı. İkisi de gülümsediklerinin de, dakikalardır yağmurun altında konuşmadan birbirlerine baktıklarının da farkında değildi. O yağmurlu günde, bir rota değişikliği iki hayatın rotasını değiştirmeyi başarmıştı.
15 notes
·
View notes
Text
Başarısızlar | 1 - Uykucu
<Yazın başları. Ensemble Square'de bir oda.>

Aira: —Uyan.
Aira: —Hey, uyan diyorum...!

Hiiro: ...?!
Aira: Ha?!
Hiiro: ...? ...?
Hiiro: Neredeyim? Sen kimsin?
Hiiro: Yoksa... bir idol müsün?
Hiiro: ...Hayır, galiba yanıldım. İdol değilsin.

Aira: Ha? Bence gayet de idol sayılıyorum...
Aira: Daha tam uyanamadın mı? Tatlı rüyanı böldüğüm için üzgünüm...
Aira: Ama... koluma bak. Aşırı sıkı tutuyorsun. Canım acımaya başladı!
Aira: Bana böyle gücünü göstermek istemeni anlarım, fakat kolum morarsın istemiyorum. Yani beni bırakır mısın?
Hiiro: ...? Ah! Affedersin!
Hiiro: Gerçekten özür dilerim! Amacım canını yakmak değildi. Yaptıklarım için içtenlikle özür diliyorum!

Aira: Aha, o nasıl konuşma öyle? Geçmişten gelmiş birine benziyorsun. Hayran kaldım*♪
* ç.n. Aira'nın sloganlarından biri olan "I love" japoncada "Airabu" şeklinde telaffuz edilir. Aira hikaye boyunca sevdiği şeyleri belirtmek için bu kelimeyi kullanır. İsmine yapılan göndermeyi bozmak istemediğimden "Hairan kaldım" şeklinde çevirmeye karar verdim.
Hiiro: Love? Ayrıca konuşma şeklim kulağa yanlış geliyorsa üzgünüm. Şehir hayatına daha alışamadım, ama memleketimden ayrılmadan önce biraz araştırma yapmıştım.
Aira: Anladım~ Özür dilemene gerek yok. Endişelenme♪
Aira: Her neyse, kolumu bırakabilir misin?
Hiiro: Um, tekrardan özür dilerim.
Hiiro: ...Zayıf gibisin. Düzgün yemek yiyor musun?
Aira: Hm? Biraz seçiciyimdir. Ayrıca ne yediğime dikkat ediyorum...
Aira: Yinede kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği yemeye dikkat ediyorum.
Hiiro: Öyleyse iyi! Yemek yemeden yaşayamazsın. Bunu şehirdeki herkes bilmiyor mu zaten? Hahaha♪
Aira: (Hm... Bu niye böyle davranıyor...? Çok tuhaf biri...! Ama bu odada olduğuna göre o da idol olmalı.)

Aira: (Daha önce hiç karşılaşmadım. Yeni mi geldi? Normalde idoller hakkında tüm bilgileri takip ederim... ama onu ilk defa görüyorum.)
Aira: (Belki de idol falan değildir? Yanlışlıkla buraya gelmiş olabilir mi?)
Aira: (Rüya görürken hiç bir idolün ağzından çıkmayacak şeyler söylüyordu nasıl olsa...)
Aira: ("İdollerin sonunu getireceğim", "Tüm idolleri yok edeceğim"... Hmm, nasıl bir rüya bu?)
Aira: (Çok merak ettim. Belki sorsam cevap verir.)
Aira: Hmm, sen—
Hiiro: Ah, az daha unutuyordum! Adım Hiiro Amagi. Hiiro ismim, Amagi de soyadım!
Hiiro: Senin adın ne? Haha, düzgün konuşmalar kendini tanıtmakla başlar.
Aira: Eh? Şey... Ben Aira Shiratori. Daha ne olduğunu tam kavrayamasam da tanıştığımıza memnun oldum.
Hiiro: Um! İsmin Aira Shiratori! Asla unutmayacağım! Ne güzel bir isim!
Hiiro: Burada tanışmak kaderimizde varmış... Umarım iyi arkadaşlar olabiliriz♪

Aira: Eh? A-Arkadaş mı? Yani, istemediğimden değil ama... neden?
Hiiro: ..."Hayır" mı?
Aira: Eh?! Yok canım! Ama anlamıyorum! Daha yeni tanıştık, niye aniden benimle yakınlaşmaya çalışıyorsun?
Aira: S-Sen... hayranım falan mısın?
Hiiro: ? Hayır, sadece arkadaşlığın en değerli hazine olduğunu düsünüyorun! Ne kadar değerli şeylere sahipsen o kadar iyi—sence de öyle değil mi, Aira?
Aira: Ah, hemen de ilk ismimi rahatça söylemeye başladın. Neyse, önemli değil.

Aira: Kırsal bölgelerden geldiğini mi söylemistin? Şehirde böyle aşırı dost canlısı davranamazsın.
Aira: İnsanlar seni "ihmalkar" biri sanar... Herhalde bu yüzden buraya çağrılmışsındır. Biri senden rahatsız olmuştur.
Hiiro: ? Ne dediğini tam anlamadım. Daha detaylı açıklar mısın?
Aira: Ah, internette bir söylenti var... anlatamam. Gerçek değilse aptal durumuna düşerim ama.
Aira: Ayrıca sesli söylersem gerçek olacağından korkuyorum.
Hiiro: Nasıl yani? Şehirde işler böyle mi yürüyor?
Hiiro: Öyleyde gerçek olması için sesli söyleyeyim. Sen ve ben arkadaşız...✩

Aira: Yok yok! Deme öyle! Alt tarafı ismimizi söyledik, onun dışında hâlâ yabancıyız!
Aira: Off... Neden bilmiyorum, ama seninle konuşmak çok yorucu...
Hiiro: Um, çoğu kişi öyle diyor! Neden acaba, sadece normal konuşuyorum!
Hiiro: Her neyse, yani hayır diyorsun... Aira, ne olursa olsun benimle arkadaşım olmaz mısın?
Hiiro: Bu korkunç! Kalbim kırılmış gibi hissediyorum!
Aira: Aman, çok sinir bozucusun! İyi tamam, arkadaşın olurum! Ne kadar inatçısın!

