#Amerikan halkı
Explore tagged Tumblr posts
Text
Elon Musk, CPAC 2025'te Altın Rezervleri ve İsraf Üzerine Konuştu
New Post has been published on https://lefkosa.com.tr/elon-musk-cpac-2025te-altin-rezervleri-ve-israf-uzerine-konustu-45075/
Elon Musk, CPAC 2025'te Altın Rezervleri ve İsraf Üzerine Konuştu

Elon Musk, CPAC 2025’te yaptığı konuşmada altın rezervlerinin önemine ve israf konusuna dikkat çekti. Sürdürülebilirlik ve ekonomik etkiler üzerine düşüncelerini paylaştı. Detaylar için hemen tıklayın!
https://lefkosa.com.tr/elon-musk-cpac-2025te-altin-rezervleri-ve-israf-uzerine-konustu-45075/ --------
#altın rezervleri#Amerikan halkı#CPAC 2025#Elon Musk#Federal Rezerv#Fort Knox#israf#kaynak yönetimi#Ekonomi
0 notes
Text
Ebû Ubeyde: Gerçek Bir Kahraman
Tam zamanında yetişti Ebu Ubeyde… Emperyalizmin ürettiği tüm sahte kahramanların foyasını meydana çıkardı. Batman’i de, Süperman’i de, İronmen’i de çöpe çevirdi. Paramotorlu mücahitlerinin Siyonist İsrail karakollarını bastığı sahneler Hollywood, Marvel ve Warner Bros stüdyolarının yeşil perde önünde milyonlarca dolar harcayarak çektiği tüm aksiyon sahnelerini ve prodüksiyonlarını yerle bir etti. Tünellerde ürettiği yerli üretim füzeleriyle Siyonist İsrail’in milyarlarca dolar harcadığı demir kubbesini delik deşik edip kevgire çevirdi.
Amerika’nın Rambo yalanıyla büyüyen nesiller, alnında “L�� ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yazan bandajı, yeşil kamuflajı ve yüzünü örten kırmızı kefiye’siyle gerçek bir özgülük savaşçısıyla tanıştı. Mahalle aralarında süper kahraman oyunları oynayan çocuklar artık Ebû Ubeyde ismini kullanmaya başladı. Anne-babalar yeni doğan çocuklarına Ebû Ubeyde ismini vermeye başladı…
Gündelik kıyafetleriyle tünellerden çıkıp kendi ürettikleri silahlarıyla “Allâhuekber” diyerek Siyonist İsrail’in son teknoloji tanklarını büyük bir rahatlıkla havaya uçurabilen kahramanlar, tüm dünyanın dikkatini çekti. Kızlarını ve oğullarını, ailelerini ve evlerini kaybetmelerine rağmen yaşadıkları toprakları terk etmeyen ve direnen bu halkın inancını ve dinini araştıran binlerce insan Müslüman oldu.
Ebû Ubeyde sadece Siyonist İsrail’in değil Amerikan emperyalizminin de canına okudu. Emperyalistlerin uzun yıllar boyunca milyarlarca lira harcayarak ürettikleri naylondan kahramanları, özgürlük masallarını, demokrasi yalanlarını, uluslararası markalarını ve kültür emperyalizmini buruşturup çöp kutusuna attı…
Ebû Ubeyde; “Ey İslam dünyasının korkak liderleri! Gazze'de ölenler için üzgün olduğunuzu söylemeyin ve onlar için de boşuna üzülmeyin! Çünkü onlar şehit oldu ve Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar. Siz kendi korkak halinize üzülün.” diyerek Filistin edebiyatıyla rant ve itibar elde edenlerin tamamını boşa düşürdü. Kurdukları samimiyetsiz kelimeleri boğazlarına dizdi. Okudukları Kudüs şiirlerini yarıda kesti…
“Biz, sizden Gazze’deki çocukları savunmak için savaşmanızı, en kutsal mabedinizi savunmanızı falan beklemiyoruz. Ancak sınır kapısında bekleyen insani yardımları hareket ettiremeyecek kadar da mı acizsiniz?” diyerek Siyonist İsrail’le normalleşmek ve ticaret hacimlerini arttırmak için can atan, el ovuşturan ve sıraya giren tüm İslam ülkelerine krallarının çıplak olduğunu gösterdi.
“Duydum ki bizim için gıyabi cenaze namazları kılıyormuşsunuz. Bizim için cenaze namazı kılmayı bırakın çünkü asıl ölüler sizlersiniz. Biz yardımı da sizden değil ancak Allah’tan isteriz. O da kimi layık görürse bu yardıma ancak onu vesile kılar. Zulme sessiz kalanlar bilsin ki Allah onları bu zafere layık görmemiştir.” diyerek Filistin konusunda fiili adım atmayan güç ve yetki sahiplerine layık oldukları yeri gösterdi ve herkese hak ettiği cevabı verdi…
“İstediğiniz kadar kalabalık gelin, ister araçlarla ister yaya gelin, ister karadan ister havadan ister denizden gelin, hiç fark etmez. Size ölümlerden ölüm beğendireceğiz. Pişmanlıktan kendinize lanetler okuyacaksınız. Gönderdiğiniz her askeri, siyah torbalar içinde evlerine ve size geri postalayacağız” diyerek tüm süper güçlerin dizlerini titretti. Onu dinleyen Siyonistlerin korkak komutanları savaş alanından kaçarken kendi askerleri tarafından cehenneme yollandı.
“Birliklerimizin içinde kaza namazı olan hiçbir kimse yok. Kaza namazı olanı işgale karşı savaştırmıyoruz.” diyerek ibadetin, ahlakın ve İslami ölçülerin olmadığı bir mücadelenin cihad olamayacağını tekrar öğretti.
Ebû Ubeyde yaptığı açıklamalarla Siyonist ve batı medyasını da kepazeye çevirdi. İmkânsızlıklar içinde çektiği birkaç dakikalık videolarla savaşta bile tüm gerçeği ortaya koyan, abartmayan, şov yapmayan, lafı evirip çevirmeyen, Siyonist leşlerin sayısını bile İsrail medyasından önce haber veren Ebû Ubeyde, İsrail ve ABD halkı tarafından bile en güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul edildi. Bu özelliğiyle Ebû Ubeyde el-Emîn olan Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmeti olduğunu, güvenilirliği ve eminliğiyle bir kez daha ispat etti.
Yüzünü kaplayan kırmızı kefiyesini ne zaman çıkaracağı kendisine sorulduğunda “Kudüs’ün özgür olduğu gün yüzümü açacağım” diyen Ebû Ubeyde bize uzun zamandır unuttuğumuz bir hayali yeniden kurdurdu…
Düşünün! Kudüs’teyiz. Gözlerimizde sevinç gözyaşları, kalbimiz yerinden çıkacak gibi. Mescid-i Aksa’nın bahçesinde muazzam bir kalabalık. 57 İslam ülkesi birleşmiş ve Kudüs özgürlüğüne kavuşmuş. Mescid-i Aksan’ın minberinden İslam Birliği deklarasyonu ilan ediliyor. Bildiriyi okuma vazifesi İslam orduları başkomutanı olarak atanan Ebû Ubeyde’ye verilmiş…
Hayal deyip geçmeyin! "Her şey bir hayalle başlar" derdi Erbakan hocamız…
Selam olsun gerçek ve çağdaş kahraman Ebû Ubeyde’ye, Kassam ordularına, Hamas’a ve izzetli Gazze halkına…
12 notes
·
View notes
Text
Türkiye'nin Merkeziyetçilik Problemi
Türkiye'de merkeziyetçilik konusu açıldığında, insanlar bu konuyu terörizm ve vatanın bölünmezliği gibi klişelerle ele almaya meyillidirler. Oysa merkeziyetçilik gerek iktisadi gerekse sosyal çerçevelerde bu ezberci perspektiften çok daha kapsamlı olarak incelenmesi icap eden, insan hayatının her alanına etki eden devletin örgütlenme yapısını ilgilendiren bir konudur.
Merkeziyetçiliğin yarattığı hukuki sorunların, ekonomik sorunların, yapısal sorunların akılcı bir çerçevede tartışılması gerekir. Bunu sağlıklı yapabilmek adına da dünyadaki diğer ülkelerde desentralizasyon süreçleri nasıl işlemiş bunu somut olarak incelersek kendi ülkemizdeki sorunlara da daha kolay ışık tutabiliriz.
Mesela endüstriyel desentralizasyon süreçleri içinde benim sevdiğim bir örnek Japonya'dır. "Cities, Autonomy, and Decentralization in Japan" adlı eserde bu örnek açıklanır. Japonya'nın 2. Cihan Harbi'ndeki mağlubiyetini takip eden dönemde ABD'nin işgal güçlerini yönetip Japonya'yı dönüştürme yoluna gittiğini görebiliyoruz. Bu süreç 1945 ve 1952 yılları arası olarak tanımlanıyor. Bu dönemde işgal kuvvetleri türlü türlü ekonomik, sosyal, idari, askeri olmak üzere çeşit çeşit reformlar yürürlüğe koyduruyor.
ABD'nin bu süreçteki amacı basittir: O dönemde hem Maoizmin yükselişine, hem Sovyetlere karşı Asya'da komünist akımlar için iyi alternatifler yaratmanın icap etmesi. Japonya bu yüzden önemli bir rol oynuyor ABD için.

Gelgelelim bu dönemde Japonya'nın yapısı daha çok bir state capitalism, haliyle de nepotizm ve yozlaşmışlık var. Japonya öyle bir anda teknoloji üretmekle anılan bir ülke olmuyor. Amerikan işgali uzun bir süre sanayi sitelerini de etkisi altına alıyor. Bundan ötürü Japonlar bir süre kendi teknolojilerini üretme hususunda umutsuzluk yaşıyorlar. Devamında da teknoloji ithal edip ithal ettiklerini geliştirme üzerine bir strateji kuruyorlar.
Eh, bizde nasıl İstanbul varsa onlarda da Tokyo var. Her şey Tokyo'da konsantre olmuş. Peki endüstriyel desentralizasyonu Japonya'da ne başlatıyor? 1960'ların başında Kyushu'da bir ekonomik kriz oluyor sanayide. Ama bu bölgenin altyapısı güzel. Yani ulaşım sorunu yok ve buradaki bölgesel krizden dolayı ucuza çalıştırabilecek bir sürü işçi var. Şirketler diyor ki "Neden Tokyo'da kalalım?" Böylece desentralizasyon süreci başlıyor. Böylece hem şirketler kazanmış oluyor hem de şirketlerin taşındığı bölge halkı kazanmaya başlıyor.
Şimdi İstanbul'u düşünün. İstanbul tek başına Türkiye'nin gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 30'undan fazlasını üretiyor. Bu sizce sağlıklı bir durum mudur? Bu durumun sebebi nedir?
Diyebilirsiniz ki "Bunun sebebi plansızlık, merkezi yönetim plan yapmadığı için böyle." Hayır, bizdeki sorun merkezi yönetimin plan yapmaması değil, bilakis merkezi yönetimin her işe haddinden fazla karışmasıdır.
Türkiye'de devlet ne yapıyor? Bir asgari ücret belirliyor. O asgari ücreti Edirne'deki de alıyor, İstanbul'daki de alıyor, Hakkari'deki de alıyor. İstanbul'da birileri evler pahalı diye şikayet ediyor, bunun sonucunda bütün ülkede kira artışına sınır getiriliyor. Piyasa dengeleri bozulunca bu sefer ev sahipleri diyor ki "Nasılsa daha sonra ben bu kirayı yükseltemeyeceğim en iyisi şimdiden daha yükseğe koyayım.", yok eğer bunu yapmazsa da mevcut kiracıları atabilmek için "Almanya'dan oğlum gelecek." moduna geçiyor, sonuç olarak problem çözülmediği gibi üzerine bir de millet birbirinin yakasına yapışıyor.
Ne oldu? Devlet sorunu çözmedi, daha da beter etti.
