Don't wanna be here? Send us removal request.
Text
Hoş geldiniz...

Nerelerdeydiniz?
Kusura bakmayın, kapıyı açamadım. Farketmişsinizdir, uzaklardan sesleniyorum size. Kapıyı çaldığınızda buradaydım fakat açtığınızda çoktan gitmiştim. Kapıları kilitleme alışkanlığım yoktur. Hoş, ne zaman gelip ne zaman gideceğinizi kestiremem.
Buyurun, buyurun...
Şöyle geçin. Rahat edin. Size söylediğim kadar ferah burası. Veya ‘orası’ mı demeliydim. Sesim nasıl geliyor bilmem. Beni çağırdığınızda sesiniz uzaklardan geliyordu. Ben de ne yapayım, yakınlaştım size. Çünkü öyle istiyordunuz. Size yakın durmamı. İlginçtir, sıkı sıkıya kilitlediğiniz bir kapının arkasından konuşuyordunuz.
Beni neden çağırmıştınız?
Kapıyı araladığınızda anlar gibi oldum. Çok kibardınız fakat düşüncesizdiniz. Yanlış anlamayın, sizi kırmak değil niyetim. Bilakis, kapının arkasından attığınız çekingen bakışlar pek hoştu. İki parmak bıraktığınız aralıktan geçmemi beklemenizse fazla iyimserdi. Konu ‘siz’ olduğunuzda siz fazla iyimserdiniz. Kapılarınızı kilitlemeniz bundandı. Çat kapı girmek isteyenleri dert edinir, bu sebepten kilitlediğiniz kapınızın kolunu, kontrol etmek maksadıyla, bir aşağı bir yukarı sallardınız.
Siz emin olmak isterdiniz...
Odanızın biricik olduğundan, ferahlığından, ışıltısından emin olduğunuz kadar emindiniz size ait olanın size ait kaldığından. Belki bundan şaştınız cesaretime. Ben size ait değildim ki. Söylesenize, ne kadar paylaşımcı olursa olsun, sahip olmadıklarını nasıl paylaşır insan? Düşlerinizi paylaşmasam da araladım kapınızı. Biraz daha, sonra biraz daha fazla. Ta ki içerisi tamamen görünür olana değin sürdü bu.
Ve girmedim içeriye...
Anlattığınız gibi görünmüyordu içerisi. Belki içinde olduğunuzdan göremediniz. Dışarıdan bakabilseydiniz ne demek istediğimi anlardınız. Ferahlığından bahsettiğiniz odaya ikimiz sığamazdık bir kere. Üstüne üstlük, aydınlığını öve öve bitiremediğiniz odanızın tek bir penceresi dahi yoktu. İlginçtir, bu küçücük daracık odaya daha fazlasını sığdırmak niyetindeydiniz.
Ve bozulurdunuz bana...
Size hakikati konuştuğumda beni dar kafalılıkla suçlar, duymamak için kulaklarınızı avuçlarınızla sıkı sıkıya kapatırdınız. Kusura bakmayın ama, dar kafalı olan sizdiniz. Yoksa tek kişinin bile güç bela sığacağı odanıza, nasıl olurdu da sığardınız? Çok istedim sizi o kapınızdan dışarı çıkarabilmeyi. Tatlı sözü bir kenara bırakıp bileğinizden kavrasam, şu an ferahlığına şaşırdığınız bu odaya alabilseydim sizi, ne demek istediğimi anlardınız.
Fakat siz isteksizdiniz...
Küçücük odasına dünyadaki her şeyi sığdırmaya çalışan siz, benim küçücük ricalarıma burun kıvırırdınız. Kendi oyun alanınızda kendi oyuncaklarınızla oynamaktı niyetiniz. Saklardınız benden en ışıltılı olanlarını. Varlığından bile haberim olsun istemezdiniz. Duyarsız tavırlarınız, kibiriniz, nazınız, hep bana geçerdi.
Hoş geldiniz...
Fakat geç geldiniz. Fark ettiğiniz üzere, çoktan terk ettim burasını. Artık buradasınız. Tam ortasındasınız her şeyin ve ben burada değilim. Burası her şeyin olduğu yer ve ben hiçbir yerdeyim. Size anlatmaya çalıştım, her şeyin nasıl olup da bir odaya sığacağını. Göstermek istedim, fakat korkularınız o daracık odanızdan çıkmanıza müsade etmedi.
Buyurunuz...
Keyfini çıkarınız. Dedim ya; burası her şeyin olduğu yer. Ben hariç. Ben artık hiç bir şeyim. Kapıyı kilitlemedim çünkü sesimi duyabilmenizi istedim. Oysa siz kilitli kapılarınızın ardında dar kafalı dostlarınızı ağırlamayı tercih ettiniz.
Vallahi, ne iyi ettiniz...
Yanlış anlamayın, sitemim yok size. Elimi uzattığımda yoktunuz ve varsınız şimdi. Her şeyin ortasında yapayalnızsınız. Fark ettiniz mi bilmem fakat odanızın kapısını kilitlemediğiniz gibi, ardına kadar açık bıraktınız. Belki dönerim diye düşündüğünüz içeriden karanlıklar sızıyor dışarıya. Ahtapot misali sarıp sarmalıyor tüm benliğinizi ve çekiyor kendisine, uzaklaştırmak istiyor sizi sizden. Çünkü siz artık sadece sizden kaçabilir, sizden saklanabilirsiniz. Yitirdikleriniz, göremedikleriniz, uzağında olduklarınız için artık bir düşten ibaretsiniz. Düşü kovalamayı bıraktıklarında görünmez olursunuz. Sahip olduklarınızla en ferah odalarda bir başınıza kalırsınız. O kadar ferahtır ki o odalar, yürüdüğünüz her hangi bir istikamette her hangi bir duvarla karşılaşmazsınız.
Ah, az kalsın unutuyordum...
Duvarları yok bu odanın. Eşiğinden geçtiğiniz bir kapısı da. Bir dönüp bakınız ardınıza. O gördüğünüz sizin kapınız. Tek yaptığınız, dışarıya çıkmak oldu. Size anlatmaya çalıştım fakat çok duyarsızdınız. Kapalı kapıların ardında gerçeklerden çok uzaktınız. Şimdi her şeyin mümkün olduğu yerdesiniz. Sizden ricam, eğer mümkünse, kapınızı usulca kapatmanız. Öyle kilitlemenize falan da gerek yok. Sadece kapatmadan önce eşiğinden geçip geçmediğinizden emin olun. Olduğunuz, durduğunuz yeri iyi belleyin. İhtimallerinizi tekrar gözden geçirin. Düşünün. Bir kere kapanan kapı, hele var olmayan bir kapıysa, hepten görünmez olabilir. Görünmeyen kapılar açılmak da bilmez.
Bunu unutmayın...
0 notes
Text
Kendime notlar...