Hiiro: Cidden mi? Arkadaşım olmak istiyorsun! Çok sevindim!
Hiiro: Ah, Aira, arkadaşım! Tanıştığımıza çok memnun oldum!
Hiiro: Lütfen idolleri yok ederken bana katıl...♪
← Önceki bölüm ◆ Sonraki bölüm →
2 notes
·
View notes
Note
Annenle anlaşamadığını açıklayan bir yazını gördüm ve hemen hemen aynı şeyleri çok yakın tarihlere kadar annemle yaşadım. Dediğini yaptım; kendimi iyi hissetmedim, kendimi iyi hissedecek şeyler yaptım; onu memnun edemedim. Ona ne zaman bunu açmaya kalksam hep haksız ben oldum ve en sonunda hicbisey yapmadım, yani gerçekten her anlamda kendimi dışarıya kapattım tabiki doğru bir yaklaşım değildi ama kafamı iyice toparlayana kadar hiçbir şey yapmadım. Yemeklere katılmadım, misafir geldi hiçbir şekilde odamdan çıkmadım. Şimdi ne değişti bilmiyorum hatta bunu şimdi niye yazdığımı bile bilmiyorum ama insanlara, kendine biraz zaman tanıyınca herşey kendine bir yol ve düzen buluyor. Sen o anlarını dakikalarını böyle şeylerle geçirdiğinle kalıyorsun. Her anlamda vaktimiz az iyi değerlendirmeli...
Sevgili Anonim,
Yazdıklarınızla beraber bir daha hislerim canlandı. Annelerimiz çok değerli . Ölüm var bu hissi kalbimde taşıyorum. Tartışırken dahi içim paramparça oluyor. Yapı itibariyle gerçekten sakin ve sabırlı biriyim. Sadece annem bu yapımı bozabiliyor. Asıl sorunumuzu biliyorum. “Mükemmelliyetçilik” . Annem aşırı mükemmelliyetçi. Geçenlerde terlik almaya gittik. Terlik dükkanında duran amca dedi ki “ bu abla neden böyle , her şey onun istediği gibi olsun istiyor ve bu yapıya rağmen sen nasıl böyle nazlı yetiştin? ” Yanında sadece 2-3 terlik hakkında konuşmuştuk. Aslında kötü insanlar değiller bizi sevdiklerine eminim. Ama içlerinde olan her şeyi kontrol etme isteği evlatlarından biri için hayatı zorlaştırıyor. Abim ve kardeşime söyleyemediği her şey bana yansıyor. Dün aramızın kötü olmasının temel sebebi kız kardeşim hazırlanıp evden çıktı ,dolabını ortalığı toplamadan çıkması . Neden yapmıyor diye bana dert yandı. Dert yanarken benim toparlamamı bekledi. Evet kardeşim. Odamızı toplamak bana keyif veriyor ama onun dolabını toparlamam çünkü onun alanı. Ve her toparladığımda düzenin onu rahatsız ettiğini söyler. Karar aldık hem onun hem benim için iyi olan ortak alanlar düzenli olsun-ki ben toparlıyorum - o kendi alanında şerbest. Allah başımızdan eksik etmesin onları. Bizleri ailesine asi olan evlatlarından etmesin. Bizleri güzelleştirin. Onları da sakinleştirsin. Sizde lütfen iyice analiz etmeye çalışın acaba nedir bu sorunumuz? Sizler içinde dua edeceğim 🌷🦋
3 notes
·
View notes
Text
İki Engelli Kuş - Bir özgürlük masalı
Sordu şair; uçan bir kuş, uçamayan kuş mutlu olsun diye kanatlarını kesmeli mi?
Nihil dedi; uçan kuş kanatlarını keserse özgür olamaz, seyri alemlere akamaz ama aklı uçamayan kuşta kalırsa özgür olabilir mi, seyr-i alemlere akarken mutlu olabilir mi?
Şair dedi; Bir seçim yapmak zorunda mısın? Sen neyi seçersen uçamayan kuş adına da seçmeyecek misin, bu seçimde onun hakkı yok mu? Dile ki! senin seçimin onun içinde sevinç dolu olsun...
Nihil dedi; Ben ona mı sorayım? Ve bana "git, beni bırak, ben uçamam seninle, sen de burada duramazsın benimle, denk değiliz biz" diyeceğini bilirken bunu sormak ona yük olmayacak mı? Onu bırakmak için sorumu izin saymayacak mı?
Şair dedi; Git ve sor, cevabı duy kalbine sor... Nihil yola koyuldu, arkhe'nin yanına doğru uçtu...
Nihil yuvaya vardığında Arkhe sevgiyle karşıladı onu. Meraklı gözlerle, tebessüm ederek konuştu.. -hoşgeldin nerelerdeydin merak ettim seni.. Nihil, biraz mahçup, biraz buruk bir tebessümle baktı ona ve dedi; -aklım çok karışıktı, sonra kayboldum aklımda, yolumu bulamadım...
Arkhe sevgiyle dedi; Olsun geldin ya.. Nihil bu söz üzerine sormaktan vargeçecekti ki şairin sözü geldi aklına.. SOR! Sordu nihil zor da olsa..
Nihil sordu; Arkhe benim için zor ama önemli olan bir soru sormak istiyorum. Ben uzaklara gitmeyi keşfetmeyi seviyorum ama her uzaklaştığımda aklım sende kalıyor, gitmek istemiyorum. Ben seni bırakmak istemiyorum ama kalamıyorum da.. hangisi doğru bilemiyorum, ne yapmalıyım?
Yazarın aklında burdan sonrası için iki farklı son vardır ama iki sonda da Nihil ve Arkhe mutlu olmaz, onlar bir türlü kavuşamaz. Yazar şair olup düşünür, ne yapsa bu iki engelli kuş kavuşsa...
Yazar sordu şaire; Neyi seçsem bir taraf mutsuz, ikisinin mutlu olduğu bir son yok mu? Şair dedi; Yaz gitsin. Her son mutlu gibi düşün. Yazar dedi; Senden bana hayır yok, nazın niyazın sözünden çok. Bedava akıl vermiyorsun belli ki, dinin imanın para olmuş. Hata, sana soru soranda ki..
Şair dedi; ne dedim şimdi ki, sana daha nasıl yol gösterebilirim ki Yazar dedi; Geçiştirme uzmanı, şair değil falım yazarı, senin gösterdiğin yol değil uçurum kenarı Şair dedi; Ey güzel kadın, ne dedim de kızdın, gönlünü kırdım böyle, söyle telafi edeyim, gönlüne merhem süreyim..
Yazar arkasını döner ve gider.. Kendi hikayesinin sonunu kendi yazmaya karar verir.. iyi yada kötü ne olursa olsun, o hikayenin sonu kendine ait olacaktır.. Ve Nihilin sorusunu duyan Arkhe'ye bakar..
Arkhe dolu dolu gözlerle Nihil'e bakar. Nihil “git” diyeceğinden öyle emindir ki.. Ve Arkhe kanatlarını açıp Nihil'e sarılır ve "git" der. Git mutlu ol ..
Git ama bir şartım var. Geri gel.. gidip gördüğün, gezip hayran olduğun her yerden bana bir şey getir. Ve getirdiğin o şeyin hikayesini anlat bana. Ben de seninle uçar, görür ve uçmuş kadar olurum. Seni burada heyecanla beklerim ben, sen git ama gel..
Nihil duydukları karşısında içi umut doldu, özgür olduğunu hissetti, kimseden ve hiç bir şeyden ödün vermek zorunda değildi. Alabildiğine uçup özgürce, hediyesiyle beraber içi heyecan dolu Arkhesine dönebilecekti. Ve mutlu bir şekilde açtı kanatlarını.. daha da hafif..
Nihil her gittiği yerden armağan getirdi. Heyecanla gördüğü yerleri, getirdiği eşyanın hikayesi anlattı. Arkhe dinledikçe mutlu oluyordu. Bu böyle aylarca devam etti ama birgün Nihil döndüğünde Arkhe'yi yuvasında bulamadı.
Nihil çaresizce arayıp durdu etrafta, en son çaresizce yuvaya döndü, kanatları düştü ve yuvada kaldı öylece.. Sonra yuvaya baktı Nihil, yuva tıka basa getirdiği eşyalarla dolmuştu. Tabi yaa, dedi -Arkhe'ye yer kalmamış ki, düştü o yuvadan ve bir yırtıcı parçaladı onu..
Nihil artık Arkhe'ye dair umutlarını yitirmişti. Acıdan, suçluluk duygusundan kıvranıyordu.. Bunu nasıl düşünememişti... O sırada uzaklardan bir ses yankılandı. -Nihil Nihil bak uçuyorum.. Arkhe'ydi bu, Nihil inanamaz gözlerle bakarken neye sevineceğini bilememişti..
Arkhe dedi; Nihil senin anlattığın her şey o kadar güzeldi ki ben de görmek için arzu duydum. Neden uçamadığımı bilmiyordum, bana "uçamazsın" demişti annem ve ben hiç denemedim uçabileceğimi. Senin en son anlattığın vadiyi öyle merak ettim ki denemeye karar verdim ve uçtum UÇTUM.
Nihil mutluluktan ağlamaya başladı. Tüm acının yerini sevinç aldı. Arkhe'yi kaybetmemişti ve Arkhe uçabilmişti. Artık ikisi de engelsiz, özgürdü. Beraber uçsuz bucaksız semalara uçabileceklerdi. Arkhe kanatlarını kocaman açtı ve en güzel hediyesini verdi Nihil'e. Beraber uçtular
Yazar hikayesini mutlu sonla bitirdi ve şaire gitti. Yazar dedi; Sana kızdım, çünkü bazen tüm sır detaylarda gizlidir, bazı konularda omurga verebilirsin. Susadım, diyen birine "su iç" diyebilirsin ama "suyu bulamıyorum" diyen birine "git ara" diyemezsin Şair! Her şeyi tek dizede anlatamazsın.
Şair dedi; Anladım şimdi ve hak verdim sana. Her şeyi tek dizede anlatan biri senin gibi hikayeleştirip anlatamaz. Ama öğrenemez değil.. Gel sen şiir yazmayı öğren, tek dizede derdini anlat bana, ben de hikaye yazmayı öğreneyim sana hikayeler anlatır gibi anlatayım. Beraber öğrenelim..
Yazar kabul etti bu teklifi. Bu orta yol hoşuna gitti ve şaire derdini tek cümlede anlattı.
Ben seni anlayamıyorum şair, bana kendini anlat ... (masal özgündür, bana aittir)
denemeyenler - 16.4.23
3 notes
·
View notes
Text
Uzun zaman oldu. 4. hikayemiz için kemerleri bağlayın.
4. 👻 Sonradan Baş Düşmanım Olacak O Kızla Olan Arkadaşlık
👻 benim okuldaki ilk arkadaşımdı beni derhal gözüne kestirip ilk günden arkadaş olmuştuk. Birbirimize çok benziyorduk sadece o düz ben kıvırcık saçlıydım. Şansa o kış mont ve botlarımızda aynıydı bu da bizi iyice ikiz gibi yapıyordu.
Çok iyi anlaşıyorduk her günümüz beraber geçiyordu ama ben ona göre biraz daha utangaçtım o benim dışımda insanlarla da arkadaşlık kurmak isterken ben tek kalıyordum. Bende ona izin vermeye karar verdim ve bir gün yalnız oturmaya başladım. O gün arkadaşlığımız tıkanmaya başlamıştı. Sınıfın en akıllı kızı onunla oturmak istiyordu öyle olsun onunla otursun kimsenin önüne geçmeyeyim derken ben arkada kalan oldum.
İlkokulu çok iyi bitirmişken ortaokula böyle girdik. Araya soğukluklar başka insanlarla arkadaşlıklar derken aramızda bazı şeyler çatırdamaya sevgi sinire öç almaya dönüştü. İlk ben başlatmıştım onu bırakıp giderek. Sonrası geldi.