Oysa Türkiye idari bölgelere ayrıldığı ve buralardaki yerel yönetimler kendi asgari ücretlerini kendi iktisadi gerçekleri, kendi piyasa koşulları çerçevesinde belirlediği takdirde bambaşka bir tablo olabilirdi. İstanbul'a yığılmış o iş merkezlerinin ülkenin dört bir yanına daha ucuz iş gücü için dağıldığını tahayyül edin. Hem İstanbul'un talep fazlasından kaynaklanan, suni yöntemlerle baskılanmaya çalışılan konut krizi, trafik sorunu, o korkunç kalabalığı rahatlayacak, hem diğer şehirlerin ekonomileri canlanacak. Anlayacağınız üzere herkes kazanacak bu senaryoda, tüm ülkeyi tek merkezden yönetmek isteyen güç aşığı 2-3 kravatlı hariç tabii.
Dahası da şudur: Bir ülkenin bütün ekonomik aktivitesinin üçte birinin bu kadar küçük bir alana sıkıştırması zaten aşırı derecede risklidir. Niye risklidir? Çünkü İstanbul deprem bölgesidir. Bu koşullarda merkeziyetçi yönetimin İstanbul'daki işçi maliyeti ile Van'daki işçi maliyetinin aynı olmasına sebebiyet vererek bütün ekonomik aktivitenin İstanbul'a sıkıştırması yapılabilecek en aptalca kamu yönetimi hatalarından biridir.
Sentralize bir sistemi mantıklı bulabilmeniz müthiş homojen bir yapı olmanız gerekir.
Peki Türkiye homojen, küçük bir şehir devleti midir?
Gerçi küçük şehir devletleri de homojen olmuyor. Bakın Singapur'a. Çoğunluk Çinli ama 14'ü Malay, yaklaşık %9-10'u da Hint. Din deseniz üçte biri Budist, beşte biri ateist, yüzde 19'u Hristiyan, %15'i Müslüman. Çinliler şimdi çıkıp kendi etnik ve dini değerlerini bu toplumun kalanına dayatırsa ne olur? Bir sürü gereksiz kriz ortaya çıkar. Oysa adamlar 4 tane resmi dili koymuşlar oraya, işine bakıyor herkes. Refah içinde yaşıyorlar.
İsviçre'ye bakın, her kantonu ayrı bir dünya. İsviçre şimdi bölünmüş, egemenliğini yitirmiş, refahtan uzak bir ülke mi? Elbette değil.
Bizimkiler de 21. yüzyılda hâlâ kendi refah düzeylerini feda etme pahasına herkese "Türküm doğruyum çalışkanım." dedirme derdindeler. Kürtçe şarkı, tiyatro yasaklama derdindeler. Buna karşı çıkan herkesi de "PKK'lı, terörist" diye utanmadan yaftalıyorlar. Terörizm sorununu Kürtleri baskılayarak çözümleyebilecekleri inancıyla aynen devam ediyorlar.
Peki ülke bundan ne çıkar elde ediyor? Koca bir hiç.
Bunu dile getirmek sevgi pıtırcıklığı falan değildir, terörizmi meşrulaştırmak da değildir. Bu inat Türkiye'nin ülke olarak komple verimliliğini, yaşam standartlarını düşürmektedir. Kürtlerin temel eğitimini kendi dillerinde almasını engellemek demek, beşeri sermayeye ket vurmak demektir. Terör örgütleri için zorla dağa çıkarılacak daha fazla zavallı çocuk demektir.
Peki kim kazanmaktadır bu denklemde? Türkler değil. Kürtler de değil. Kim kazanmaktadır söyleyeyim: Ucuz ucuz popülist siyasetle, hiçbir politika üretmeden mecliste uyuya uyuya sizin vergilerinizle geçinen takım elbiseli bazı şahsiyetler kazanmaktadır. Çünkü beyin hücrelerini kullanarak sorun çözmek yerine kutuplaştırıcı siyaset ve korkudan beslenmek işlerine gelmektedir. Neden mi? PKK'nın olmadığı bir Türkiye'de MHP'yi hayal edin, nedenini anlayacaksınız.
Tekrar altını çizmek gerekir ki, milletin Türk-Kürt mevzusundan ibaret zannettiği merkeziyetçilik sorunu mevzunun sadece bir boyutudur, bu problemin asıl fecaat olan kısmı daha önce de değindiğim üzere yarattığı ekonomik sorunlardır. Ekonomik açıdan Antalya'nın ihtiyaç duyduğu idari biçim ile, Rize'ninki aynı olabilir mi? Kars'ınki ile İstanbul'unki aynı olabilir mi? Merkeziyetçi bir sistemde Ankara'da oturan bir adam bunların hepsi adına karar alıyor. Sonra ne oluyor? Bölgesel piyasaların ihtiyaç duydukları konular gündeme gelemiyor.
En basitinden şunu düşünün. A şehri ve B şehrinin popülasyon yapısı farklı. Nüfuslar kağıt üzerinde aynı diyelim ancak nüfusların niteliği farklı. Yüzlerce kilometre ötede yaşayan bir bürokrat bunu bilmiyor. A şehrinin problemi nedir, B şehrinin problemi nedir bilmiyor. Oysa yaşlı nüfus oranının daha yüksek olduğu bir yerin yaşlı bakım merkezleri ve evde bakım hizmetleri gibi girişimlerin kurulmasına öncelik vermesi gerekirken, bunun aksine çok sayıda genç aileye sahip başka bir bölgenin çocuk bakım tesislerini genişletmeye, ebeveyn destek programları sağlamaya ve erken çocukluk eğitimine yatırım yapmaya odaklanması daha mantıklı olabilir. Bunun için de sadece kaynakların nerelere ayrılacağını seçmek yeterli değildir, bazı teşvikler için yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi gerekir.
Antalya için turizm sektörü önemlidir mesela. Antalya'da kumarhane açılıp açılmayacağına Van'da yaşayan biri neden karar versin? Kumarhane dediğiniz sektör milyar dolarlık bir sektördür, binlerce kişi için istihdam demektir, müthiş bir döviz geliri demektir. Antalya'da Alman ve Rus komşularla yaşayan birinin yürüteceği ekonomik faaliyet, neden Rize'de çay üreten biri tarafından belirlensin? Veya Rizeli bir adamın kendi üretim faaliyetlerini canlandırabilecek politikaların belirlenmesinde neden Tekirdağlı bir rakı üreticisi söz sahibi olsun? Yerel yönetimler kendi ihtiyaçlarının ne olduğuna karar verebilme noktasında daha fazla otonomi sahibi oldukları takdirde ekonomik verimliliğin artacağı ve bölge ile ilgisi olmayan kişilerin duygusal kararlarından kurtulacağı açıktır.
Erkeklerin korkulu rüyası nafakayı düşünün. Doğuda eğitim sürecini bitirmeden evlenen bir kızı korumak için bir kanun tasarlıyorsun. O kanunla daha sonra ünlü bir milyarderin boşandığı eski sevgilisi dünya turu yapıyor. Bu da mantıklı değildir. Ülkenin her bölgesinin sosyal gerçekliğinin özdeş olmadığı gayet nettir.
Daha bitmedi, merkeziyetçilikte bütün sosyal ve ekonomik çıkmazların ötesinde siyasetin özü açısından yapısal sorun da oluşuyor:
Checks and balances sorunu.
Siz 81 ilin birden karar alıcısını Ankara yaptığınızda insanlar vergilerinin nereye gittiğinin takibini bile yapamıyorlar. Hesap sorma yok, güç dengesi yok. Otorite tek bir yerde konsantre oldukça yozlaşma da artıyor. Gelgelelim, Türk sosyal medyasında profil resmini "128 milyar dolar nerede?" yapmış insanlardan birine "Power tends to corrupt; absolute power corrupts absolutely." diyerek doğrudan merkeziyetçiliğin kendisini eleştirseniz size "Devlet ayrı hükûmet ayrı." diyerek karşı çıkıyor.
Oysa yerel yönetimlerin güçlendiği bir durumda insanların yönetimlerine hesap sorma kapasitesi de artar. Vergi sistemi de bu açıdan önemlidir. Türkiye’de vergilendirme yetkisi merkezi hükûmettedir ve bu merkezi hükumet yerel yönetimlere para dağıtır. İnsan parasının hangi köprüye, hangi hastaneye, hangi hizmete gittiğinin takibini bu sistemde yapamaz, ne psikolojik ne de pratik olarak kendisini demokratik karar alma sürecinin gerçek anlamda bir parçası gibi hissedemez. Böylelikle devlet, insanların sorumluluk alma bilincini de köreltir. Bu yüzden en ufak problemde "Devlet nerede?" diye sitem etmek zorunda kalan bir çocuk toplum ortaya çıkar.
Vergilendirme sisteminin de merkeziyetçi dizaynının sorunlu olduğunun özellikle altını çizmek istiyorum.
Belediyeler Ankara'ya bu kadar muhtaç bırakıldıkları zaman merkezi hükûmet ile aynı siyasi düşüncede olan yönetimlerin kayrılması da doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Seyit Torun'un geçen sene bir açıklaması oldu, CHP'li belediyelerin 20 milyar lira tutarındaki projeleri bir yıldır Erdoğan'ın imzasını beklediğini belirtmişti.
Seçimlerle 60 küsur belediye kazanan HDP'ye ne oldu peki? 3 senede iktidar bunların neredeyse 50 tanesine kayyum atadı. Sorarlarsa sisteme "demokrasi" dersiniz, kim bilecek?
Farklı bölgelerde farklı politikaların uygulanabilir olması hem ekonomik, hem sosyal anlamda kalkınmanın önünü başka bir şekilde de açabilir:
Merkezi olmayan bir sistemde, bir bölge yeni bir politika deneyebilirken, başka bir bölge farklı bir yaklaşım deneyebilir. Bu deneyler, en iyi neyin işe yaradığına dair değerli bilgiler sağlar ve daha sonra ulusal politikalar için de ışık tutabilir.
Bu temel insan doğasıdır. Çeşitlilik yeniliği besler, rekabet inovasyon getirir. Bölgelerin birbirlerinin başarılarından ve başarısızlıklarından ders almasına olanak tanınması da önemli bir avantaj olur.
Buraya kadar konuştuklarım işin sosyal, iktisadi, siyasi boyutlarıydı. Güvenlik konusunda da ademimerkeziyetçi politikaları desteklediğimi belirteyim. Türkiye neden darbeler ülkesidir bir düşünün. ABD'yi bu konuda beğenirim. Orada kolluk kuvvetleri federal, eyalet ve yerel düzeylerde kurumlardan oluşur ve Türkiye'dekine kıyasla çok daha ademimerkeziyetçi bir yapıdadır. Bu güç dengeleri açısından daha sağlam daha sağlıklı bir denge sağlar.
Yazının başında da belirttiğim gibi, ne yazık ki Türkiye'de bu konuları ne zaman açsak hep "Vay sen terörist misin, bölücü müsün?" sığlığında duygusal bir kitle ile karşı karşıya kalıyoruz. Malum, Türkiye'de iki büyük kültürel fay hattı var: Türk-Kürt ve seküler-dindar fay hatları. Vasıfsız siyasetçiler genellikle yapıcı politika üretebilecek beceriye sahip olmaktansa bu fay hatlarını kaşıyarak taraftar toplamayı tercih ediyorlar, çünkü bu kolay olan yol. Seçmen tabanlarında ise bu her mahallenin toplumun milyonlarca kişilik kalan kısmı üzerinde patolojik bir takıntı ile tahakküm kurabilme fantezisine evriliyor. Herkes ülkeyi kalkındırmak yerine, kendi kültürel değerlerini kalan tüm insanlara dayatabilme derdine düşüyor. İşte bu yüzden artık tüm bu fay hatlarının yerini merkeziyetçi buyurgan rejim taraftarları ve otonomi savuncusu ademimerkeziyetçiler arasındaki bir fay hattı almalıdır, zira tartışılması işe yarayacak olan esas meselemiz budur.