Daha çok oku
Daha az konuş
Ne söylenirse söylensin sen hep dinle
Daha fazla gez... gitmediğin yerlere götürsün adımların seni
Uzun süreli açlık terbiye eder bedeni... aksatmamaya gayret et
Ekmekten kim hayır görmüş ki sen göresin (tabi ya)
Alkol şahane, sen yine de karaciğeri hatırla
Daha fazla dans dans dans...
Radyodan umudunu kesme
Daha çok hayal kur
Sarılarak uyumayı öğren (yastık hariç)
Etkinliklere davet edilmeyi bekleme, arada bilet kovala
Bilet alacağım diye kredi kartı çıkarayım deme... sen böyle güzelsin
Sosyal medyaya döneceğine kötü yola düş
Sıkıcı insan gördün mü topukla
Sol elinle fırçala dişini... rahata alışma
Yalanla ve yalancıyla işin olmasın (aman diyeyim)
Yeni dostluklar iyi hoş da eskileri ihmal etme
Sapkınlık yoksa haz da yok... bunu unutma
Arada sırada ‘Hayır’ demeyi öğren
Her boka da ‘Evet’ demeyiver bir zahmet... deneyimlerini seç
Daha da ver ver ver... ver kurtul neyin varsa... sonrasını siktir et gitsin
Yatağını topla
Kargalarla iyi geçin
Her gece rüyana giren o kadını bul
Bisikletin bakımlarını yapsan mi artık? (tembel göt)
Ha unutmadan... şu kitabı bitir...
0 notes
Text
Maltepeli Kardan Adamlar*

Yağdı kar,
Eşsiz taneleriyle.
Örttü tüm yalanlarını,
Açgözlülüğünü
Ve kibrini insanoğlunun…

Balıklar yüzdü yine.
Uçtu martılar.
Deniz aynı deniz;
Gök aynı gök.
Tütüyordu teknenin tenekeden sobası,
Saklıyordu güneşi bulutun irisi…

İşte böyle bir sabah ortaya çıktılar,
Maltepeli kardan adamlar.
Midyenin peşinde kanat çırparken karga,
Köpekler uyurken buzdan yatağında,
Ve simidin kurusuna yükselirken martılar
Onlar ciğerlerine soğuk nefesler aldılar…

Kimisi oturdu bir banka.
Kimisi kuruldu çimene çayıra.
Havuçtan burnunu çekerken biri,
Kömürden düğmelerini ilikledi öteki...

Durdu kar, esti rüzgâr.
Süzüldü güneş bulutların arasından.
Uyandı aceminin acemisi bir kardan adam.
Adam da değil; çocuk, belli ki kardan bir insan.
Kırptı gözlerini, bir daha, sonra bir defa daha.
Gerçek miydi gördüğü, yoksa uyuyor muydu hala?

Gökte turuncu ışık, ısıtıyordu dört bir yanı.
Şenlendi ortalık, gülümsedi çiçeği ağacı.
Bizimki hiç durur mu, açtı dikenden kollarını,
Sarıp sarmalayım diye göğün portakalını…