En büyüklerini anlatacağım 6. sınıfta ben kütüphane sorumlusuyken kıskandığı için şöyle bir şey oldu. Bir gün hoca tamamen şakasına benim için bu kızdan rahatsız olan var mı melek gibi biri dedi. Bir anda elini kaldırıp bana saydırmaya başladı sınıfın önünde ağzına ne geldiyse söyledi. Sindirdim önemsemedim.
8. sınıfa geçtik psikolojik olarak yıprandığım bir dönemdi herkesten nefret ediyordum. 👻le güncel olarak aramız bayağı iyiydi sınıfta herkesle çok iyi geçiniyordum ama bir an geldi ki herkesle aramı bozmaya karar verdim. Herkesin arasına fitne soktum ve patlamasını bekledim. Patladı da en çok 👻 üzüldü çünkü güzel günler geçiriyordu ama ben gidince o da yalnız kaldı. Kimseyle konuşmamaya başladı. Herkes birbirine sırtına döndü zaten sınav senesi olduğu içinde kimse çözmeye çalışmadı. Herkes tek başına sınavına çalışmaya devam etti.
Şansa aynı liseyi kazandık ama ben 8. sınıfta olanlara yeni gözümü açmaya başlamıştım çünkü mantıken ben herkesin dedikodusunu herkesle yaparken onlarda susmuyordu ki neden ben günah keçisi olmuştum evet ben bilerek yapmıştım ama sizde susmamıştınız. Bu yüzden seyretmeye başladım. Aynı sınıftaydık onun dışında herkesle aram iyiydi 4 sene boyunca istediğim liseyi kazanmıştım benden mutlusu yoktu. Bir gün yanıma gelip aramızı düzeltelim dedi. Kabul ettim. Güzel bir kız grubumuz vardı ta ki 👻 sorun çıkarana kadar sorunu bu sefer benimle değildi ama yine kendini tutamamış aynı şeyleri yapmıştı. Gruptan iki kişiyle büyük tartışmaya girmiş hatta kızları rehberlikçiye kadar malzeme etmişti bende sadece izliyordum. Sonra kızlar bana geldi sen haklıymışsın dediler bende bozmadım.
Son olayımız 12. sınıf birinden hoşlanmaya başladım. Meğer o da ondan hoşlanıyormuş. Güncel olarak aramız normaldi bir olay yoktu. Aynı sınıfta değildik ben bilmiyordum ondan hoşlandığını ama işaretler vardı. Bir gün kendimi toplayıp hoşlandığım gerizekalıya biraz konuşabilir miyiz dedim o da tamam dedi. Dersten sonra konuşacağız. Ders bitti aradım taradım. Kafeteryada 👻le göz göze oturuyor. Aynı gün başlamışlar konuşmaya benim söylediğim gün.. Çok uzun sürmedi ertesi gün konuşmayı bıraktılar.
O günlerde bunlara çok üzülmüştüm. Sanki o günler bitmeyecekmiş gibi gelmişti ama şimdi boşlukta süzülüyorum. Sakin günler sadece üniversite sınavına hazırlanıyorum. Odamda kendimle baş başa.. İlk kazığı ben attım son kazığı o attı. Umarım son gülen iyi gülmüştür çünkü ben şu ara çok üzgünüm. Birimiz mutluyuzdur umarım düşmanımda mutsuzsa bir yanlışlık vardır.
👻 sevmesi zor biri inatçı dediğim dedik ama sevdiğine karşı sadıkta biri gözünün arkada kalmayacağı biri ama kötü huylarını göstermede daha başarılı sanki özellikle liseye geçtiğimizde bunu daha çok belli etti. Ben 8. sınıfta öyle bir kötülük yapınca bir daha ne kadar kötü hissedersem hissedeyim böyle bir şey yapmamaya karar verdim. Bir çocukluk yaptım ve cezasını çektim ama o akıllanmadı bir türlü asabi hareketlerine devam etti.
Bende sütten çıkma ak kaşık değilim tabi benimde kötü çekilmez huylarım var. En yakın arkadaş zaten kalamazdık ama bir sürü ders almamı sağladı.
Lise bittikten sonra baloda karşılaştık en son benimle konuşmaya çalıştı. İşte bu sefer affetmedim konuşmadım onunla arkamı dönüp gittim. Bir şeyleri kökten bitirmenin hayatımdan çıkarmanın ve sanki hiç tanışmamışız gibi olmanın vakti gelmişti. Bitti.
Son bir hikayemiz kaldı o biraz kısa sürücek o benim bir tanecik çocukluk arkadaşım çünkü dünyanın en tatlı ama bana en uzak insanını anlatacağım. Uzandıkça uzaklaşan türden..
0 notes
Text
2024
Büyüdük… Zaman ilerledikçe yaş alıyoruz… Büyümekten olsa gerek artık farklı şeylerden tad almaya başladım. Mesela evimde yaptığım yemeği daha çok seviyorum. Kalabalık ortamlar yerine, evimi tercih ediyorum. Kitap okumayı, kedimi sevmeyi, dinginliği, kendimi iyi hissettirecek tüm ortamları seviyorum. Bu yıl da heybemi doldurdum iyisi ile kötüsü ile. Ama bu sene geçen yıllarda yazdığım gibi kendimize değer verelim, kendimizi önemseyelim diye yazdığım yazının bir anlamı kalmamıştı bende. Bazen yaşamak istemediğin, ama yaşadığın şeyler olur ya. Manevi olarak imtihan deriz. Hatta öyle bir noktaya gelirsin ki ben bunu hak etmedim deriz. İşte ben bu yıl bunu yaşadığım bir dönem geçirdim. Düştüm ama elimden tutanın Allah olduğunu unutmadan. Ben düştükçe o kaldırdı. O yüzden bütün iyikiler sana Allahım. Bu yıl vermem gereken bir karar vardı, çalışma hayatıma etki edecekti bu karar. Mutlu değildim orda her defasında bu sefer de dene, bu sefer olur belki diye diye koca iki seneyi bitirdim. Ve vermem gereken kararı zorda olsa verdim. Şimdi çok daha iyi bir yerdeyim. Çok şükür elhamdülillah. Bazen bir karar vermemiz gerekir yaa sonra ne yapacağım, ne olacak kaygısı oluşuyor insanda ister istemez. Halbuki Allah’a güvendiğimizde sonrasını sadece izliyorsun öyle güzel ilerliyor ki her şey sen sadece izliyorsun. Bu sene farklı bir şehir gezip, onların kültürlerini deneyimleme fırsatı buldum. Ve şunu fark ettim herkes bir yerde bir şekilde hayatını devam ettirmeye çalışıyor. Bu sene içinde zor dönemlerim oldu. Böyle basit bir zorluk değildi. Derler yaa herkesin imtahanı kendisine ağırdır. Benim için çok ağırdı. Yine Allah’a sığındım dualar ile… derler ya kırıldığınız yerlere dua sürün. Hep öyle yaptım. Büyüdüğümü fazlası ile fark ediyorum. Etrafımda abla diyenler arttı. Dışarı yerine ev ortamını tercih ediyorum. Böyle dingin olmayı daha çok seviyorum. Bazende kalabalık aile ortamını özlüyorum. Coronanın en güzel tarafı buydu galiba. Hepimiz evdeydik. Bir sofra kurulur ve hep beraber oturur sohbet eşliğinde ilerlerdik. Son sofralar olduğundan habersiz bir şekilde. Eskiye dair sadece güzel şeyleri özlüyorum. Annem ile yaptığım farklı tarifleri ve bunları videolara alarak o anları ölümsüzleştirdiğim için bir kere daha iyi ki dedim. Etrafımdakiler güzel bir yerde, veya anda sen video çekersin şimdi derler. Güzel anıları çekerim ki ileride hatırlaması da güzel olsun ❤️. Kendim ile vakit geçirmeyi sever oldum. Kendi başıma bir şeyler yapmayı öğrendim. Kedi sahiplendik Karamelim. Çok çok seviyorum patili dostum benim 🐾🩶. Bana o kadar iyi geliyor ki… Bazen kendime şunu diyorum neden bu kadar geç kaldın bir kedi sahiplenmek için. Sonra daha karamelin doğmadığı geliyor aklıma. İyi ki karamelim. Öyle güzel bir bağ kurduk ki. Geçenlerde bir yazı görd��m kediler konuşsa hiç bir insana ihtiyacımız kalmazdı diye sanırım öyle… Bu sene bir karar aldım paketli gıdalardan uzak durmaya çalışacağım elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Meyve ve kuru yemiş tercih etmeye çalışıyorum. Şöyle bir baktığımda zaman ilerliyor ömür kısalıyor. Keşkelerim ve iyikilerimin olduğu bir yıldı. Bana bıraktığı güzel şeyleri alıp, kötü şeyleri kendisi ile geçmişe bırakıyorum. Bu yıl en güzel iyikiler, güzel yaşantılar, deneyimlerin olacağı bol bereketli, bir yıl olması duası ile… İsteğim ise gönüllerde güzel iz bırakıp, güzel hatırlanmak… Hoş geldin yeni bir yıl daha bana güzel şeyler kat…
1 note
·
View note
Text
hafıza ne garip şey
satabilsem satarım
hoşuma gitmeyen şeyleri unutma yeteneğimi
içimde olan anne boşluğunu
merak ettiğim anne kucağını
insanın kendini sevmesini
insanın kendinde suçluluk hissetmemesini
kendimi sevmediğim gerçeğini
kendimi sevmeye hakkım olmadığını hissetmemi
sevginin ne olduğunu
insan kendini sevmeden birini sevebilir mi
sevdi de ne oldu gelin bir ara anlatayım size
bir süre buraya gelmeyeceğim
zaten gören yok
duyanların umurunda değil
götü başı toplayınca bir yazı yazacağım
artık ne kadar sürerse
ahhhh sayın güneş
geçen sene yazarım gelecek yazımı
buraya yazıp sildiklerimi yazmanın zamanı geldi
eee artık yaş 30 oldu
o bile nereden baktığına göre değişiyor
neyse oraları boşver
garip garip huylar edindim
ya yakın zamanda ölüm haberim gelir
duyanlara
ya gerçekten hayatımda başka bir sayfa açılıyor
içimde olan boşluğun en büyük sebebi annem sanırım
burada durdum
uzun uzun ağladım
artık soranlara en son çok yakın zamanda ağladım derim
soran varmış gibi
neyse ne diyorduk
bir intihar mektubu ile
aydınlanma yazısı arasında gelip gidiyorum
hayatımın özeti sanki
sene
ahhh
sene geçen sene
yaşım 7 hiç unutmam
ilk kendimden nefret ettiğim yaş
hala buradayım
annemin mutsuzluğu benim sanki
değildi herhalde
ama bana öyle gelmişti işte
yaşım 7
sonra
seneler sonra
yaşım 18
bir kadın tanıdım
sayın güneş
aldığım bir karar ile tanıdım onu
kendini sevmiyorsun toygar
o zaman hak edeni sev
elimden geldiğince sevdim seni
ne kadar geldiyse işte
sana çok çok fazla geldiği de oldu
hiç anlamadığın da
sonra
çok sonra
yaşım ne olursa olsun
seni daha iyi sevebilir miydim
hep aklımda
sonra
yine çok sonra
kendimi kapattım
yürüyeb bir ölü
duygusuz bir varlık
ki oldum bak bunu
hayatıma girenlerin yalancısıyım
sonra
çok sonra
hayatımda ilk
ama devamının habercisi bir durum oldu
çok basit
bayıldım
ama öyle normal değil
gözlerim açık bayıldım
bana da bu yakışırdı
kendime koyduğum zamanın sonlarına geldik
takvim yapraklarında 2025 görene kadardı
neredeyse geldi
sonrası için kalıcı bir hale gelmem lazım
yoksa
yoksa fazla gücüm kalmadı
kendimi sevmeyi öğreneceğim bir zaman geçireceğim
yoksa çabalarken düşeceğim