Bu mesele, pragmatik olarak ele alınması gereken bir konudur. Türkiye gibi heterojen, Balkanlardan Orta Doğu ve Kafkasya'ya kadar uzanan bir coğrafyada tüm karar alma mekanizmasını İç Anadolu'daki tek bir adama bağlamak fecaattir. Yerel yönetimlerin yetkilerini genişletmek, bugün Türkiye'de yaşamı zehir eden pek çok problemi piyasa mekanizması dahilinde çözebilme potansiyeline gebedir.
3 notes
·
View notes
Text

🗣️ Türk Ulusu Kuvayı Milliye Cephesinde Direnişe Geçmelidir
Özelleştirmeler, Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk ulusunun varlığını sermaye çetelerine satmak demektir.*
Babalar gibi satarız dedikleri gün gösterdiğim tepkinin ilk cümlesi buydu.
Özelleştirmeler; vatana, ulusa ve devlete en büyük ihanettir.
Bu bir sermaye çetesinin operasyonudur.
Düşmana ülkeyi işgal ettirmenin örtülü ve ahlaksız formülüdür.
Nitekim tarih beni haksız çıkartmadı.
O gün bana sen ülkenin gelişmesini istemiyorsun diyerek bu zalimlige hizmet edenlerin hepsini bugün tarih hain olarak ilan etti.
Çünkü o işbirlikçi sermaye özelleştirmeler sonrası artık devlet yok şirketler var diyerek bizi tehdit etmeye başladı.
Bu bir milli güvenlik sorunudur ve bu tehdidin kamulaştırma yapılarak ortadan kaldırılması gerektiğini Mobbing Bank 2015 yılından bu yana yazmaktadır.
12 Eylül 1980 sonrası ülkemizin başına bela edilen kanlı terör örgütü ile çalıştığım bankanın söylemleri arasında hiçbir fark yoktu. Terör örgütü TC askeri ve devleti diyordu bu bankanın genel müdür yardımcıları ise banka adına TC riski diyorlardı. Hatta bankalarının riskinin devletin riskinden daha düşük bir risk taşıdığını ülke puanı üzerinde bir puana sahip banka olduklarını iddia ediyorlardı. Bugün bu bankanın sahipleri Malta vatandaşı olmak zorunda kaldılar.
Bizi kendilerinin bir askeri olarak görüyorlardı. Oysa karanlık sicillerini tutuyordum. Suratlarını mos mor edeceğim güne hazırlık olarak. Yaşam bir sır ile bu fırsatı verdi.
Mobbing Bank en tepeden birini mahser tufanında yere serdi. Diğerlerine yaşattıkları zulmü yaşamaları için uzatmaları oynama cezası verdi.
Bugün yabancılara ucuza yurttaşlık, toprak, mülk ve maden ruhsatlarını satan bir ülke haline gelmiş isek sebebi ve nihayi hedefi devleti parçalamak yok etmek isteyen bu arsız niyettir.
Yeni anayasa yapma niyeti Türkiye Cumhuriyeti devletini yok etmenin yasal kılıfıdır. Sermaye çetesi daha önce de Tesev adı altında böyle bir girişimde bulundu. Bunu herkes biliyor.
Bilderberg çetesinin ülkemiz ayağını yönetenler bu işin arkasında ki niyettir. Amerikan ve İngiliz derin devlet yapısı bunları kullanmaktadır.
Cemaat ve tarikat adı altında terör faaliyetleri yürütenlerden daha tehlikeli bir tehdittir.
Cebimizi soyarak bize karşı tehditlerini sürdürmektedirler. İktidar ve muhalefeti parti başkanları düzeyinde ele geçirmek yoluyla ve bilderberg'in adamlarını her partiye, medyaya yerleştirerek sonuç almaktalar.
Mobbing Bank oyunu deşifre etmiştir.
Ergenekon ve balyoz kumpaslarının yaşandığı yıllar da bankada bunun mücadelesini tek başına veriyordum. Benden kurtulmanın yolunu 12 Eylül 2012 tarihini seçtiler. Ayaklarına kurşun sıktıkları gün o gündü.
Meclis iktidar ve muhalefet ile birlikte bu amaca yönelik son seçim ile dizayn edildi.
Anayasa yapmaya kalkmaları isyan sebebidir.
Anayasalar kurucu meclisler tarafından yapılır.
Hukuksuz seçilmiş bir yönetimin Anayasa yapma hakkı yoktur. Mevcut Anayasa'nın 101. maddesine göre şu an Cumhurbaşkanı seçilmiş olan hukuksuz seçilmiştir. Bu suçtur. Bu suça alet olan hukukçu iktidar muhalefet medya herhes yargılanacaktır.
Çünkü ölümcül darbeyi ancak bu kadar suç işlemiş birine yaptırabilirlerdi. Bu sebeple muhalefeti dizayn ederek seçilmesini sağladılar.
İktidar ve muhalefet medyasının mamasını sermaye çetesi ödüyordu. İstediğini de parayla aldı.
Özelleştirmeler, sürdürülebilir sömürge düzenini devam ettirmek adına dayatılan yaşam pahalılığının, neyimiz var neyiniz yok hepsinin haraç mezat satışının, anayasa yapma amacının hepsi bu hedefe yönelik bir çabadır.
Sermaye çıkarına suç işleyen iktidar ve muhalefet anayasa yaparak bu suçlardan kurtulmanın çaresi peşindeler.
Buna asla izin vermemek gerekir.
Medya da bunun çözümü yoktur.
Çözüm, halkı kuvayı milliye güçleri olarak birleştirmektir.
] Önder KARAÇAY [
* 2002 sonrası özel bir bankada çalıştığım zaman söylediğim itirazın ifadesi aynen böyleydi. Çünkü iktidara sanki çalıştığım banka gelmiş gibi neler olacağını onlar bize anlatıyordu, hepsine karşı çıkıyordum. Bunun yazılı belgesi var elimde. Medya da zerre kadar ahlak var ise bu belgeyi benden isteyip neden yayınlamıyorlar. Çünkü bu medya sermaye çetesinin medyasıdır.
#önderkaraçay#mobbingbank#önder karaçay#mobbing bank#insan#atatürk#devrim#mahşer tufanı#zulüm#türk fırtınası#direnis#özelleştirme talanı#sermaye çetesi#bilderberg
6 notes
·
View notes
Text
172 Absürt / Suç / Komedi/Eğlenceli Film
Guy Ritchie Tarzı İngiliz Suç Komedileri
1. Snatch (2000) – Brad Pitt’in konuşmasını anlamak zor, ama film müthiş! Boks, elmas ve düzensiz suçlular…
2. Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) – Bir poker masasında batıp, yanlış adamlarla karşılaşan dört arkadaş. Bol aksiyon, bol kahkaha.
3. The Gentlemen (2019) – Matthew McConaughey, İngiliz yeraltı dünyasında yükselmek için zekasını konuşturuyor.
4. RocknRolla (2008) – Gayrimeşru işlerin döndüğü Londra sokaklarında entrika, ihanet ve bolca mizah.
5. In Bruges (2008) – İki kiralık katil Bruges’de “tatilde”, ama işler feci şekilde karışıyor. Hem komik, hem karanlık.
6. Seven Psychopaths (2012) – Bir senarist, tuhaf psikopatlarla dolu bir senaryo yazmaya çalışıyor. Film içinde film gibi!
Amerikan Suç / Kara Mizah Harikaları
7. Kiss Kiss Bang Bang (2005) – Dedektifçilik oynayan bir hırsız, gerçek bir cinayete bulaşır. Robert Downey Jr. şov yapıyor.
8. The Nice Guys (2016) – Ryan Gosling ve Russell Crowe, kayıp bir kızı ararken sürekli başlarını belaya sokuyor.
9. Fargo (1996) – Minnesota’nın karlar içinde geçen en absürt suç hikayesi. Coen Kardeşler’den şaheser.
10. Pulp Fiction (1994) – Quentin Tarantino’nun efsane filmi. Sıradan bir suç filmi değil, bir kült!
11. Burn After Reading (2008) – Coen Kardeşler’den ajanlık, aptallık ve yanlış anlaşılmalarla dolu bir kaos.
12. The Big Lebowski (1998) – Halıya işenmesiyle başlayan bir komedi efsanesi. The Dude, efsane!
İngiliz & Avrupa Tarzı Absürt Komediler
13. Hot Fuzz (2007) – Kasabanın polis memurları, sandıklarından daha büyük bir suç örgütüyle uğraşıyor.
14. Shaun of the Dead (2004) – Dünyanın en komik zombi filmi. Bira içerken kıyametle mücadele etmek zorunda kalan kaybedenler.
15. The World’s End (2013) – Pub turu yaparken yanlışlıkla dünyayı kurtarmak zorunda kalan eski dostlar.
16. Trainspotting (1996) – Bağımlılıkla mücadele eden İskoç gençlerin hayatı, bol absürt sahnelerle dolu.
17. Filth (2013) – James McAvoy’un en manyak performansı. Ahlaksız bir dedektifin çöküşü.
18. The Death of Stalin (2017) – Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler’de yaşanan kaosu anlatan kara komedi.
Daha Az Bilinen Ama Harika Filmler
19. The Guard (2011) – Brendan Gleeson ve Don Cheadle’ın sürükleyici, absürt bir suç hikayesi.
20. Dom Hemingway (2013) – Jude Law, hapisten çıkan egzantrik bir kasa hırsızını oynuyor.
21. Cheap Thrills (2013) – Para için her şeyi yapar mısın? İki adam, para karşılığında giderek saçmalayan görevleri yapıyor.
22. Gringo (2018) – Meksika’da yanlış anlaşılmalarla dolu suç ve komedi kaosu.
23. Bad Words (2013) – Jason Bateman, yetişkin olarak çocukların katıldığı bir heceleme yarışmasına girerse ne olur?
Daha Uçuk, Deneysel ve Absürt Filmler
24. Swiss Army Man (2016) – Ölü bir cesetle hayatta kalmaya çalışan bir adam. Daniel Radcliffe, konuşan bir ceset oynuyor.
25. Sorry to Bother You (2018) – Bir çağrı merkezi çalışanı, “beyaz adam sesi” kullanarak büyük bir şirkette yükselmeye başlıyor. Ama olaylar beklenenden çılgın!
26. Tokyo Tribe (2014) – Japonya’da hip-hop çeteleri savaşıyor. Tüm film rap müzik eşliğinde ilerliyor.
27. Dead Leaves (2004) – Çılgın anime, ultra hızlı sahneler ve deliliğin sınırlarında bir hikâye.
28. The Brand New Testament (2015) – Tanrı, Brüksel’de yaşıyor ve kızı insanlara ölüm tarihlerini mesaj atıyor.
29. The Lobster (2015) – Yalnızsan hayvana dönüşeceğin bir distopyada aşkı bulmaya çalışan adam.
30. Crimewave (1985) – Sam Raimi’nin unutulmuş suç-komedi şaheseri.
Kült Klasikler ve Çizgi Dışı Filmler
31. Delicatessen (1991) – Kıyamet sonrası apartman halkı, komşularını yiyor. Fransız mizahı işte!
32. A Town Called Panic (2009) – Oyuncak figürlerle çekilmiş stop-motion animasyon, tamamen kaos!
33. Holy Motors (2012) – Anlatması zor, ama izlediğinde “Ne izledim ben?” diyeceğin bir film.
34. Rubber (2010) – Katil bir araba lastiği. Evet, yanlış okumadın.
35. Gummo (1997) – Bambaşka, rahatsız edici ama absürt komik bir başyapıt.
Kara Komedi ve Aksiyon Dolu Suç Filmleri
36. War Dogs (2016) – İki kafadar, ABD ordusuna silah satmaya başlıyor. Gerçek olaylardan uyarlanan bir kara komedi.
37. I Don’t Feel at Home in This World Anymore (2017) – Depresyondaki bir kadın, hırsızları kendi başına yakalamaya kalkınca işin içine garip olaylar giriyor.