Her ne olduysa o zaman oldu;
Kardan çocuğun gövdesi uyuştu.
Yüzünde gülümseme, erimeden son duyduğu,
Kardan adamların hüzünlü türküsü oldu…
Haziran / 26.01.2022
* Altı sene olmuştu kar görmeyeli. Üç hafta önce, en çok da bu niyetle İstanbul’a gelmiş, her gün “bugün o gündür” diye heyecanla beklemiştim. Sadece tek bir gün, o ‘özel’ gün yağmasın diye dualar etsem de, vakit geceyarısını geçtiğinde -o gün gelip çattığında yani- göğün ışıdığını ve kocaman tanelerin her yanı kapladığını gördük. Pencereyi açtık ve bir sigara paylaştık beraber. “Olacağı varmış, üzülmenin faydası yok, o kadar mutluyum ki şu an...” dedim “...yıllardır bu günü bekliyordum”. Şehrin kaldırımları dakikalar içinde görünmez olmuştu. Uyuduk sonra. Sabah olduğunda bembeyaz bir güne uyanacağız derken her şey bir önceki günün aynısıydı. Rüya mıydı gördüğümüz? Bir koşu çıkardım vosvosumu. O pek keyifli günün ertesinde tekrar park ettiğimde yeniden yağmaya başladı kar. Tam zamanında, tam da olması gerektiği gibi. Hep öyle değil mi zaten? Sahile indiğimde kardan adamın teki onayladı beni. Sonra biri ve bir başkası daha. Kendimi oradan oraya sürüklenirken buldum. Kardan adamların izini sürüyordum. Zihnimde dizeler. Bu çocuksu şiiri soğuk iklimlerin aslanı Leon’a ithaf ediyorum. Annesi babası uykudan önce ona okusun, beni unutmasın diye...
0 notes
Text

Af buyurunuz...
Kâinatsa göğün yüzü kelebeğe
Çırpıyorsa kanadını göğsüne rüzgârın
Okyanussa bir avuç su karıncaya
Yüzüyorsa aksine akıntının...
Esen yelse fırtınası çekirgenin
Güneşse köşe bucak sakındığı köstebeğin
Yağmursa ıslatan solucanın alnını
Bulutsa vardıran hakikâte duayı...
Ormansa çalı çırpı örümceğe
Ah, o ki diker geceyi sorgusuz sualsiz
Ördüğü koza mı ipekböceğinin duası?
Beklentisiz, öylesine, anımsamaz gördüğü rüyayı...
Olur ya, denizse adımı çağıran
Ufkunda batan güneşse ruhumu ısıtan
Rüzgârsa tutuşturan eteğimi
Ve ellerimse tutan geceyi...
Görür gözüm gerçeği
Nefsim elimi kolumu bağlar
Bakmaz gözün yaşına
Ağlar yüreğim ağlar...
0 notes
Text

Avucundaki iki demir lirayla girdi dükkâna. Biri diğerinden daha büyük, daha ağır, daha kıymetliydi. Kıymetli dediysek, ikisiyle hepi topu tek dal sigara alınabiliyordu. Her bakkal yapıyor mu bilinmez ama semtin kırk yıllık devrimci bakkalı günde en az iki farklı paketin naylonunu sıyırır, her bir sigaranın üzerine elli kuruş koyarak garibana satardı.
Dükkânda tuhaf saçlı bir adam daha vardı. Elindeki siyah naylon poşetten yeşil bira şişelerinin kafaları fırlamıştı. Bakkal, kafa dengi birini bulduğunu düşünerek elli yaş gençleşiyor, 1970’lerin Taksim’inde polisin gençleri nasıl katlettiğinden tutun da, altmışların sonunda o uzun boylu delikanlının arkadaşlarıyla beraber altıncı filoyu nasıl kovaladıklarını anlatıyordu.
Türkçesi iyi olmasa da, aynı hikâyeyi defalarca dinlediğinden olsa gerek, anlatılanları anlıyordu. Altıncı filo nedir halen bir fikri yoktu. Fakat başka bir kelime vardı ki onu ve anlamını çok iyi bilirdi: Deniz... Uzun boylu bir delikanlının siyah beyaz resmini göstermişti bir gün bakkal ona. “En büyük devrimci” demişti. Korkmuştu çocuk. Deniz korkulacak bir şeydi. Kuduz köpekler gibi köpüren dalgalarıyla tekneleri alabora edebilir, sevdiğiniz ne varsa bir daha geri vermemek üzere alıkoyabilirdi. Neden böyle ürkütücü bir ismin bir insana verildiğini anlayamıyordu.
Tuhaf saçlı adam bir an için dönüp ona baktı. Gözleri avucundaki demir liralara takıldı. Gülümsedi. Bir adım geriye çekilip çocuğa yol verdi. “Gel lan buraya…” dedi bakkal “…sen de devrimcisin.” Otoparkı başıboş bıraktığını söyledi bozuk Türkçesiyle çocuk. İki demir lirayı bakkalın avucuna bıraktı. Kendisine uzatılan sigaraya şöyle bir baktı. “Kent yok mu abi?” dedi. Özür diler gibiydi. Ne de olsa tuhaf saçlı adam iyi para bırakacak olmalıydı. Ona gelince, bir saatlik park ücreti için kırk lira ödeyen lüks araç sahipleri, arabaların orasından burasından buldukları demir paraları avucuna tutuştururdu bazen. Kağıt para gördüğü pek olmazdı. Direksiyon sallamayı bilen bir diğeri, araçları park edebildiğinden olsa gerek, daha fazla bahşiş alırdı. Alırdı da, yine de bir paket sigara alamazdı. Pahalıydı sigara. Bira daha da pahalı olmalıydı. Tadını bilmezdi biranın. Sorsalar yaşı tutmaz, bir üç sene daha yanına yaklaşamazdı.
Dudaklarındaki Marlboroyu alevlendirip dükkândan çıktı. Sigarasından derin bir nefes alırken masmavi gözleri gözkapaklarının ardında kayboldu. Belki ilerde çok parası olursa bir paket sigaranın yanına iki şişe bira açtırırdı. Hem de otoparkın karşısındaki güzel kadınlarla dolu o mekânda. Arabasını park eden çocuğun avucuna on lirayı tutuşturduğu için gönlü biraz olsun rahat ederdi ne de olsa. En azından arabası çizilecekmiş veya soyulacakmış gibi bakmazdı karşısındakine. Belki yanında sevgilisi de olurdu elinden tutabileceği. Hiç konuşmadan, birbirlerinin gözlerinin içine uzun uzun bakarlardı…
Kimbilir…
0 notes
Text
Pınar için...
`korkma´ dedi güneş
tepenin ardında kaybolurken
kıldan da ince bir hilal
bir belirip bir kayboldu
-rivayet odur ki-
yıldızdan yatağında uyurken
düşmesin diye küçük bir kız
şafaktan da aydınlık gecede
utancından gizlendi ay
`korkmuyorum´ dedi küçük kız
buluttan yorganlara sarınırken
rüzgardan da hafif gözkapakları
bir açılıp bir kapandı
-hayal odur ki-
dalgalar kayalıkları döverken
parçalanmasın diye köhne bir tekne
geceden de karanlık şafakta
amansız denizlere açıldı
direğinde beyaz bir elbise
dümeninde kör bir korsan
güvertesinde kor alevler vardı
0 notes
Text