dikine
gözlerim açık öleceğim
bu arada bir not daha geldi aklıma
ben seni alacaktım lan
sen beni bıraktın
neyse
sen mutlu ol sayın güneş
benim onu bulmama daha çok var
ayağa kalkayım önce
sevdandandı mı bilmem yolundan mı
ben toygar
ismail toygar
zamansız bile olsa
ezelde de olsa
karşılaşmalar elbet olur
o zamana kadar
normale dönmeye çalışan ben
bakalım yine istediğimi alabilecek miyim
sağlıcakla
ToyToy
0 notes
Text
AGATHA'
Yaklaşık on dakikadır yürüyorduk. Geceden beri yürüyor oluşumu da hesaba katarsak düşüp bayılmamam için hiçbir nedenim yoktu. Ancak beni ayakta tutan şey ablamı bulmak zorunda oluşumdu. Kendi ic konuşmamı ve dış ortamın sessizliğini bozan Harvey oldu.
- Ablanı nasıl bulabileceğimiz hakkında bir fikrin ya da elinde bir ipucun var mı?
Harvey'in bu sorusu kalbime dokunmuştu. "Bulabileceğimiz..." Uzattığı bu yardım elini asla karşılıksız bırakmayacaktım.
- Elimde hiçbir bilgi yok, buranın neresi olduğuna dair de bir fikrim yok.
- O geceni bize anlatmak ister misin?
Yutkundum, zihnim bu duyduğu soru karşısında donakalmıştı. Belli karartılarla o geceye dair görüntüler önüme düştü. Gözümden birkaç damla yaş süzüldüğünü hissedince kendimi hemen toparladım. Neyse ki ikisi de önümden yürüyor beni bu halde görmüyorlardı.
- Ablam, bana su doldurmak için mutfaga gitmişti.
Edward, arkasını döndü ve sözümü keserek:
- Su doldurmaya bile üşenen bir kız hadi ama...
Harvey, eliyle Edward'a dokundu ve:
- Sus biraz da kız anlatsın önce.
Harvey'in her hareketi ciddi anlamda kalbime dokunuyordu, verdiği güven duygusuyla anlatmaya devam ettim.
- Birkaç dakika geçti, ablam gelmeyince onu merak ettim ve kontrol etmeye gittim. Evimizin koridorundayken mutfağın girişinde cam kırıkları olduğunu gördüm ve pesine elektrikler gitti. Bodrum katından gelen minik seslere doğru yöneldim fakat ablam orada değildi gelen sesin şartelle alakalı olduğunu düşündüm ve biraz da korktum, ablamın bahçede olabileceği aklıma geldi ve kapıya çıktım. Bahçedeyken yolun karşısından adımla beraber seslenen bir yardım çığlığı duydum. Sonrasında da yola atladım ve su an sizin yanınızdayım.
Harvey, adımlarını yavaşlattı. Sanki onun yanından yürümemi ister gibiydi. Söylediklerime bir sey dememişti ancak kafasında söylediklerimi düşünüyor gibi bir hali vardı. Edward ise abisinin onu tembihlemesinden sonra bana sataşmamaya başlamıştı. Sessizlik sürüyordu, bozmaya karar verdim.
- Siz bu saatte burada ne arıyordunuz?
Bu kez cevap Edward'dan geldi,
- Biz gerçekten avcıyız. Ama durum düşündüğün gibi değil, özel yeteneklerimizi güçlendirmek için bu saatte buradayız.
Hiçbir şey anlamamıştım. Boş bakışlarla yürümeye devam ediyordum. Harvey sessiz kalmamdan anlamış olmalıydı ki söze girdi.
- Ben ve kardeşim okçuluk üzerine eğitim alıyoruz. Ancak tek yeteneğimiz bu değil, sezgilerimizi güçlendirmek için belli saatlerde ormanda beraber geziyoruz. Hava şartları, saat gibi detaylara bağlı kalmadan. Şimdi kamp alanına gittiğimizde daha iyi anlayacaksın. Senin konuna dönecek olursak, ablan için üzüldüm. Bulman için elimden gelen her şeyi yapacağıma emin olabilirsin. Umarım ablan iyidir biz de ablanı buluruz. Kamp alanındaki arkadaşlarımıza da soruştururum gece olan biten hakkında bir fikri olan var mı diye.
- Teşekkür ederim.
Harvey'in bu iyiliği karşısında sadece bu iki kelime dökülmüştü dudaklarımın arasından. Kendimi çok mahçup hissediyordum bir o kadar da berbat.
Etrafı çitlerle çevrili bir alan, görüş alanımıza girmişti. Kamp alanı dedikleri yerin burasi olduğunu düşündüm ama bu kez onlar bir şey diyene kadar sessiz kalacaktım. Harvey sanki zihnimi okur gibi bana döndü.
- Şimdi seni birkaç dakika burada bekletmek zorundayım. Edward, sen Agatha ile beni bekle.
Edward, başıyla Harvey'i onayladı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Harvey de aynı şekilde kafasını salladı ve ilerledi. Kapının girişinde bir adamla konuştuktan sonra içeri girdi. Gözlerimi hiç kırpmadan kapının girişine ve Harvey'in gözden kaybolusuna bakmıştım. Edward'ın öksürüğüyle gözlerimi oradan aldım ve Edward'a döndüm.
- İstersen abimi sana ayarlayabilirim.
Ne!? Bu çocuk az önce abisini bana ayarlamaktan mı bahsetmisti? Ah, hayır... Lütfen tüm bunlar bir kabus olsun. Başımdan aşağı resmen kaynar su dökülüyordu. Edward kıs kıs gülmeye başladı. Bu bücürle asla anlaşamayacak olduğumuzu düşündüm. Sorusunu cevaplama zahmetine bile girmedim ve arkamı döndüm.
Kısa süre sonra Harvey, dışarı çıktı...
Puslu Aynalar, Devam ededek...
Yazar: Taha Öztürk.
#agatha harkness#artists on tumblr#batman#cats of tumblr#gravity falls#kitap#blog yazarı#fenerbahçe#gerilim#nick nelson
0 notes
Text
Selaaaaaammmm yaralılarr klübüüüü!!!!
Heryerde ama heryerde beni düşünme evresinden hareket aksiyonuna geçirecek bir motivasyon konuşması ya da yazısı aradım ama hiçbiri kalbimi başla komutuna geçirecek kadar yeterli değildi.
Sonunda kendi motivasyon yazımı yazmaya karar verdim.
Hayatta ne olursa olsun başımıza ne gelirse gelsin, Allah o kadar yüce bir ilah ki, sana onlara sabır edip dayanma, kafana bişeyler yapmalıyım düşüncesi dank ettiğinde ise onları birer birer düzeltme ve telafi etme gücü ve kudreti veriyor.
Ben de düzeltebilir miyim herşeyi, bende de o güç var mı diye hiç dert etme. Sende de o güç var.
Hepimizin ama hepimizin, fakirinden tutun zenginine kadar hepimizin sorunları problemleri var. Eskiler dermiş ya dertsiz kaya dibi yok diye. İyi ki de bu sorunlar girdi hayatımıza. Bizi bize, kendimize ne kadar güçlü olduğumuzu farkettirdi. Hayatımızdaki bizi manipüle eden insanlar ise bizim tertemiz niyetimize ve parıl parıl kalbimize rağmen insanların ne kadar kötü de, acımasız da, çirkin de olabileceklerini öğrettiler. Hayatımızdaki rolleri buydu. Biz onları yaşlı gözlerimizle kapıdan kovduk, mahçup bir şekilde çıktılar ve gittiler. Hala öğrenemedin mi herkesin sen gibi olamayacağını? Sen hele bir öğren ne yapman gerektiğini, utanarak çıkacaklar ve gidecekler.
Belki annen sana haketmediğin yere bağırıyor, belki o çok hoşlandığın çocuk senin değerini bilmiyor, belki paran yok. Belki de çok yakının hasta ve kendini çaresiz gibi hissediyorsun.
Asıl çaresizlik ne biliyor musun? Seni bu dünyaya lütuf diye gönderen Latif olan Allah'ı bilememen ve tanıyamaman. Asıl çaresizlik senin hala inatla ona kalbini açmaman. Hala hakikate kulaklarını tıkaman ve uçurumda avazın çıktığı kadar bağırman. Faydası yok kimse duymuyor seni, kimse yardım edemez sana. "O" hariç. Senin tertemiz özünü hatırlayıp acizliğini ona sunup ve teslim edip, ellerini açıp ona dua etmeni istiyor.
Allah, eğer sen elinden geleni yaparsan, senin için en ama en doğru ve en hayırlı kararı verecek senin için.
Duydun, seni bekliyor. Sorunun ne olursa olsun onun gücü herşeye yeter. Herşeye mi diye sormayın. HERŞEYE.
Her acı, yaşadığımız her canımızı yakan ızdırap birer deneyim ve onunla birlikte bir öğreti. Şu Mevlana hazretlerinin sözü, okuduğumdan beri hiç aklımdan çıkmadı. Sizinle de paylaşmak isterim;
Bir yanlışı bir kez yaparsan hata, ikinci kez yaparsan aptallıktır.
Yine deneyimlerimizle ilgili Dostoyevski'nin de şöyle bir sözü var.
İlk yapılan yanlışa kaza, ikincisine hata, üçüncüsüne ise tercih denir.
Her seçimimiz ise kademizi belirler.
Ben 13 senedir bipolarım. Hayatım yemek ye, dua et, uyu ve tekrarla şeklinde dönüp duruyor.
Bazen annem bir espri yaptığında gülecek ya da gülümseyecek motivasyonu bile bulamıyorum.
En basitinden bazı geceler akşam yemeğinden sonra ilaçlarımı içiyorum. Yatma saati geldiğinde sarhoş gibi oluyorum ve dişlerimi fırçalamaya üşeniyorum. Güç bulmak için içimden 1 dakikayı sayıyorum ve fırçalamam bitince kendimi şampiyon ilan ediyorum.☺️
Sadece bu ufacık dişlerimi temiz tutma eylemi bile benim bir seçimim ve çürürse dişçiye gidip acıyla sızıyla bir dizi işlemle tekrar sağlıklı hale dönmek zorundayım. Bayılacağım para da cabası.
Aslında özetle bu ilahi sistem şöyle çalışıyor.
1. Allah'ın varlığına birliğine, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, hayır ve şerrin sadece Allah'tan geldiğine şüphesiz inanmak ve ahiret gününün gerçekleşeceğine iman etmek
2. Kalbini ona açıp ona iyi bir kul olmaya niyet etmek.
3. Günahlarından ve hatalarından vazgeçip pişman oldum deyip ondan af dilemek ve bir daha yapmamaya çalışmak
4. Önce kendini tanımak ve ne istediğini bilmek, hedeflerini belirlemek.
5. Bu dünyadaki misyonunu ve potansiyelini keşfetmek.
6. Tekamül'ün ne olduğunu araştırmak ve mümkün olan en kısa sürede tekamüle ermek. Elinden gelenin en iyisini yapıp ona teslim olmak.
7. Hangi yaşta olursan ol ölüme hazırlanmak.
İşte benim hayatta başarılı olma rehberliğimdeki notlarım bunlar. Bedavadan yaşam koçluğu yapıyorum daha ne istiyosunuz siz benden?? ☺️
2024 bitiyor. 2025 kapıda ve bize göz kırpıyor. Nolursa olsun Allah'ın kapılarının kullarına her zaman açık olduğundan eminim. Yeni yıl yeni umutlar yeni Ugg botlar.😁
2025 için dileğim bu yapmam gereken maddeleri tamamlayabilmek. En başta sağlıkla! İyi yıllar şimdiden.
REMİNDER; YAPABİLİRSİN!
0 notes
Text