38. Bernie (2011) – Jack Black, yaşlı bir kadını öldürüp herkesin sevgilisi olmaya devam eden bir adamı oynuyor. Gerçek hikaye!
39. Horrible Bosses (2011) – Üç arkadaş, patronlarından kurtulmaya çalışırken işler çığırından çıkıyor.
40. 30 Minutes or Less (2011) – Bir pizza kuryesi, üstüne bomba bağlanınca istemeden soyguncuya dönüşüyor.
Tamamen Delilik İçeren Absürt Filmler
41. The Greasy Strangler (2016) – Baba-oğul katiller, çıldırmış bir seri katil ve bolca çıplaklık. Kafayı yedirten bir film.
42. Butt Boy (2019) – Dedektif, bir adamın insanların kaybolmasına sebep olan garip yeteneğini keşfediyor. (Evet, film adı kadar saçma ama harika.)
43. John Dies at the End (2012) – Bir uyuşturucu, insanları başka boyutlara geçiriyor. Ama olaylar tam anlamıyla çılgın!
44. Man Bites Dog (1992) – Bir belgesel ekibi, bir seri katili takip etmeye başlayınca iş çığırından çıkıyor.
45. Meet the Feebles (1989) – Peter Jackson’ın, Muppets gibi ama aşırı sapık ve vahşi kuklalardan oluşan filmi.
Bağımsız ve Alışılmadık Komediler
46. Frank (2014) – Michael Fassbender, kafasında dev bir maske ile dolaşan garip bir müzisyeni oynuyor.
47. Toni Erdmann (2016) – Baba, kızının hayatına tuhaf şakalar yaparak giriyor ve işler aşırı absürtleşiyor.
48. Big Man Japan (2007) – Dev canavarlarla dövüşen ama Japonya’da popüler olmayan bir süper kahraman.
49. Wrong (2012) – K��peğini kaybeden bir adamın gerçeklik algısı bozuluyor. Quentin Dupieux’den bir delilik daha!
50. Bubba Ho-Tep (2002) – Elvis Presley ve JFK, bir mumya ile savaşmak zorunda kalıyor.
Tuhaf, Distopik ve Deneysel Absürt Komediler
51. The Man Who Killed Hitler and Then The Bigfoot (2018) – Adından da belli, ama hikaye düşündüğünden çok daha derin.
52. The Day Shall Come (2019) – FBI, suç işlememiş birini terörist gibi gösterip yakalamaya çalışıyor.
53. The Zero Theorem (2013) – Terry Gilliam’dan yine aşırı distopik ve absürt bir film.
54. The Voices (2014) – Ryan Reynolds, konuşan bir kedi ve köpekle cinayet işleyen birini oynuyor.
55. He Never Died (2015) – Ölümsüz bir adam, kan içmeye alışınca işler manyaklaşıyor.
Daha Eski Ama Unutulmaz Absürt Suç Komedileri
56. Raising Arizona (1987) – Nicolas Cage ve Holly Hunter, bir bebek kaçırıyor ama yanlış bebeği!
57. After Hours (1985) – Martin Scorsese’nin sürreal bir geceyi anlatan gizli komedi başyapıtı.
58. Withnail & I (1987) – İki berbat oyuncu, tatil için kırsala gidiyor ama başlarına gelmeyen kalmıyor.
59. The Cable Guy (1996) – Jim Carrey’nin en karanlık ama komik rollerinden biri.
60. Quick Change (1990) – Bill Murray, bir banka soygunu yapıyor ama kaçmak en büyük problem oluyor.
Tamamen Çılgın Japon Filmleri
61. Survive Style 5+ (2004) – Beş farklı hikaye, tamamen absürt bir şekilde birleşiyor.
62. Why Don’t You Play in Hell? (2013) – Gerçek bir çete, gangster filmi çekmeye karar verirse ne olur?
63. Dead Sushi (2012) – Katil suşiler insanları yemeye başlıyor!
64. Happiness of the Katakuris (2001) – Japon bir aile, otel açıyor ama her müşteri ölüyor. Absürt bir müzikal!
65. Tokyo Gore Police (2008) – Bedenlerini mutasyona uğratan suçlular ve çılgın sahneler.
Kendini Ciddiye Almayan Suç Filmleri
66. Shoot ’Em Up (2007) – Clive Owen, bebek bakıcılığı yaparken aynı anda 100 adam öldürüyor.
67. Smokin’ Aces (2006) – Kiralık katillerin bir kumarbazı öldürmek için yarıştığı film.
68. Lucky Number Slevin (2006) – Yanlış zamanda yanlış yerde olan bir adam, iki mafya grubunun ortasında kalıyor.
69. Free Fire (2016) – Tüm film, bir depoda geçen silahlı çatışma ama aşırı eğlenceli!
70. Bounty Killer (2013) – Gelecekte geçen, Tarantino tarzı bir aksiyon-komedi.
0 notes
Text
Lübnan’da Ateşkes: İsrail’in Gizli Kararının Sırları
İsrail rejiminin üst düzey yetkilileri, Israel Hayom gazetesine verdikleri demeçlerde, İsrail’in Lübnan’daki ateşkesi kabul etmeye zorlayan karmaşık ve gizli sebeplerin bulunduğunu belirttiler.
Arap dünyası analisti Abdulbari Atvan, Lübnan’da ateşkese ilişkin yayılan haberler ve medya kampanyalarını analiz ederek, bu gelişmelerin ardındaki sebepleri açıkladı. Atvan, süreci Batı kaynaklı bir medya stratejisi olarak değerlendirerek, İsrail’in Hizbullah karşısındaki güçsüzlüğünün bu kampanyanın temelinde yattığını ifade etti.
İsrail-Hizbullah Ateşkesi Üzerine Medya Manipülasyonu
Atvan, “İsrail ve Amerikan medyasını yakından takip eden herkes, İsrail işgal rejimi ile Hizbullah arasında bir ateşkes anlaşmasının yakın olduğu izlenimine kapılıyor. Ancak Hizbullah, bu konuda resmi bir açıklama yapmadı ve daha önce işgal rejiminin sahte bir olumlu atmosfer yaratma çabalarına dikkat çekmişti. Bu tür haberlerin asıl amacı, Lübnan halkı arasında bölünme yaratmaktır,” ifadelerini kullandı.
“Kara Pazar” ve İsrail’in Çöküş Senaryosu
Atvan, İsrail’de “Kara Pazar” olarak adlandırılan olaylara değinerek, Hizbullah’ın 340’tan fazla füze ve birçok intihar İHA’sı ile Tel Aviv, Hayfa ve Safed’deki askeri hedefleri vurduğunu aktardı. Bu saldırıların, dört milyon İsrailliyi sığınaklara zorladığını, Ben Gurion Havalimanı’nın kapanmasına ve büyük çaplı yangınlara yol açtığını belirtti.
Atvan ayrıca, “Ateşkesle ilgili yoğun olumlu haberler, İsrail’in kuzey, orta ve güney kesimlerindeki yerleşimciler arasında hakim olan korku atmosferini dağıtmayı amaçlıyor. Ancak Hizbullah’ın yoğun füze saldırıları ve intihar İHA operasyonları, özellikle Celile’nin batısındaki Akka, Hayfa, Nahariya ve Safed gibi bölgelerde hayatı felç etti,” dedi. Bu saldırılar nedeniyle okulların kapatıldığına dikkat çekti.
Aşdod ve Dimona Tehdidi
Atvan, Hizbullah’ın güneydeki Aşdod Limanı’na hassas güdümlü füzelerle düzenlediği saldırının, İsrail’in deniz üslerinde ciddi hasara yol açtığını ve bu durumun Dimona’daki nükleer tesisin de hedef alınabileceğini gösterdiğini belirtti.
Netanyahu’nun İddiaları Çürütülüyor
Hizbullah’ın bu saldırılarının, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “Hizbullah’ın savaş gücünün %80’ini yok ettik” iddiasının gerçeği yansıtmadığını açıkça ortaya koyduğunu ifade eden Atvan, İsrail’in ciddi bir stratejik zorlanma yaşadığını vurguladı.
Son olarak, El Cezire kaynakları, İsrail rejimi bakanlarının, İsrail’in ateşkesi kabul etmek zorunda kalmasına yol açan karmaşık ve gizli nedenlerin bulunduğunu teyit ettiklerini aktardı.
0 notes
Text

Bir Amerika Türküsü: Zeytinyağlı Yiyemem Aman!..
✍🏻 Kadir Veral
ABD’nin, bilindiği üzere, dünyanın en büyük mısır üreticisi olması nedeniyle 1948-1954 yılları arasında elinde birikmiş yüklü miktarda mısır stoku bulunmaktadır. Bu stokları eritmenin en cazip yolu ise onları başka ülkelere pazarlamaktan geçer. Nitekim öyle yaparlar. Ancak bunu, onlara yakışır şekilde ve bir plan dâhilinde gerçekleştirirler. (Marshall Planı)
Öncelikle, cazip bir “elma şekeri” hazırlamak gerekir. Bu elma şekeri öyle çekici olmalıdır ki karşı koymak imkânsız hale gelsin. “Amaç yardım” olmalıdır. Bunun için 16 Avrupa ülkesi belirlenir. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardır. Türkiye’nin en büyük avantajı ise diğer ülkelere kıyasla altın ve döviz stoklarının çok daha iyi durumda olmasıdır. Ancak yardım alabilmek için bir ön koşul vardır: Amerika Birleşik Devletleri’nden mısırözü yağı satın almak.
Öncesinde, Türkiye’de çözülmesi gereken çok önemli bir mesele daha bulunmaktadır. Planın başarıya ulaşabilmesi için zeytin ve zeytinyağının gözden düşürülmesi gerekmektedir. (Atatürk’ün isteği ve özel çabaları sonucunda ülkede çok sayıda zeytin ağacı dikilmişti.) Zeytinyağının ısındığında kanser yaptığına dair asılsız iddialar ortaya atılır. Oysa zeytinyağı, en zor yanan sıvı yağlardan biridir.
Sonuç olarak, Türk halkı bu tür haberlerle zeytinyağından uzaklaştırılır ve yavaş yavaş margarine alıştırılır. Ardından bir de margarin fabrikası kurulur. Pek çok zeytin ağacı sökülür, zeytin ve yağ üreticileri perişan olur. Katliamdan kurtulan az sayıdaki zeytin ağacından elde edilen zeytinyağı ise Amerika tarafından dolar karşılığı alınır, mısırözü yağı ise TL karşılığı satılır.
Bitti mi? Bitmedi. Zeytinyağını gözden düşürmek için bir de türkü sipariş edilir. Hani şu düğünlerde şıkır şıkır oynadığımız, bazılarının bize alayla güldüğü neşeli türkü…
Zeytinyağlı yiyemem aman,
Basma da fistan giyemem aman.
Senin gibi cahile,
Ben efendim diyemem aman.
Hepimizin bildiği bu türkü, para karşılığında 2 Kasım 1954’te İhsan Kaplayan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenir. Bu türkü, son derece popüler hale getirilir. Tıpkı bugün de olduğu gibi. Margarinle tanışan insanlar, margarine çok çabuk alışır. Hatta çoğumuz hâlâ zeytinyağı kullanma alışkanlığını tam anlamıyla kazanmış sayılmayız.
Bununla da kalınmaz; Türk halkının giyim tarzı da değiştirilmelidir. Pamuklu elbiselerin su geçirdiği, terlettiği, oysa piyasaya yeni sürülen plastik kumaşlardan yapılan giysilerin hem daha dayanıklı, hem su geçirmez, hem de modern giyim tarzını yansıttığı yalanları yayılır. Artık basma kumaşın yerini plastik giysiler almalıdır. Türkünün devamında olduğu gibi, basma giyen kadınlar zamanla plastik giysilerle tanıştırılır.