kusura bakmayın bayım ama çocuğuz biz hala ellerimiz kirli ayaklarımız çıplak kıçlarımız açık karınlarımız aç olsa da boş sözlere karnımız toktur belki tam da bu yüzdendir söylediklerinizi duymayışımız çocuğuz biz dedik ya -ağır mesai, yorar insanı- kulaklarımızı tıkar avazımız çıktığı kadar bağırırız duyduğumuza inanır; inanılmayanı görürüz görülmeyeni bilir; bilinmeyeni anlarız anlaşılmayanı söyler; söylenmeyeni dinleriz dinlenmeyeni duyar; duyulmayana inanırız inanırız da bir size inanmayız sabahtan akşama oyunlar oynar en çok da sizi oynatırız oynatırız da ruhunuz duymaz duysa da dinlemez; dinlese de söylemez söylese de anlamaz; anlasa da bilmez bilse de görmez; görse de inanmaz kısacası bayım ruhunuz beş para etmez etse, on gram gelmez gelse, alan olmaz alan, olsa olsa kıymet bilmez arınsın diye soğuk suya atmaz keçiye çiçeğe böceğe bulaştırmaz çayıra çimene toprağa sermez şöyle bir çırpıp güneşe asmaz ruhunuz pek kirli bayım ne yapsan temizlenmez
16 Aralık 2018... Günler çok kısa, geceler epey uzun. Saat sabahın bilmem kaçı. Gökyüzü ışıklı gümbürtülerle yarılıp eteğinde ne varsa boşaltıyor. Kafam iyi, kafam güzel. Elektrikler kesilince ağzımdaki fenerin ışığında devam ediyorum yazdığım şiire. Gün ağarınca şiir bitecek, hava kararıncaya dek sızacağım. Gümbürtülerle uyanacak, pencereden tek görünen sel sularının içindeki vosvosum olacak. Elimde kazma, kıçımda don, bahçe duvarını yıkmaya girişeceğim. Sırılsıklam saçlarım kollarıma dolanacak. Arsız çamurlar terliklerimi yutacak. Dakikalar içinde tüm bahçeyi sel suları kaplayacak. Canhıraş miyavlamaları duyunca evi mevi siktiredip, komşunun balkon demirinde mahsur kalan kediyi kurtarmaya çalışacağım. Aramızdaki aşılamayan çitler yüzünden kendisi benden ümidi kesecek ve ömrümde ilk defa yüzerek dalgaları aşan bir kedi göreceğim. Sonra kabulleniş gelecek. Buz gibi suyun içinde, belime kadar gömülmüş, yirmi senelik evimizin sel sularına gömülmesini izleyeceğim. Güzel bir an olacak... Rüya gibi... Yazmaya çalıştığım şiir tamamen unutulup diğer tüm eşyalarla birlikte sulara gömülecek. Ta ki neden çektiğimi anımsamadığım bu fotoğraf ortaya çıkana dek...
2 notes
·
View notes
Text
Belki...