son zamanlarda geçirdiğim en iyi vakitlerden biriydi tiyatroya gitmek. oyuncular muhteşemdi. zaten tiyatroya aşığım oyunculuk güzel olunca ayrı aşığım 🫠🫠🫠 (sanki kırk yıllık aktris gibi konuştum, senin ne haddine de oyunun veya oyuncunun iyisi kötüsü hakkında yorum sahibi olmak?! demi bence de. ama şöyle ki bence bir zaman sonra okuya okuya izleye izleye tiyatro anlayışı oluşuyor insanın bunu anlıyorum veya belki her şey zevke göre, değişir 🤷🏻♀️)
>bence< oyun çok da güzel değildi açıkçası yalan söylememek lazım. ama oyun sonrası oyuncularla fotoğraf çekmece sohbet muhteşem oldu. çok da karıştırmadan anlatmaya koyulayım. teyzem ben anneannem işte sahneye çıktık, teyzem dedi ki “şu an seninle bu sahneye çıktığım için gurur duyuyorum” çok heyecanlandırdı, duygulandırdı beni🥺 teyzemle birlikte bir gün aynı oyunda aynı sahnede olmayı o kadar istiyorum ki, sahnede olmayı zaten istiyorum bi de teyzemle aynı oyunda olcam amaanınnnnn tadından yenmez ben size söyleyeyim! her neyse sonra fotoğraf çekinmek için ilk ben atıldım ��ok tatlı bir adamdı ama ismini unuttum. teyzem ilk fotoğrafı muhteşem (!) çektiği için 2. defa daha çekindim, adamın ismini unuttum demeye bile yüzüm yok bu yüzden utanıyorum maalesef. sonrasında 1 kadın ve 2 adamla daha çekindim. biri selahattin taşdöğen öteki murat ercanlı, hanımefendinin ismi de suna fakat hatırlayamadım soyadını. murat ercanlı bu arada kızılcık şerbo görkemin babası (dizide, yanlış anlaşılmalara meyil vermeyelim🤭) anneannemle sohbet edip sezonla ilgili minik spoiler verdi, adam çok tatlıydı ya 🤠🤠 gerçekten konuşmasını bilen, kibar insanlara bayılıyorum... selahattin taşdöğen’in “bütün hayatımda tiyatro olsun istiyorum, tavsiyen nedir?” diyen küçük bir çocuğa verdiği cevaplar hoşuma gitti, çocuk benim içimden geçenleri duymuş da sormuş gibiydi. böyle ünlü insanlarla özellikle tiyatro oyuncularıyla konuşmak veya yakın diyaloglarına şahit olmak garip hissettiriyor ama güzel.
bu yazıya da nerden başlasam neyi anlatsam karar veremedim bir türlü, bu ara cümlelerimle “yakınımdasın ama dokunamıyorum” gibi bir ilişkim var maalesef. her neyse aşıcaz aşıcaz no problem🐢 bugün yine kendi kafamın içinde negatiflikten kırılırken bazen arkadaşlarımızdan görmek istediğimiz çaba aslında arkadaşlarımızdan görmek istediğimiz değilmiş sanırım bunu anladım. bi de bazı insanlar bazen gerçekten hak etmiyor :)
derken derken böyle düşünürken ilk defa bir cenazeye şahit oldum, diyebilirim evet. çok şükür aileden biri değildi karşı apartmanımızdaydı. kısa süreliydi tabutu araca koyma süresi ama o çığlıklar hâlâ kulağımda. yazarken bile içim garip oldu. yaşıyorsun ve ne yaşadıysan ne yaptıysan kendine. sonra ölüp gideceksin ve unutulacaksın bir şekilde. hayat bu kadar işte ya. hem bunları düşünüp yazacak kadar uzun hem de vakit olmayacak kadar kısa.
içinizden geleni yapıp, kendinizi mutlu etmeyi bırakmayın💐
1 note
·
View note
Text
Başarısızlar | 18 - Kuşku