Türkiye’ye yapılacak yardım paketinin en can alıcı gıda ürünü ise süt tozudur. ABD, kendi halkına içirmediği radyasyonlu süt tozlarını bizim çocuklarımıza içirir. Bu süt tozları, ülkenin dört bir yanındaki okullarda dağıtılır. Ve bu tarihten itibaren Anadolu’da ilk defa çocuk felci vakaları görülür. Ancak, 1960 yılının sonuna kadar tüketilen süt tozlarının zararları fark edilince uygulamaya son verilir.
Kimse kimseye bedava bir şey vermez. Mutlaka bir karşılığı, bir bedeli olur. Dün mısırözü yağı ve süt tozu alırsın; bugün başka bir şey. Ama mutlaka bir bedelini ödemek şartıyla!
Bu yazı, bir ülkeye sadece yardım yapılarak nasıl batırılacağının hikâyesidir. “Emeksiz yemek olmaz” sözünün adeta ete kemiğe bürünmesidir. Bir devrimcinin dediği gibi:
“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”
Kahrolsun Amerikan emperyalizmi diyebilen insanlarımıza saygıyla…
Kadir Veral
0 notes
Text
Zuckerberg, Beyaz Saray'ın Facebook'a Kovid-19 içeriğini silmesi için 'baskı yaptığını' iddia etti
Şirket, Covid aşılarını eleştiren ve virüsün Çin'deki bir laboratuvarda geliştirildiğini öne süren paylaşımları sildi. Meta'nın kurucusu, başkanı ve CEO'su Mark Zuckerberg, COVİD-19 salgını sırasında ABD hükümetinin içeriği sansürlemesi için Facebook ve Instagram'ı etkilemeye çalıştığını cesurca ortaya çıkardı. Zuckerberg, bu şok edici açıklamayı ABD Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi başkanı Jim Jordan'a yazdığı bir mektupta açıkladı. Mektupta Meta'nın patronu, hükümetin baskısına boyun eğmekten duyduğu üzüntüyü de dile getirdi ve aynı kararları bugün tekrarlamayacağına söz verdi. Mizah yok, hiciv Mektupta Zuckerberg, 2021 yılında Joe Biden yönetimindeki üst düzey Beyaz Saray yetkililerinin Meta'ya mizah ve hiciv de dahil olmak üzere "belirli Kovid-19 içeriğini sansürlemesi" için "defalarca baskı yaptığını" belirtti. Şirket aynı fikirde olmadığında yetkililerin "çok fazla hayal kırıklığı dile getirdiğini" söyledi. Zuckerberg, "Sonuçta içeriği kaldırıp kaldırmamak bizim kararımızdı ve bu baskının ardından takviyemizde yaptığımız Kovid-19 ile ilgili değişiklikler de dahil olmak üzere kararlarımız bize ait" dedi. Zuckerberg, 26 Ağustos 2024 tarihli mektubunda, "Hükümet baskısının yanlış olduğuna inanıyorum ve bu konuda daha açık sözlü olmadığımız için üzgünüm" diye yazdı. Yanlış bilgi uyarıları Pandemi sırasında Facebook, yanlış Kovid bilgileri içeren gönderilere yorum yapan veya bunları beğenen kullanıcılar için yanlış bilgi uyarıları ekledi. Şirket, Covid aşılarını eleştiren ve virüsün Çin'deki bir laboratuvarda geliştirildiğini öne süren paylaşımları sildi. 2020 ABD başkanlık seçimi kampanyasında Biden, Facebook gibi sosyal medya platformlarını, platformlarında koronavirüs aşılarına ilişkin dezenformasyon yayınlanmasına izin vererek "insanları öldürmekle" suçlamıştı. Zuckerberg, "Geriye dönüp baktığımızda ve yeni bilgilerden yararlanarak bugün yapmayacağımız bazı seçimler yaptığımızı düşünüyorum" dedi. "Bu konuda daha açık sözlü olmadığımız için üzgünüm. "O dönemde ekiplerimize de söylediğim gibi, her iki yönde de herhangi bir yönetimin baskısı nedeniyle içerik standartlarımızdan taviz vermememiz gerektiğine güçlü bir şekilde inanıyorum. Bir daha böyle bir şey olursa geri adım atmaya hazırız." FBI da karıştı Zuckerberg, FBI'ın Rusya'nın Biden'lara karşı bir dezenformasyon kampanyası hazırlığı konusunda kendilerini uyarmasının ardından Facebook'un başkanın oğlu Hunter Biden'a ait bir dizüstü bilgisayarın içeriğiyle ilgili bir hikayeyi "geçici olarak rütbesinin düşürdüğünü" belirtti. Zuckerberg, o zamandan beri hikayenin dezenformasyon olmadığının netleştiğini ve "geçmişe baktığımızda hikayenin rütbesini düşürmememiz gerektiğini" yazdı. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi Yargı Komitesi, komitenin Facebook sayfasındaki bir gönderide Zuckerberg'in itiraflarını "ifade özgürlüğü açısından büyük bir kazanç" olarak nitelendirdi. Beyaz Saray, "kamu sağlığını ve güvenliğini korumaya yönelik sorumlu eylemleri" teşvik ettiğini söyleyerek salgın sırasındaki eylemlerini savundu. Açıklamada, "Pozisyonumuz açık ve tutarlıdır" denildi. "Teknoloji şirketlerinin ve diğer özel aktörlerin, sundukları bilgiler konusunda bağımsız seçimler yaparken, eylemlerinin Amerikan halkı üzerindeki etkilerini dikkate alması gerektiğine inanıyoruz." Trump'ı mı tercih ediyorsunuz? Zuckerberg, podcaster Joe Rogan'ın 2022'deki programına katılarak ve Cumhuriyetçi aday Donald Trump'ın bir suikast girişimine verdiği tepkiyi "baş belası" olarak iltifat ederek şirketin sağdaki algısını değiştirmeye çalıştı. Mektubu, başkanı Jordan'ın uzun süredir Trump müttefiki olduğu Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi'ne gönderdi. Zuckerberg ayrıca, kendisi ve eşi Priscilla Chan için hayır işlerini yürüten Chan Zuckerberg Girişimi aracılığıyla seçmenlerin seçime erişimini genişletmek için artık para bağışlamayacağını da söyledi. Çift daha önce yerel seçim ofislerinin 2020 başkanlık seçimlerinde seçmenlere hazırlanmasına yardımcı olmak için 400 milyon dolar bağışlamıştı. Fonlar, koronavirüsün oy verme yerlerinde, arabaya servis oy verme yerlerinde yayılmasını önlemek için koruyucu ekipman ve postayla oy pusulalarını işlemek için ekipman için kullanıldı. Analizler aksini gösterse de, "Bazı insanların bu çalışmanın bir tarafa diğerine fayda sağladığına inandığını biliyorum" dedi. “Amacım tarafsız olmak ve öyle ya da böyle bir rol oynamamak, hatta bir rol oynuyormuş gibi görünmemek. Dolayısıyla bu döngüde benzer bir katkı yapmayı planlamıyorum." Read the full article
0 notes
Text
Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump'la görüştü... Suikast girişimi demokrasiye saldırıdır
https://pazaryerigundem.com/haber/184092/cumhurbaskani-erdogan-trumpla-gorustu-suikast-girisimi-demokrasiye-saldiridir/
Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump'la görüştü... Suikast girişimi demokrasiye saldırıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. Başkanı ve Başkan Adayı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
ANKARA (İGFA) – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin detayları İletişim Başkanlığı’ndan aktarıldı.
Görüşmede Trump’a yönelik suikast girişimi ve sonrasında yaşananlar ele alındığı kaydedilirken, görüşmede, Donald Trump’a yönelik suikast girişimini bir kez daha kınarken, saldırı nedeniyle duyduğu üzüntüyü ve geçmiş olsun dileklerini ifade etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, suikast girişimini demokrasiye yapılmış bir saldırı olarak niteledi.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. Başkanı ve Başkan Adayı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Görüşmede Trump’a yönelik suikast girişimi ve sonrasında yaşananlar ele alındı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede,…
— T.C. İletişim Başkanlığı (@iletisim) July 18, 2024
Trump’ın menfur saldırı sonrası sergilediği cesur duruşun takdire şayan olduğunu, programlarına ara vermeden devam etmesinin demokrasiye güç verdiğini ve bunun Amerikan halkının ferasetine olan güvenin bir göstergesi olarak görülmesi gerektiğini belirtti. Erdoğan görüşmede, suikast girişimi sonrası Trump’ın kutuplaşma ve gerginliği azaltmak amacıyla verdiği teskin edici birlik mesajlarıyla güçlü bir liderlik ortaya koyduğunu söylerken, Donald Trump’ı Cumhuriyetçi Parti tarafından resmen ABD Başkan Adayı olarak gösterilmesi nedeniyle tebrik etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca Kasım ayında gerçekleşecek ABD Başkanlık seçiminin ABD halkı ve Türkiye-ABD ilişkileri için hayırlara vesile olması temennisini iletti.

BU Haber İGF HABER AJANSI tarafından servis edilmiştir.
0 notes
Text
"Rehinelerin kendini rehin alan kişiye duygusal olarak bağlanması, duygusal anlamda onların duygularını anlamaya, onlara sadakat göstermeye ve onlara yardımcı olma noktasına gelmelerine psikolojide “Stockholm Sendromu” olarak isimlendirilmektedir.".
Bence bu sendromun sosyologlarca yada psikologlarca isim verilmemiş bir versiyonu daha var.
O versiyonda kurban - rehine - her kimse - şiddete maruz kalan kişi kurtulamıyor. Rehin alan rehineyi öldürüyor.
Stockholm sendromu olmaz tabii ama bu sefer de bence sendromun kendisi kadar şaşkınlık vermesi gereken bir şey oluyor.
Kurbanın ailesi, akrabaları, arkadaşları vs katili alkışlasa?
Olur mu böyle saçmalık canım?
Her gün oluyor. Hem de her gün.
Tek farkı bir rehin- rehine krizi kadar net olmuyor kimlikler ama diyelim bir politik lider ülkesini kazanmayacağı bir savaşa sokuyor. Savaşa sokarken biliyor ki milyonlarca insan ölecek ve gerçekten de ölüyor. Kalanlar o lideri yine seviyorlar! O halk o adama "vaaayyyy bizi boşuna öldürttün mü? diyor?
En basiti Zelensky denen palyaço.
Ukrayna'nın çıkarları için mi savaşıyor Ukrayna halkı? Yoksa ABD'nin çıkarları için mi?
"Biden dedeniz Rusya'yı yıpratmak istiyor aslanlarım, gidin ve onun için ölün" denemeyeceğine göre gidin Ukrayna için ölün diyorlardır. Kaç milyon Rus ve Ukraynalı öldü o sürmekte olan savaşta?
Zelensky bu gün seçime girse kaybedecek mi?
Alkışlanmıyor mu? Kahraman değil mi?
Bu durum stockholm sendromunun toplumsal olarak yaşanan isimsiz bir türü bence.
•──────────•
Sinema filmlerinden birinde güzel bir sahne vardı. Hitler savaşı kaybediyor. Müttefikler Berlin'e girmiş. Yüksek komutanlardan biri Hitlere hiç olmazsa sivil halkın zayiatı az olsun diye halkın tahliyesini öneriyor. "Halk ölüyor führerim" diyor.
Hitlerin yanıtı da harika: Bizi onlar seçti tabii ki ölecekler. Tahliye olmayacak" diyor.
Nazi liderleri son olarak, ateşin içindeki akrep gibi kendi çocuklarını zehirliyorlar tek tek. "faşizmin olmadığı bir dünyada yaşamları da anlamsız olacak" diyorlar.