Bilmem kaç milyon yıllık evrimin şartların elverdiği bir yavaşlıkta ve tüm şansları zorlayacak bir tuhaflıkta ilerliyor. Küsur metrelik duyargaların henüz fiziksel teması algılamıyor fakat her nasılsa tomurcuklanıyor. Üstelik çimlere uzanmış bir çift güzel bacağı yastık bilip uyuklamana gerek kalmadan. Belki de saça dokunma sınır tanımayan bir sevme biçimidir; sahibi bilinmese de tutamları çiçeklerle süslenebilir…
Neden olmasın?
İlk gün kafana dokunulduğunda arkanda kimsecikler yoktu; ağacın dalına konup seni gözetleyen karga dışında. Oysa sen tanıdığın biri şakalaşıyor sanmıştın. Biraz eğlenmek isteyen arkandan sessizce yaklaşıp eline geçirdiği tutamı çekiştirebiliyor ne de olsa. O koca kafan kamu malı ya. Dans pistlerinde salınan saçlarını peruk bilip, bıyık yapıp fotoğraf çektirenler mi dersin… Misafirinin ülkendeki ilk akşamında masanıza gelip sorgusuz sualsiz saçlarını okşamaya başlayan ve yüzölçümü büyük ama nüfusu küçük o Avrupa ülkesi ile ufak çaplı bir krize yol açan bir diğerini mi ararsın… Avucundaki tutamı seni muhatap almadan yanındakine gösterip “saç mı bu?” diyen teyzeye mi, “annem saçınızı merak ediyor da” diyerek belki de ömründe ilk defa bir dilden yine aynı dile tercümanlık yapan kızcağıza mı yanarsın…
Pekâlâ, karganın seninle alıp veremediği ne?
Kusura bakma ama ilk seferinde saçlarını yuvasına benzettiğini düşünmen karganın değil senin hıyarlığın. Kafana tünemeye niyeti yok besbelli. Belki de güzergâhını beğenmiyordur. Belki her geçişinde defalarca uyardı seni fakat kulak asmadın… Belki de uzun ömründen Tanzimat dönemi şairleri geçmiştir ve yuvalandığı ağacın gölgesinde dinlenen birinden duyduğu üzere hakkının kötek olduğunu düşünmeye başlamıştır…
Ya seni yakından takip ediyorsa?
Belki haftanın o belirli günlerinde belirli saatlerde sahile çıktığını görüyordur. Açık olan tuvaletlerden görevlilerin de arka çıkmasıyla çantandaki şişeleri doldurduğunu biliyordur. Görevli memurların yaptığın ihlallere göz yummasını kaldıramıyordur. Belki sadece diğerlerine su taşımanı kıskanıyordur. Belki evdeki boş kapları değerlendirme zamanın gelmiştir…
Belki…
#watercarrier #daywalker #animallover #weedsmoker #hairbender #shapeshifter
2 notes
·
View notes
Text
Çırpınan kanatlar ve buğday sarısı toz bulutu…

Karakarga hâkimi olduğu bayat ekmek tepesinden göçüyor. Sendeliyorsun. Şeffaf bir leğen pedallara dolanıyor. Onca taklaya rağmen göğe bakması şans��n var olduğunu anımsatıyor; bulutsuz gökyüzü ise varlığın geçici olduğunu. Yağmur yağmayacak. Üç gün de karantina. Su alıp dönüşte doldurmalı. Sahil yolunun başında büfe var, sonundaysa süpermarket.
İstikamet belli…
Derken kızıl saçlı bir ahu gözleriyle yakalıyor seni. Yeterince pedal çevirirsen kanatlanabiliyormuşsun meğer. Gözbebeğinin laciverti baktıkça demleniyor. Dudağın kırmızısı gülümsedikçe koyulaşıyor. Mama torbası taşıyan eller resim de yapıyordur elbet. Yaratan varlığına secde ettirirken adaletini sorgulatıyor. Leğenin yörüngesinde pinekleyen köpek kuyruk sallıyor. Kâinat kıçıkırık bir plastiğin etrafına dönüyor... Eh be adam… Sen bu süpermarketlerle neden barışmıyorsun? Barıştın diyelim, şu bisikletine neden kilit almıyorsun? Hadi almıyorsun, neden onu birine emanet etmiyorsun? Hadi etmiyorsun, bırakıver bir kenara, kim ne yapsın senin külüstürünü? Ya sen neden çantanda su taşımıyorsun?
Biliyorsun; bu ilk ve son seferin. Şansın karantina kolonyası gibi uçucu. Hiçbir zaman bu kadar yakın olmayacaksınız. Hep birbirinizi tanımanın kıyısından döneceksiniz. Belki doğru yerde, fakat mutlak yanlış zamanda karşılaşacaksınız ve sen, her seferinde eline gözüne bulaştıracaksın. Bu kez ne diyeceksin? ‘Ben de büfeden su alıp şu kabı dolduracağım’ mı? Aferin... İleride çocuklarınıza anlatırsın…
‘Bugün bisiklet günü mü?’ diyor Ali Abi dergiyi uzatırken: ‘Takip etmiyoruz sanma’
Dergiyi çantana atıp şişelerin istiflendiği dolaba yöneliyorsun.
‘Büyükleri altta…’ diyor ‘…tanesi iki buçuk lira’
Litrelik iki şişeyi çantana tıkıştırıyorsun.
‘Çantanda suyu hep taşıman lazım’
Şu hayatta hiç kimse daha haklı olmamıştır. Fermuarı açıp çıkardığın şişeyi kafana dikerken anlatıyor:
‘Futbol antrenörüyüm ben. Sen şimdi koşuyorsun ya… veya pedal çeviriyorsun. Kasların uzayıp kısalıyor, su kaybediyor. O yüzden şişeleri sakla’
Tezgâhın arkasından yarısı dolu beş litrelik bir şişe çıkarıyor:
‘Al…’ diyor uzatırken ‘… kuşlara bunu götürürsün.’
#crow #in #the #sun
1 note
·
View note
Text
Zorlanıyorum...