Subaru: Anlıyorum. Demek bu gönderici kişiyi bulmaya çalışıyoruz.
Subaru: Yani sahneye çıkmama ihtimalimiz mi var? Hadi ya, tam da hazırlanmıştım...
Hokuto: Üçünüz hep doğru düzgün düşünmeden karar veriyorsunuz.
Hokuto: Ben size "bugün konser verebiliriz" demiştim, ama siz hemen sahne kıyafetlerinizi giyip geldiniz, değil mi?
Subaru: Çünkü uzun süredir böyle büyük bir sahnede şarkı söylemedik!
Subaru: Amma heyecanlanmıştım! O küçük sahneler bana yetmiyor!

Hokuto: Aslında katılıyorum. ES'in atmosferinden mi yoksa L$ sisteminden mi bilmem ama... Sanki hep elim kolum bağlı.
Hokuto: Beni strese sokuyor, her an patlayacakmışım gibi hissediyorum.
Hokuto: Bugün içimi dökmek için iyi bir gün olur zannetmiştim. Fakat hala göndericiyi bulmalıyız.
Subaru: Baban olabilir mi, Hokke? Sana Hold-hands'den mesaj atmıştı hani?
Hokuto: Evet... mesajı görür görmez kendime "yine mi bu?" dedim, o yüzden burada olduğunu düşünüp yüz yüze konuşmak istedim.
Hokuto: Ama burada olduğunu sanmıyorum. Mesajda söylenen yere gittim fakat oradaki adam babam değildi.
Hokuto: Oradaki adam söyleyince anladım ki kandırılmışım.
Hokuto: Birisi babamın kişiliğini ve profil fotoğrafını kullanarak bana mesaj atmış.
Makoto: Kötü olmuş. Hold-hands ES'in kontrolü altında fakat yine de dolandırıcılara dikkat etmelisin, Hidaka.
Makoto: İnternet çılgın bir yer. Başına her şey gelebilir.
Makoto: Bu konuda tecrübeliyim, isterseniz hesaplarınızı güvende tutmak için yardımcı olabilirim.
Hokuto: Eğer vaktin varsa çok iyi olur.