----
İnsanlık öyle büyük bir acz ve zavallılık içinde ki hala, bunu ne romanlar anlatabilir ne filmler. Sadece böyle kıyısından köşesinden dokunuyorlar bu zavallığa
Bu yazıyı popüler olan bir mekanda paylaşsam, diyelim on bin takipçim var. Ne hücumlar olurdu bir görseniz!
" Zelenksy vatan kahramanı ulan, hitler de kahramandı, seni aşağılık rusçu" filan derlerdi.
Kendilerinin amerikan köpeği olmasını çok doğal sayarlardı.
Çünkü Zelensky ukraynaya özgü nadir bir tipten ibaret değil ki.
Benzerlerini dünyanın her yerinde bol miktarda, milyonlar olarak bulmak - görmek mümkündür. Tabii Türkiye de de.
---
İnsanlık bu ruh halinde olduğu sürece, yani köpekleştiğinde, gönüllü olarak birinin kulu kölesi olduğunda, celladına aşık olduğunda, herhangi bir politikacının kişisel zevki yada sırf prestiji uğruna bile onlarca yüzlerce binlerce insan feda edilmeye devam eder.
Umarım kendinizi gündeme ve algı oyunlarına kaptırmadan, bu gerçekleri yorumlayabilecek kadar gerçeklere cepheden bakabiliyorsunuzdur.
1 note
·
View note
Text
ABD merkezli kahve zinciri Starbucks'ın çay ve kahve tedarikini, 'zorla çocuk işçi çalıştıran' firmalardan karşıladığı ortaya çıktı. Amerikan yayın ağı NBC'de yer alan habere göre; Starbucks hakkında 'sahte reklam düzenlediği, iş gücü ihlallerine sebep olduğu ve halkı aldattığı' gerekçesiyle dava açıldı.
0 notes
Text

🎯 YENİ DÜNYA DÜZENİNİ TÜRKLER KURUYOR 🎯
Batı emperyalizminin yeni dünya düzeni palavrasını beyin savaşları komutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir askeri boşa çıkarttı.
Dünyanın yönetimi yeniden Türklere geçtiğine göre biz neler yapacağız ona odaklanma zamanıdır.
Her alanda gelişen Asya güçleri Rusya ve Çin dayatmacı batı emperyalizmine karşı haklı savaşlarını insanlık yararına kazanacaktır.
Amerikan emperyalizminin yıprandığını ve artık çökmesi gerektiğini onları kullanan şeytan da biliyor.
Üretimi Çin'e taşıyarak oraya Çin'i yeni emperyalist devlet yapmak niyetidir. Çin hem dünyanın en büyük üreticisi oldu hemde Amerikan emperyalizminin yerini almak istemediği için hedefe konuldu. Pandemi ile suç atıldı. Oysa laboratuvar üretimi bir virüsü dünyaya yayan ve bundan para kazanan batı emperyalizmiydi. Bu son hile ve yalan sonları oldu.
Bunu dünyada ilk yazan Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri olarak benim. İleri düzeyde askeri eğitim alan generaller bile üçüncü dünya savaşı Pasifik çatışması diyerek tam niyetin ne olduğunu anlatamadılar.
Amerika yarın dünyada müttefik bulamaz hale gelecek. Siyonizm emperyalizmi dünyada hiçbir yere sızamayacak.
Bunu Türk dışında kimse anlayamadı ve durduramadı. 21 Aralık 2015 tarihinde Mobbing Bank bunu ilk ilan eden kitap oldu.
Amerika artık kuyruğu dik tutma tehdidi dışında bitmiş bir terör devleti olarak anılacak.
Irak ve Suriye'de, Karadeniz'de, Ege'de ve Gürcistan dahil tüm etrafımızda bilinçli kuyu kazan Amerika iç taşeronları sayesinde bugüne kadar istediği gibi ülkemizde at oynattılar.
Türkiye Cumhuriyeti bu konjonktürü çok iyi kullanması gerekirken son yirmi yılda tüm komşu ülkeler ile sıfır sorunlu ilişkilerimizi sırf sorun haline getirmiş, özelleştirme ile ekonomiyi talan ettirmiş, işgalci ve yerli işbirlikçi şirketlere halkı adeta serbest piyasa ekonomisi ile soyduran bir zihniyetin yönettiği ülkemiz yeni dünya düzeninde nasıl yer alacağı içimizde ki karşıklıklar sebebiyle belirsizliğini koruyor.
Rusya ve Çin'i nasıl karaya iterek durdurmak isteyen Amerika Türkiye Cumhuriyeti'nin de karaya itilerek ve orta asya ile bağları koparılarak durdurulmak isteniyor.
Bu durumlar karşısında kaçınılmaz aşağıda ki kararları alacak ve kararlılık ile uygulayacak bir yönetime ülke ivedi teslim edilmelidir.
✓ İlk önce emperyalizmin ülkemizde ki sömürge gücünün etkinliğini kıracak kamulaştırma yapacak bir yönetim iradesine ihtiyacımız vardır. Aksi takdirde topraklarımızı parsel parsel kupon arazi gibi satanlar farklı bir işgale doğru ülkemizi sürüklemektedirler. Devletin tek bir hazinesi var, o da adalettir. Devletin hazinesine akması gereken kaynakları ayrıcalıklı sınıfların cebine aktarıldığı müddetçe adalet kalmadığından hazinesi olmayan bir devletin yaşama şansı ortadan kalkar. Nitekim cebi doldurulan aymazlık, sermaye artık devletler yok şirketler var diyerek bizi tehdit edecek boyutta güç elde ederek bir milli güvenlik sorunu haline gelmişlerdir.
✓ Yüzde sekseni yabancıların elinde olan ve tefecilik yoluyla sermayeye kaynak aktarma işlevi dışında faydası olmayan sömürgeci bankacılık sistemi yabancı ve özel banka faaliyetlerine son verilerek diğer bankalar kamulaştırma yoluyla üretimi finanse etmek amacıyla yeniden yapılandırma yapılarak kredi kartı ve bireysel kredi tefeciliğine son verilmelidir.
✓ Tarikat ve cemaatler kapatılmalı devletten aktarılan tüm kaynaklar kamulaştırma yoluyla halka iade edilmelidir.
✓ Osmanlı imparatorluğunun işgalinde olduğu gibi ilk posta telgraf ve telefon idaresine el koyan İngiltere'nin yaptığının benzeri 2002 sonrası Türk Telekom ve cep telefonu operatörlerini satın alınarak yine iletişim gücümüze el konulmuştur. İlk yapılması gereken kamulaştırma bankacılık sonrası bu sektörde olmalıdır.
✓ Tüpraş gibi enerji devi bir kurum İngiliz ve işbirlikçilerin eline geçmiştir. Tüm enerji sektörü bankacılık, teknoloji şirketleri sonrası kamulaştırma yapılması gereken sektörlerdir.
✓ Kara topraklarımızın yarısı büyüklüğünde son yıllarda mavi vatan diye dillendirilen denizlerde vatanımız var. Türkiye Cumhuriyeti sadece 780 bin kilometre kara toprağından ibaret bir devlet değildir. Karaya itilmeyi reddetmeli buna uygun denizlerde liman sayımızı ve donanma gücünüzü artırmalıyız. Asya'nın dünyaya açılan kapısı Anadolu ve Türkiye Cumhuriyeti'dir.
✓ Musul ve Kerkük petrollerinin bulunduğu topraklar Irak ve Suriye sınırları içinde kalsa bile Türklere ait topraklar olduğu için bedeli savaş olsa bile burada asla bir çakma devlete izin verilmemelidir. Son yarım yüzyıl içinde kaybettiğimiz insanlara saygının karşılığı budur.
✓ Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bütün dünyada tanınması için arkasında çok sağlam durulmalıdır.
✓ Mavi vatan sınırları ve doğal kaynaklarımız güvence altına alınmalıdır.
✓ Ege denizinde ki Yunanistan ile ilgili sorunlar mavi vatan sınırlarını ve doğal kaynaklarımızı koruyacak şekilde bir dış politika uygulanması, Yunanistan'ın ikinci bir hezimet yaşamaması için ciddi bir şekilde uyarılması ve haddinin bildirilmesi gerekir.
✓ Orta Asya'da bulunan Türk Devletleri ile Türk Devletler Topluluğunu Türk Birliği adı altında askeri, ekonomik, stratejik ilişkiler ile bir güce dönüştürmeli nato'dan yerli savunma sanayi sistemleri geliştirerek çıkılmalı ve Avrupa birliğine girmek gibi beyhude çaba ve amaçlardan vazgeçmeli batı ile çıkarlarımızı üstün tutan ilişkiler ile yolumuza devam etmeliyiz.
Bütün bu jeopolitik hedeflere sermaye hakimiyetinde bir ekonomi, nato, atlantik şemsiyesi bağlılığı ve bağımlılığı ile ulaşmak mümkün değildir.
Büyük dahi Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi;
✓ Batı ile bir elimizle tokalaşırken, öbür elimiz yumruk gibi hazır tutacağız.
Mustafa Kemal Atatürk'ün 89 yıl önce gördüğü gerçeği artık bizde görmek zorundayız.
1933 yılında Mısır Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede Çankaya sırtlarında doğan güneşi göstererek söylediklerini hatırlamakta fayda var;
]•[ Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet var. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki ilerleme ve refeha yönelmiş olarak gerçekleşecektir. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı olacaktır.*1
Mustafa Kemal Atatürk yukarıda ki sözünde benim yaptıklarımı bir asır önce görüyor ve söylüyor. Bizde kanıtsız hiçbir şey yoktur. İlmi sır öyle tasarladı.
İşte o çağ geldi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün askerleri o devrim bilinci ile sahnedeler.
Rus milleti ve Çin milleti bu yolda emin adımlarla ilerlemektedir.
Biz Türkler bu yoldan çekilemeyiz.
Bizim yolumuzda açıktır.
Güneş hala doğudan doğmaya batıdan batmaya devam etmektedir.
Biz yüzümüzü artık batan ve batıran tarafa değil doğan ve doğuran tarafa dönmek zorundayız.
Mustafa Kemal Atatürk ufku büyük idealleri olan bir lider olduğu için onun yolu bugün de tek çaredir. Yaptığı devrimlere düşmanlık yaparak düşman lehine çabalar içinde olanlar ülkemizin asıl beka sorunudur.
Batı'nın Türkleri Yok Etme Hedefi Şark Meselesi *2
Atatürk diyor ki:
Ben halkımı bütün varlığımla, yürekten seven, onunla bir araya gelmeye, karşılıklı konuşmaya can atan bir lider oldum. Yaptığım o konuşmalardan biri de 2 Şubat 1922’de verdiğim, saatler süren İzmir nutkumdur. Söylevimde değindiğim pek çok konudan biri de Batı’nın milletimiz hakkındaki kötü zannıdır, “Şark Meselesi”dir. Bu sorunun tarihî boyutunu ortaya koydum, ne yapmamız gerektiğini açıkladım:
]•[ Yurttaşlarım! Babalarınızdan, dedelerinizden, her tanıdığımızdan işittiğiniz, kitaplarda okuduğunuz ve adına da Şark Meselesi, ‘Doğu Sorunu’ denilen bir şey vardır. Bu Doğu Sorunu’ndan doğrudan doğruya anlaşılması lazım gelen şey; Osmanlı devletinin yıkılması, tarihten, coğrafyadan, haritadan çıkarılması, silinmesi için Batı’nın duyduğu şiddetli arzudur. Çünkü Batı öyle bir zihniyet hâsıl etmişti ki, Osmanlı Devleti’ni yıkmakla, Osmanlı Devleti’ni meydana getiren aslî unsur da yani Türkler de kendiliğinden yok olmuş, yıkılmış olacaktır. Tabii bu çok esaslı olarak aldandıkları bir şeydi.