Şikayet ettiğimi sanma lütfen. Öyle bir lüksüm yok. Üstelik başımda bir çatı, önümde lokmam dururken… Neden mi zorlanıyorum? Anlatamamaktan. Sözlerimin bir manası olmadığı gibi onları dile getireceğim diye türlü eziyetler çekiyorum. Çocuk halimle ifadem daha güçlüydü. Yalan diye bir şey vardı ve yalan söliim, yalan masumdu. Beni yanlış anlama, dedim ya sorun sende değil bende. O eski hayatı özlüyor filan değilim. Yalan dediğimse çok oynayıp kirlettiğim, orasını burasını hırpaladığım bir oyuncak… Hem o hayatın nesini özleyecekmişim? Her gün bir öncekinden güzel değil mi zaten? Off, neler diyorum yine! Yarım ekmek arası bayat mevzular, üzerine de tatlı ekşi felsefe sosu. Konu dağıldı gitti. Kendisini önce birikimlerime getirecektim, oradan da… Sahip olduklarımı demiyorum be! Hadi ben anlatamıyorum da, sen de hiç mi dinlemiyorsun?
Aidiyet dediğin insan icadı bir kere…
Akıl dediğin gerçekten bu kafanın içinde mevcutsa ve onu ekseriyetle, kararmasına müsaade etmeden parlatıyorsan, gözünle gördüğün veya parmağınla dokunduğuna hangi koşullar altında ‘benim’ diyebilirsin ki? Göremediğin ve dokunamadıklarından bahsetmeyeceğim bile. Bir atom parçalanınca ortalık yangın yeri, tamam da, ikisi göt göte gelince düğün dernek olduğu da yok. Madde, yani ben, bugün var yarın yok-um. Birikimimse hiçliği doldurmayacak kadar ufak….
Ondan mı bu gürültülü halim?
Daha çok annemin, orası kesin, ama bir o kadar da babamın oğluyum ben... Ve babamdan öğrendiğim gibi, bir kürdanı iki parçaya böler ve bir yarımını kullanırken diğerini kutusunda saklarım. Çirkin olsun güzel olsun fark etmez, huy dediğinin babadan oğla geçer ve reddi miras aklı kafatasının içinde küflenmeyenlerin işidir. Ne yani, çok mu kıymetli bir adet kürdan? Yarısını saklayalım da kutusu boşaldığında bakkala iki seferden daha az mı gidelim? Bu sayede dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız cebimizde mi kalsın? Yoksa tüm bunları bırakıp onun -bir zamanlar- yaşayanların en kudretlisi olduğunu, gövdesinin bin bir mahlûkata ev sahipliği yaptığını mı anımsayalım? Ağacı kesip biçelim, yetmedi zımparalayıp her bir parçasını plastik kefenlere saralım, bunların ellisini yine -tercihen- plastik tabutlara istifleyelim ve tüm bunları, sırf zamanı geldiğinde damağımdaki kayalıklara takılan sahipsiz cesetlere rahmet okutalım diye yapalım. Vay anam vay…
Canına yandığım…
Senin kılına zarar gelmesin. Kâinat bin bir parçaya bölünsün de o bin bir parçanın birinde can kalmasın ama sen çok yaşa. Yediğin o tohum var ya, katlettiğin o ağacın meyvesi… Sen yüzüne bakmayıp çürüyünce çöp tenekesine atıyorsun ya arada bir diğerini… Dalından koparmasaydın belki bir ananın gagasında öğütülüp yumurtasından yeni çıkmış bir karga yavrusunun kursağından geçecek olan var ya hani… İşte o tohum boğazında kalsın da su verenin olmasın e mi… Bir su verenim bile yok diye mutfağa koş da o kullanmalara doyamadığın, arada ucuna pamuk dolayıp kulağını bile kurcaladığın maddeden mamul damacananın dibinde bir damla bile su kalmamış olsun… Nehirler kuruyup kalanları kirlendiği için musluktan su içeme de bir damlası arınsın diye cayır cayır elektrik harcayan ısıtıcıya yılana sarılır gibi sarıl… Suyu doldurdum, fişe takayım, düğmeye basayım derken duvarlarının çirkinliğini eciş bücüş doğa tasvirleriyle perdelemeye çalıştığın trafolara kuyruksuz kediler dadansın da elektriğin kesilsin… Canhıraş bir şekilde su ısıtıcıyı kafana dikerken aklına düşen sahip olduğun türlü oyuncağı şarj ederken veya tuvaletin ışığını haybeden açık bıraktığında ziyan ettiğin kilowattlar olsun… Beton duvarların eteklerinde kurumakta olan dere yataklarında bir damla su uğruna çatlayan toprağı eşeleyen hayvanat son gördüğün olsun da boğum boğum boğul…
2 notes
·
View notes
Text
Karantina Günlükleri - II