Hokuto: Maalesef hemen babam olduğuna inanıp mesajı silmem benim suçum...
Hokuto: Daha dikkatli olmalıydım.
Makoto: Olsun, takma kafana. Hold-hands'de dolandırıcılar çok mu görülüyor sanki?
Makoto: Konusu açılmışken, hâlâ babana daha nazik davranmayı düşünmüyor musun, Hidaka?
Subaru: Gerçekten! Ukki ve benim aksine senin seni seven bir baban var, değil mi? Şansını böyle harcama!
Hokuto: Bunun konuyla alakası yok. Asıl önemli olan karışık bir komploya bulaşıp bulaşmadığımız...
Hokuto: Manipüle edilmekten nefret ederim, ama bunu yapan kişinin amacını öğrenmek istiyorum.
Hokuto: O karşılaştığım adam tuhaf şekilde lafı dolandırıp durdu, bu yüzden ne demeye çalıştığını anlamadım.

Makoto: Kimdi o adam? Sanırım parayı gönderip bizi buraya çağıran kişi o...?
Mao: Of, bu işte bir terslik var... Belki de bizi sahneye çıkarmak için kullanıyordur.
Subaru: İlerlemeye kaydedemiyoruz ama şimdiden popüler olduk.
Subaru: Yine de L$ kazanamıyoruz. Popüler oldukça daha fazla harcama yapmamız gerekiyor, bu yüzden biriktiremiyoruz.
Hokuto: Evet. Trickstar maalesef L$ sıralamasında ortalamanın altında.
Hokuto: Böyle gidersek MDM'in giriş ücretini bile ödeyemeyeceğiz. Bu ödülleri kaçıramayız.
Subaru: Eh. Görünüşe göre diğerleri düşüşte olduğumuzu sanıp bizi ciddiye almayı bırakmışlar.
Subaru: Belki de buraya bizi yenmek için çağırmışlardır. Böylece "Geçen yılın SS şampiyonlarını yenenler"~ diye ün kazanabilirler.