Ancak, birincisinde başarılı oldu. Osmanlı Devleti’ni yıktı ve tarihe geçirdi. Fakat ikincisinde başarılı olamadı, olamaz ve olamayacaktır. Ancak bu Doğu Sorunu adı altında Osmanlı Devleti’ni ve Türk unsurunu, devletler kuran, büyük imparatorluklar yaratma kuvvet ve kudretinde bulunan Türk Milletini mutlaka mahvetmek hususunda var olan kanaat pek derindir. Bugünkü Avrupa diplomatlarının kafalarında hâsıl olmuş bir görüş de değildir. Bundan önce, çok ve çok öncekileri zamanında yerleşmiştir.
Bu adeta babadan evlada irsî olarak geçen bir zihniyet, bir âdet, bir gelenek olmuştur. Onun için Batı’nın bu gelenekten vazgeçmesi, miras olarak alınmış bu zihniyeti değiştirmesi, bozması; itiraf etmek lazımdır ki, o kadar kolaylıkla mümkün olmamıştır ve olmayacaktır. Batı hâlâ bir gerçeği görmek ve itiraf etmek istemiyor: O da eski Osmanlı Devleti’nin yıkılmış olduğunu ve yeni Türkiye Devleti’nin kurulup ortaya çıktığını… Ve öyle bir Türkiye ki, kendi aslına özgü tazeliği ile, imanı ile, azmi ve kudreti ile meydana çıkmıştır. Ve bütün bu niteliklerini şimdiye kadar kendine zulmedenlere, gadredenlere karşı intikamını alabilmek için kullanacaktır.
Arkadaşlar, intikamdan söz ettiğim zaman sanılmasın ki, Osmanlı Devleti’nin çeşitli devirlerinde olduğu gibi şuraya, buraya hücumlar yaparak birtakım insanların, birtakım milletlerin yurtlarına tecavüz etmek suretiyle intikam alacağız. Hayır! … Yeni Türkiye’nin ve hükümetinin ve bunu yaratan, yapan milletin bugünkü ülküsü bu değildir. Yalnız, intikamını zalimlerin zulmünü yıkıncaya kadar kalp ve vicdanından çıkarmayacaktır. Bu dünya bizim kalp ve vicdanımızda düşmanlık duygusu bırakmak istemiyorsa, bizim hakkımızdaki kalp ve vicdanında olan zulmü çıkarsın. Zulüm duygusu baki kaldıkça, intikam duygusu devam edecektir.
Bir şairimiz güzel bir şey söylemiştir ki, içimizde bilenler vardır: Garbın cebini zalimi affetmedim seni /Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi. İşte arkadaşlar, tek bir kişi kalsak bile düşmanlarımızın kalbinden zulmü çıkaracağız. Ve o zaman diyeceğiz ki, bizim de kalbimizde intikam kalmamıştır. Prensibimiz işte bu olacaktır. Ancak öyle görünüyor ki, daha çok uzun zaman Batı’dan bize dost olmayacak gibidir. Bununla birlikte ilişkilerimizi kesmeyeceğiz; şu şartla ki, bir elimizle tokalaşırken, öbür elimizi yumruk olarak hazır tutacağız.
Son söz;
Osmanlı imparatorluğu zamanında olduğu gibi asıl mesele Türkleri yok etmektir.
✓ Anadolu'da Türk geçilemez. Çanakkale Türkler sayesinde geçilemedi, Türkiye Cumhuriyeti Türkler sayesinde yıkılmaktan kurtulacak.
] Önder KARAÇAY [
*1- Dünya gazetesinin 20.12.1954 tarihli sayısından alınmıştır.
*2- Prof Dr. Cihan Dura'nın Ataname adlı kitabından alınmıştır.
#önderkaraçay#mobbingbank#önder karaçay#mobbing bank#insan#atatürk#devrim#mahşer tufanı#zulüm#türk fırtınası#yeni dünya düzenini Türkler kuruyor
0 notes
Text
En iyi 20 Western filmi:
1. The Good, the Bad and the Ugly (1966)
Sergio Leone’nin yönettiği, Clint Eastwood’un başrolde olduğu, üç silahşörün gömülü bir altın hazinesini aradığı efsanevi Spaghetti Western klasiği.
2. Once Upon a Time in the West (1968)
İntikam, adalet ve demiryolu genişlemesi üzerine kurulu, en atmosferik Western filmlerinden biri.
3. Unforgiven (1992)
Clint Eastwood’un yönettiği ve başrolünde olduğu, şiddetin ve eski kanun anlayışının sorgulandığı modern Western başyapıtı.
4. Django Unchained (2012)
Quentin Tarantino’nun kölelik döneminde geçen, kanlı ve eğlenceli bir intikam hikayesi.
5. True Grit (2010)
Bir kızın babasının katilini bulmak için kiraladığı yaşlı bir ödül avcısıyla çıktığı macera.
6. The Magnificent Seven (1960)
Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray filminden uyarlanan, köylüleri haydutlardan koruyan yedi silahşörün hikayesi.
7. The Outlaw Josey Wales (1976)
Clint Eastwood’un iç savaşta ailesi öldürüldükten sonra intikam peşine düşen bir adamı canlandırdığı klasik Western filmi.
8. No Country for Old Men (2007)
Coen Kardeşler’in modern Western klasiği; ödül avcıları, suç ve ahlaki çöküşü işleyen gerilim dolu bir yapım.
9. High Noon (1952)
Kasabanın şerifi, tek başına yaklaşan suçlulara karşı savaşmaya karar verir, ancak kasaba halkı ona sırt çevirir.
10. Tombstone (1993)
Efsanevi Wyatt Earp ve Doc Holliday’in, Vahşi Batı’nın en ünlü düellolarından biri olan OK Corral Çatışması’ndaki hikayesi.
11. The Revenant (2015)
Gerçek bir hikayeden uyarlanan, Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Hugh Glass’ın hayatta kalma ve intikam mücadelesi.
12. For a Few Dollars More (1965)
Bir grup ödül avcısının büyük bir suçlunun peşine düştüğü, Sergio Leone’nin yönettiği Clint Eastwood’lu efsanevi bir Western.
13. The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007)
Amerikan tarihinin en ünlü kanun kaçağı Jesse James’in hikayesi, görselliğiyle büyüleyen bir film.
14. Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969)
Amerika’nın en ünlü suç ikililerinden Butch Cassidy ve Sundance Kid’in kaçış macerası.
15. 3:10 to Yuma (2007)
Bir çiftçi, yakalanan bir suçluyu trenle mahkemeye götürmeye çalışırken büyük bir mücadeleye girer.
16. The Hateful Eight (2015)
Tarantino’nun, kar fırtınasında bir handa sıkışan sekiz yabancının gerilim dolu hikayesini anlattığı Western filmi.
17. Shane (1953)
Bir kasabaya gelen eski bir silahşör, çiftçileri tehdit eden acımasız bir toprak sahibine karşı mücadeleye girer.
18. Open Range (2003)
Kevin Costner ve Robert Duvall’ın oynadığı, özgürce dolaşan sığır çobanlarının bir kasabada yozlaşmış bir adamla karşı karşıya gelmesini anlatan bir Western.
19. The Ballad of Buster Scruggs (2018)
Coen Kardeşler’in altı farklı kısa hikayeden oluşan, mizah ve trajediyle harmanlanmış bir Western antolojisi.
20. Hell or High Water (2016)
İki kardeşin bankaları soyarak hayatta kalmaya çalıştığı modern bir Western hikayesi.
0 notes
Text
Propaganda saldırısı: Anaakım medya sahte Fı̇lı̇stı̇n hı̇kâyelerı̇nı̇ nasıl yayıyor? – Alan Macleod
Kurumsal medya kamuoyunu maniple ederek işgalin sürdürülmesinde kilit bir rol oynamaktadır. Amerikan halkı İsrail/Filistin’in tarihini ve gerçekliğini bilseydi, durum savunulamaz olurdu. Hamas İsrail’e sürpriz bir saldırı başlattıktan sonra, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) hava saldırılarıyla yanıt verdi, Gazze’deki binaları yerle bir etti. Şiddet olayları şimdiye kadar 2 bin 500 kişinin…

View On WordPress
0 notes
Text

Tarımı Amerika’ya Kimler Teslim Etti? (2)
✍🏻 Yılmaz Dikbaş
https://www.gundemarsivi.com/tarimi-amerikaya-kimler-teslim-etti-2/
Türk Tarımını Amerika’ya Teslim Edenler Zincirinin Halkalarını Tanımayı Sürdürelim… Zincirimin ilk yazısına buradan ulaşabilirsiniz.
3. ÖNCE BAŞBAKAN SONRA CUMHURBAŞKANI OLAN TURGUT ÖZAL
09.11.1989-17.04.1993: Cumhurbaşkanı
13.12.1983-9.11.1989: Başbakan
20.09.1980-14.07.1982: Başbakan Yardımcısı
03.12.1979-22.09.1980: Başbakanlık Müsteşarı
Turgut Özal, Başbakanlık Müsteşarı iken, 24 Ocak 1980 tarihinde Başbakan Süleyman Demirel hükümeti, siyasi tarihimizin önemli dönemeçlerinden birinde, “24 Ocak Kararları” diye anılan şu çok köktenci kararları aldı:
Türk Lirası dolar karşısında %32,7 değer kaybetti
Tarım sektörüne verilen destek azaltıldı
Yabancı sermayeye teşvik verildi
Devletin ekonomideki payı azaltıldı
Devlet harcamaları azaltıldı
İşçi ücretleri azaltıldı, memur maaşları donduruldu
Bu kararları henüz milletvekilleri bile bilmiyorken, Turgut Özal gece yarısından sonra devletin teleks makinesini açtırdı, başına oturup 24 Ocak Kararlarını Washington’a yolladı. Turgut Özal’ın bu yaptığı, hiç tartışmasız casusluk değil miydi?
Yazar Ufuk Güldemir, “Teksas, Malatya” adlı kitabında şu bilgiyi veriyor:
“CIA personel biyografisine göre Turgut Özal, gelmiş geçmiş en Amerikan yanlısı Türk lideridir.”
En Amerikan yanlısı demek aslında, “En katkısız Amerikan uşağı” anlamına gelmektedir. Uşak sözcüğünü Arapça “hizmetkâr” anlamında kullanıyorum, hakaret anlamında değil!
Yıl, 1983. Başbakan Turgut Özal, Washington Beyaz Saray’da Başkan George Bush’un özel odasında ağırlanıyor. Başkan Bush ile Özal, günümüz gençlerinin deyimiyle, “Kanka”! Bush ile Özal sıcak bir sohbet sürdürürken, içeriye Bush’un çok yakın dostu Karl Lindner giriyor. Bush, Özal’la tanıştırıyor ve şu bilgiyi veriyor:
“Karl, Chiquita şirketinin sahibi, muz kralıdır.”
Karl, Özal’a dönüp şu serzenişte bulunuyor:
“Beyefendi, tüm dünyada benimle ticaret yapmayan tek bir ülke var, siz de o ülkenin başbakanısınız!”
Söze giren Başkan Bush, Özal’a buyruğunu veriyor:
“Bak Turgut, Türkiye’ye döner dönmez yapacağın ilk iş, hemen Karl ile ticarete başlamak olsun!”
Turgut Özal’ın yanıtı, bir uşağın efendisine verebileceği düzeydedir:
“Corc, mesajı aldım! Chiquita’yı bana bırak, gerisini düşünme sen.”
Türkiye’ye döner dönmez Turgut Özal, eşiyle birlikte soluğu Alanya’da alıyor. Hemen muz üreticilerinin toplanmasını istiyor. Güzel haberler alacakları ümidiyle muz üreticileri heyecanla Özal’ın önünde toplanıyor. Özal, ağır ağır konuşuyor:
“Alanyalılar, artık muz ekmenizi, muz üretmenizi istemiyorum! Türkiye’ye dışarıdan Chiquita adlı bir muz ithal edeceğiz! Chiquita hem bizimkinden büyük, hem de ucuz. Esas itibariyle bizim muzumuz rantabl değil! Ekonominin şartlarına uymaya mecburuz. Sizlerden muz ağaçlarını hemen sökmenizi istiyorum! Bundan sonra muz ekmek, muz büyütmek yok! Muz tarlalarınıza bundan böyle patlıcan ekin, biber ekin, kabak ekin! Söyleyeceklerim bu kadar.”