Evimizi hep botanik bahçesi gibi hayal etmiştim. Annem sağolsun, demet demet taze soğan, roka ve maydanoz ile bu hayalime bir nebze olsun yaklaştık. Meyve sebzeyle aramız öteden beri iyi olmuştur. Beni en çok sevindiren et ve balık marketlerine yapılan ziyaretlerin azalması. Bunda benim ‘ette virüs var’ veya ‘kim bilir o balıklar kaç günlük’ gibi son derece asılsız ve bir hayli taraflı yorumlarımın etkisi büyük…
Taraflı dediysem hayvanların tarafını tutuyorum elbet...
Ne zaman firar etsem görüyorum ki dünyanın yeni hâkimi onlar. Köşebaşındaki kedi mamalarına karga mafyası dadanmış. Kediler eşkıya gibi serçe avlar olmuş. Martı bile uçmaya tenezzül etmiyor. Yokuşun başında peşime takılan araba yüzünden bisikletle kaldırıma çıktığımda iki adımda yola iniverdi kendileri. Araba da mecburen durunca başladı söylenmeye: “Ne işiniz var lan burda?!” Bununla da kalmadı: “İki parça ekmek attınız diye adam mı kesildiniz lan başımıza!!!” İskelenin başındaki direği mesken tutan karga da altından geçerken gagasında “Dolaşma lan buralarda, saçına tükürdüğüm” gibisinden bir şeyler gevelemişti. Hatta önceki gün koşarken güvercinin biri yanı başımdan öyle bir hışımla geçti ki kanadının ucu kirpiğime değdi...
Haklılar... Vallahi haklılar...
Köpek olsam önüme çıkan ademoğluna hırlar, karga olsam alayının üstüne pisler, kedi olsam gece gündüz demeden çığlık çığlığa sevişirdim. Ne söylediklerini yazmayacağım. İnanın kediler terbiyeden zerre kadar nasibini almamış edepsizler…
Efendim? Doğa bizimle iletişime mi geçiyor?
Doğa bize ana avrat sövmesin de daha ne desin allahaşkına? Zaten babam da arada –artık hangi akla hizmet ediyorsa- “Bizim etimiz çok lezzetli olur” derken haklı. Davar gibi ot yiyoruz, buna da şükür. Hani işler kötüye giderse pirzolam yalısında pedal sallayan beyefendilerin sofralarını şenlendirebilir. Kaburgam üzerinde şöyle bir tutam oregano gezdirilirse tadından yenmez. Yalnız kaba etlerime barbekü sosu dökerseniz hakaret sayarım. Ne de olsa gezen insanım. İltifat etmek için çabalayan o kadının sözlerini daha iyi anlıyorum şimdi: “Çok organik bir insansınız”
Eksik olmayınız... Hoş sözlerinize layık olmaya çalışıyorum…
(Fotoğraf Koh Chang pazarından, Cansu’nun objektifinden…)
#karantinagünlükleri
2 notes
·
View notes
Text
Karantina Günlükleri - I