Hokuto: Eğer öyle düşünen biri varsa bizi küçük görüyorlar demektir.
Hokuto: Öyle olsun, bakalım kazanabiliyorlar mı. Bizi kolay yem sandıklarına pişman edeceğim onları.
Mao: Biraz sakinleşelim ama. Biz Knights gibi savaşçılar değiliz. Hareket etmeden önce işin aslını öğrenelim.
Makoto: Isara haklı. Zaten bunun gibi âni hareketlerimiz yüzünden ES'te birçok engelle karşılaşıyoruz, yani her şeyden önce bir plan yapalım.
Makoto: Böyle olacağını tahmin etmeliydim, fakat Yumenosaki Lisesi'nin aksine ES, yetişkinlerin dünyasına ait. Duygularımıza göre hareket etmek kötü bir seçenek olur.
Hokuto: Of. Küçük hörülmekten nefret ediyorum.
Mao: Belki de sen olayı yanlış anlıyorsundur.
Mao: O kişi hayranlarımızdan biri olup bizimle aynı sahnede durmak istiyor olabilir. Karşılığında iyi miktarda ödeme yapmışlar zaten.

Hokuto: Hayır. Hayranımız olduğunu düşünmüyorum. Bana seslenen adamla konuştuğumda—
Hokuto: Ağzından çıkan her kelime, yaptığı her hareket rahatsız ediciydi. Bana bulaşıp durdu.
Hokuto: Nasıl desem... Yumenosaki'de hiç böyle bir şey hissetmemiştim.
Hokuto: Sanki gözümü ondan ayırdığım an bana saldıracakmış gibiydi. Çok tehditkar bir tipi yoktu, ama gardımı düşürmemeye dikkat ettim.
Hokuto: Sanki bir otobur tarafından yenilecekmişim gibi hissettim. Korktuğumdan değil de...
Hokuto: Sanki ailesini veya kardeşini öldürmüşüm de benden intikam almaya çalışıyor gibiydi... Gözleri kin doluydu.

Makoto: Şey... Sana tam olarak ne dedi? İsmini söyledi mi?
Makoto: İsmini veya görünüşünü bana söylersen hemen internetten araştırabilirim—
Hokuto: Hm, iyi olur. Edokko* gibi konuşuyordu. Aynı zamanda ciddiyetsiz ve sert davranışları vardı.
* ç.n. Edokko: Edo (şimdi ki adıyla Tokyo)'da doğan ve büyüyen kişi. Terimin 18. yüzyılın sonlarında çıktığına inanılıyor.
Hokuto: Sanırım isminin "Rinne Amagi" olduğunu söyledi.
← Önceki bölüm ◆ Sonraki bölüm →
#ensemble stars#ensemble stars music#enstars#enstars music#hokuto hidaka#subaru akehoshi#makoto yuuki#mao isara
1 note
·
View note
Text
Bir çocuk tanıdım veya ben o hissini gördüm henüz içi küçük kalbi ruhu çok temiz ama o kadar da olgun ruhlu bir kadın karanlıkta duruyor ki her şeyden herkesten korkarcasına, sadece elimi uzatmak istemiştim belki onu mutlu ederim diye ve tuttu hiç bırakmak istercesine ama olmadı alışmadığı güvenmediği hiç bir şeye adım atamıyor, kaçıyor güvenmediği her limandan uzaklaşıp dalgalara bırakıyor kendini, biraz zaman geçti büyüdüğünü gördüm ve aşk dolu gözlerle baktım gurur falan umrumda değildi iyi olsa yeterdi yoluma çıkmasına bir anlam yüklemeye başladım adını koyamadım ama hiç kimseye de anlatamadım hep gizli güzel kalsın diye kalbimde yaşatmak istedim sonra bir baktım ki özlemek beklemek insanı öldüren en derin duygu ve nemi yaptım konuşmaya karar verdim her şeyi göze alıp kaybetmek istemiyorum diyerek, öyle eğlenceli falan değil ciddi olucaksın hayatta telli duvaklı gelin olmadan asla görüşemem konuşamam , ne kadar zor dimi keşke benim yanımda olsa bir bilsen ne kadar güzel tatlı hangi kelime açıklar ben bile seçemedim o denli gözleri var kimine tuzak kimine hayat en çokta bana belki yürüdüğüm en zor yol ama hep dinlemek istiyorum o ses nefes olsun yeter imkanım gücüm olsa kalbimde saklar her kötülükten uzak tutardım ama hayat azizim yine aynı yere geliyoruz belkide hiç ileri gidemiyoruz ruhuna takıldık bir şaşkın çocuğun ve çok kalbi kırık ama hep özlüyorum gitmekten gelmekten korktuğum tek anı yaşıyorum gizleyemiyorum kendimi hep bir bocalama içinde buluyorum olsundu ona değer. Aslında olan şey şöyle özetlenirse bilmediğim yerdeyim ama bildiğim tek şey yanında yüreğinde olmak istediğim şimdi bitti azizim. Sonra görüşüceğiz.
#edebiyat #şiir #düzyazı #maveyaz #kitap #FerhatYılmaz
1 note
·
View note