Bu sözlerden sonra sizce Alanyalı muz üreticilerinin tepkisi nasıl olmalıydı? Bağırıp çağırmalarını, şiddetle protesto etmelerini hatta yuhalamalarını beklerdiniz, değil mi?
Şokun etkisinden çıktıktan sonra muz üreticileri, daha önceden hazırlamış oldukları bir kasa en kaliteli muzu götürüp Özal’a hediye olarak sunuyorlar! Özal hediyeyi memnuniyetle kabul ediyor, kasayı korumaları alıp arabanın bagajına yerleştiriyor. Özal ve eşi alkışlarla Ankara’ya uğurlanıyor.
Ankara’ya döner dönmez Özal, Chiquita muz ithalatının kararnamesini çıkardı. Türk halkı Chiquita muz ile tanıştı…
1970’li yılların sonunda ABD ve İngiltere, ekonomik darboğaza girdiler. ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher kafa kafaya verip bir çıkış yolu aradılar. Çok deneyimli ve yetenekli danışmanların da katılımıyla çözümü buldular:
Kalkınmakta olan ülkeler ve yoksul ülkelere çökecekler, onların yer altı ve yer üstü tüm varlıklarını ele geçireceklerdi. Bu soygun planına “Özelleştirme” adını verdiler. Özelleştirme ile zenginliğin tabana yayılacağı algısını yaratmak üzere göz boyama doktorları iş başı yaptı!
Türkiye’de özelleştirmenin öncülüğünü Turgut Özal yaptı.
ABD’den aldığı emirler doğrultusunda şöyle diyordu:
“Devleti ekonominin içinden çıkarıyoruz. Artık devlet üretim yapmayacak! Bundan böyle devlet fabrika kurmayacak! Devlet elindeki tüm fabrikaları özelleştirecek, yani satacaktır! Tarım toprakları da özelleştirilecektir! Devlet sebze, meyve üretmez, devlet garsonluk yapmaz!”
4. BAŞBAKAN MESUT YILMAZ
Başbakan Bülent Ecevit’in kurduğu 57. hükümette Başbakan Yardımcısı olan Mesut Yılmaz, 07.01.2000 tarihinde şu korkunç itirafta bulunuyordu:
“Türkiye’nin geleceği için büyük ve olumlu adımlar atıldı. Bazı yakınmalar olacaktır. Hele Tarım Reformu gelince SOKAĞA ÇIKAMAYACAK DURUMA GELECEĞİZ. İNSAN İÇİNE ÇIKAMAYACAĞIZ!”
Başbakan Bülent Ecevit, başbakan yardımcıları Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli, hep birlikte Türk tarımına ÖLÜMCÜL DARBEYİ VURAN yasayı “reform” adı altında çıkarmış ve bunu itiraf etmekten çekinmemişlerdir.
Mesut Yılmaz hakkında “parasal” bir olay nedeniyle 12 Kasım 1998 günü TBMM’de gensoru verildi. Gensorunun kabulüyle Mesut Yılmaz hükümeti düşürüldü.
Mesut Yılmaz, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle düşürülen ilk başbakan, hem de yargılanmak üzere Yüce Divan’a gönderilen ilk başbakan unvanlarını kazandı!
Dava görüşüldü ve Yüce Divan Mesut Yılmaz’ı suçlu bulup ceza verdi. Ancak “Şartlı Salıverme Yasası” uyarınca cezanın ertelenmesi kararlaştırıldı.
Mesut Yılmaz, özelleştirme adı altında Türk milletinin şu varlıklarının satışına imza atarak onay verdi:
Sivas Demir Çelik Fabrikası, Kayseri’de kurulu Çinkur, Petrol Ofisi A.Ş., Rize Limanı, Antalya Limanı, Sümerbank’ın şu fabrikaları: Denizli Pamuklu Fabrikası, Maraş Pamuklu Fabrikası, Bünyan Yünlü Fabrikası, Ereğli Pamuk Fabrikası, Afyon Sincan Yapağı ve Tiftik Fabrikası, Salihli Palamut ve Vateks İşletmesi, Mannesmann Sümer Boru Fabrikası, Mersin Satış Mağazası, Mersin Konfeksiyon İşletmesi, Mersin Depo Binası, Sivrihisar Alım Acentası, Bursa Bölge Müdürlüğü, Sungurlu Konfeksiyon İşletmesi, Erhaz Erzurum Hazır Giyim İşletmesi, Sihaz Sivas Hazır Giyim İşletmesi ve Soda Sanayisi.
Mesut Yılmaz, Orman Ürünleri Sanayisi’nin şu 12 işletmesini sattı: Bolu İşletmesi, Artvin İşletmesi, Bartın İşletmesi, Eskipazar İşletmesi, Kaklım İşletmesi, Yenice İşletmesi, Demirköy İşletmesi, Şavşat İşletmesi, Arhavi İşletmesi, Borçka İşletmesi, Dursun Bey İşletmesi ve Demirköy’de 78 adet gayrimenkul.
Konya Krom Madeni satıldı.
Mesut Yılmaz toplam 5 çimento fabrikasını sattı: Van Çimento Fabrikası, Kars Çimento Fabrikası, Elazığ Çimento Fabrikası, Lalapaşa Çimento Fabrikası, Kurtalan Çimento Fabrikası.
Mesut Yılmaz, Etibank’ı sattı. Havaş’ı sattı. Turban Turizm A.Ş.’nin şu tesislerini de sattı: Kemer Marina, Akçay Tatil Köyü, Kuşadası Marina ve Bodrum Marina.
Mesut Yılmaz, SEK Süt ve Süt Ürünlerinin Yenice Süt Toplama Merkezi’ni ve Giresun Süt Mamulleri İşletmesi’ni sattı.
Mesut Yılmaz, Yarımca Porselen’i, Deniz Nakliyatı A.Ş.’nin Üsküdar binasını sattı.
Mesut Yılmaz, Köyteks’in 21 hazır giyim makinesi ve 63 örgü makinesini sattı.
Mesut Yılmaz’ın sattıkları bu kadar değil! Mesut Yılmaz’ın “özelleştirme” adı altında sattığı vatan varlıklarının uzun listesini, Şubat 2009’da Nergiz Yayınları’ndan çıkan VATANI SATANLAR kitabımda bulabilirsiniz.
Mesut Yılmaz, bağımsız milletvekili seçilmek üzere gittiği Rize’de, hemşerileri tarafından “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor” haykırışlarıyla coşkulu bir sevgiyle karşılandı. Bağımsız milletvekili seçildi.
Değerli Dostlar,
Türk Tarımını Amerika’ya Teslim Edenler Zincirinin diğer halkalarını tanımayı sürdüreceğiz…
Yılmaz Dikbaş
0532 233 31 52
0 notes
Text
ABD’li kanun koyucu, kripto para düzenleme çerçevesini değerlendirirken SEC davalarına başvuruyor. Temsilci Maxine Waters’a nazaran, önerilen bir çerçeve kapsamında kripto firmalarına süreksiz kayıt verilmesi, ‘kötü aktörleri’ ‘hapisten ücretsiz çıkma’ kartıyla ödüllendirmek manasına gelebilir.“Geçici kayıt, makus aktörlerine ödül manasına gelebilir!”Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi Finansal Hizmetler Komite üyeleri, dijital varlık ekosistemi için netliği tartışmak üzere bir ortaya geldi. İştirakçilerden kimileri, Menkul Değerler ve Borsa Komisyonu’nun (SEC) kripto firmalarına karşı son yasal süreçlerinden bahsetti. Komitenin 13 Haziran’daki bir oturumunda, kıdemli üye Maxine Waters, Demokratların Cumhuriyetçiler tarafından dijital varlıkların düzenlenmesi konusunda sunulan önerilen bir çerçeveye “ciddi ve fikirli bir bakış” attığını söyledi. Komite lideri Patrick McHenry, Temmuz ayındaki kongre tatilinin akabinde yapılacak düzenlemelerden bahsetti. Bunlarla birlikte bir tasarı taslağı üzerinde iki partili onay beklediğini kaydetti.Maxine Waters, iki siyasi parti ortasında kapsamlı tahliller ve işbirliği olmadan, ilerlemenin dezavantajlılarına değindi. Bu durumda, mevzuatın potansiyel dolandırıcılık ve müşteri fonlarının berbata kullanımı için kapıyı açık bırakabileceğini belirtti. Kaliforniya Temsilcisi FTX’in çöküşüne ve eski CEO Sam Bankman-Fried’in cezai suçlamalarına atıf yaptı. Ayrıyeten, SEC’in Binance ve Coinbase’e karşı son aksiyonlarına göndermelerde bulundu. Bu bağlamda Waters, şu konuların altını çizdi:Cumhuriyetçi tasarının, şu anda menkul değerler maddelerimizi ihlal ettiği için dava edilen kripto firmalarının süreksiz kayıt yoluyla iş yapmaya devam etmelerine müsaade vermesinden bilhassa telaşlıyım. Tasarı, dolandırıcılık yapmış olsalar bile SEC tarafından kripto firmalarına karşı rastgele bir yaptırım aksiyonunu durduruyor üzere görünüyor. Bu süreksiz kayıt, makûs aktörleri ‘hapisten parasız çıkma’ kartıyla ödüllendirebilir ve tüketicilere ve yatırımcılara ziyan vermeye devam etmelerine müsaade verebilir.https://twitter.com/FSCDems/status/1668607761792356355 Aaron Kaplan: Sonunda zara gören ABD halkı oldu!cointahmin.com’dan takip ettiğiniz üzere SEC, 2 Haziran’da bir yasa tasarısı sundu. Bu tasarı, dijital varlık ticaret platformlarının bir alternatif ticaret sistemi olarak kaydolmasını zarurî hale getiriyor. Bu doğrultuda, bunu kabul etmeyen platformların çalışmasına müsaade vermeyecek. Bununla birlikte, kayıtlı firmaların “dijital emtia ve ödeme stablecoin’leri” sunmasına müsaade verecek. Buna ilaveten SEC ve Emtia Vadeli Süreçler Ticaret Komisyonu’nun (CFTC) Amerika Birleşik Devletleri’ndeki dijital varlıkların düzenlenmesinde oynadıkları rolleri de tekrar yapılandıracak. Prometheum kurucusu ve eş CEO’su Aaron Kaplan duruşmada, şu açıklamaları yaptı:FTX kelam konusu olduğunda ve Binance ve Coinbase kelam konusu olduğunda ihlaller ya da ihlal tezleri kelam konusu olduğunda çantayı elinde tutan Amerikan halkı oldu. İleriye dönük en âlâ yol epeyce açık. Bu da federal menkul değerler maddelerinin (SEC aracılığıyla) uygulanmasıdır.Kripto para bölümü için düzenleme-yaptırım yaklaşımına tepkilerDiğer kanun yapıcılar SEC’in görünüşteki düzenleme-yaptırım yaklaşımına farklı yansılar verdiler. Temsilciler Meclisi Finansal Hizmetler Komitesi’nde de yer alan Cumhuriyetçi Ohio Temsilcisi Warren Davidson 12 Haziran’da SEC Lideri Gary Gensler’in komitedeki yetkileri tekrar yapılandıracak bir yasa ile vazifeden alınmasını önerdi. Lakin, bu atağın yasallığı belgisiz.SEC davalarının ortasında Binance.US, komitenin fonlarını dondurma uğraşlarına karşı geri adım attı. Son gelişmelerde, Columbia Bölgesi’nden bir yargıç SEC’in, Binance ve Binance.US’nin varlıkları nasıl yönetim edeceğini değerlendiriyordu. Ayrıyeten, bekleyen öbür yasal süreçlerle ilgili rakip önergelerini ele alıyordu.
0 notes