Annem aile içinde ilan ettiğimiz ohal’i fırsat bilerek darbe girişimiyle televizyon yönetimine el koydu. Kumandalar uğruna verilen savaş, tam da reklam arasına girildiğinde babamın hezimetiyle sonuçlanmıştı. Biri uyduyu diğeri televizyonu kontrol eden iki kumandadan herhangi biri kaybedilirse ortalık kan gölüne dönebilirdi. Vahşi doğunun bu amansız silahşörü elde kalan tek kumandayla apansız televizyonun sesini kısabilir veya amansızca o kanal senin bu kanal benim gezinerek diğerini dizkapağından mıhlayabilirdi…
Evimizde bir saat öncesine kadar Barış hâkimdi. Barış dediysem Barış Manço… Annem ile babam, mutfak radyosunda çalan ‘süper babanne’ eşliğinde kahvaltı etmekteydi. Rahmetli üstüne basa basa ‘kırk yıl, bir yastıkta tam kırk yıl’ diyerek sanki bizimkilere atıfta bulunuyordu. Abim kırk yaşını doldurduğuna göre ‘teknik olarak’ kırk yılı devirmiş olmalıydılar ve yine ‘teknik olarak’ karantina kararı onları bağlamıyordu. Annemin telefonuna evden çıkmamasını tembihleyen mesajların gelmesinin sebebi, resmi kayıtlarda yaşının altmışyedi olarak görünmesiydi. Hemşirelik okuluna gidebilmesi uğruna (gitmedi) nüfusa geç kayıt edildiğine ve yaşının büyük gösterildiğine hepimizi inandırmıştı…
Bir aile geleneği olarak, benim de yaşıtlarımla beraber okuyabilmem için (okumadım) küçük yazdırılmamı da hesaba katarsak hiç birimizin kimliği asıl doğum tarihimizi yansıtmıyordu. Durduk yerde kendi kendimize eziyet ediyorduk. Babam, Facebook profili oluştururken resmi doğum tarihini mi, aslını mı vermesi gerektiği konusunda tereddüt ediyor, mart doğumlu olmasına rağmen ‘resmiyette’ mayısta dünyaya geldiği için kendisini şanslı sayıyordu. Onun telefonuna dolandırıcılara riayet etmemesi dışında herhangi bir mesaj gelmemekteydi. Kendisi, tam da bu sebepten, dışarıda gönlünce gezebileceğini iddia ediyor, ancak sevgili cumhurbaşkanımızın ekranlardan göz kırpıp altmışbeş yaş üzeri vatandaşlara bedava kolonya ve maske müjdelemesiyle baştan çıkabiliyordu. Bu uğurda muhtelif girişimlerde bulunmayı düşünüyor, ‘hakkımdır’ diyerek sokağa çıksa ve muhtarlığın kapısına dayansa “Amca, sen yaşını doldurmamışsın ki” türünden sözlerle ve avucuna dökülen iki damla kolonyayla uğurlanma ihtimali canını sıkıyordu…
Her halükarda, evimizin kural tanımaz iki silahşörü arada sırada yürüyüşlere çıkıp kanunlara karşı gelmekte bir beis görmüyordu. Bu kanun kaçaklarının her dönüşünde evin başka bir köşesinde sıvı sabun veya deterjan kutucukları beliriyor fakat gıda stoklarımızda karantina öncesi döneme göre herhangi bir farklılık görünmüyordu. Yarın öbür gün kıtlık olursa aç kalabilirdik, ancak hiçbir güç seneler boyunca birbirimizin sırtını keseleyip ve mis kokulu çamaşırlarımızı ütüleyip pür-i pak dolaşmamızdan bizi alıkoyamazdı…
Annemin ‘ilk göz ağrı’sı İlke Bey günün aydınlık saatlerini uyuyarak değerlendiriyordu. Vampir bir yarasadan farksız yaşadığı için kendisinin virüse karşı doğuştan bir bağışıklık taşıdığına hemfikirdik. Kendisi ekseriyetle güneş battıktan sonra ortaya çıkıyor, gündemi belli aile toplantılarımızda gönüllü moderatörlük görevini üstleniyor ve bıçaklar çekilmeden hemen önce sükûneti sağlayarak tekrar mağarasına çekiliyordu. Her vampir gibi günün geri kalanını Netflix dizilerini emikleyerek geçiriyordu…
Bendeniz ise dört duvar arasına kapanmış olmaktan muzdariptim. Son günlerde sahilde bisiklete binmek Pac-man oynamaktan farksızdı. Karşınıza çıkabilecek kolluk kuvvetlerini -ister motorize, ister tabanvaylı olsun- önceden kestirip yollarına çıkmadığınız sürece bir sorun yaşamıyordunuz. Bahtımın yaver gitmemesi, iki can kaybetmem ve güvenlik birimlerini canından bezdirmem neticesinde son canı kendime saklayıp evden çıkmamaya karar vermiştim. Bu kararım, her ne kadar kendisini tüketmiyor olsam da ekmek alma görevini üstlenmeme engel değildi. Bu girişimim, simit-ekmek borsasını takip etmiyor olmamdan ötürü fırına bir lira borçlanmamla sonuçlanacaktı. En büyük serseriliğim (alkol ile olan münasebetimi gözden geçirdiğim son birkaç ay yüzünden) viski bardağından zencefil-limon çayı içmekti. Mimarlığı bırakalı uzun seneler olmuştu, ancak en az sekiz senelik geçmişi bulunan ve vakt-i zamanında arsızca istiflediğim eşantiyon ajandaları yeniden keşfedince günlük tutmaya ve onları bir nebze olsun değerlendirmeye karar vermiştim…
Okuyacağınız, ailecek tükenişimizin hikâyesidir…
1 note
·
View note
Text
Önce hiçlik vardı...

Önce hiçlik vardı...
Sonra ben geldim. Sarsılınca anladım. Biri daha vardı. Gün geldi sesini işittim. Konuşamadım ama dokundum. Dokunamadı ama dinledi. Her geçen zaman, biraz daha yakındı. Her yakınlığında, biraz daha içten... Az evvel avuçlarımdaydı. Hemen sonra kayıp gitti. Yokluğu acı vericiydi ve ağlamaktan başka seçeneğim yoktu. Korkuyordum…
Bekliyordunuz…
Aranıza gelişim pek gürültülü oldu. Ağacından koparılmış ham bir meyveydim. Tazeydim fakat ekşiydi tadım, işinize yaramazdım. Olgunlaşmam için beni onun kollarına verdiniz. Artık ‘o’ vardı.
Bir de sizin sesiniz…
Önceleri dinlerdim sizi. Pek yüksek perdeden konuşurdunuz. Anlattıklarınız manadan yoksundu ve manadan yoksun olana bir cevap vermem henüz mümkün değildi. Açıkçası umurumda bile değildiniz. Karnım doymalıydı, altım temizlenmeliydi. Neyse ki ‘o’ vardı. Sonra hep ben geldim. Dokunurdum bazen. Ağlardım. Tadardım. İşitirdim. Henüz göremezdim. Fakat kokunuz burnuma gelirdi. Uzaklarda olsanız da alırdım…
Siz kan kokardınız…
Gün geçtikçe görür oldum sizi. Önceleri bulanıktınız. Gittikçe yoğunlaştınız. Af buyurunuz, pek çirkindiniz. Sizi çirkinleştiren sözlerinizdi. Sözleriniz suretinizde cisimleşiyordu. Maddenin en yoğun haliydiniz. Hiçbir rüzgâr sizi aşındıramaz, hiçbir deniz zerrenizi dahi kumuna hak göremezdi. Değişsin, değişmesin, her söylevinizle daha koyu, daha sert bir katman daha eklenirdi varlığınıza. Nasıl olurdu bilmiyorum ama siz hep aynı kalırdınız. En uzun geceden de karanlıktınız…
En soğuk kıştan da daha sert…
Bıraksaydınız beni, ayaklarımın üzerinde yine dururdum… Ellerimi tutmasaydınız… Onlarla ne mi yapardım? Hoşunuza gitmeyecek, biliyorum, ama pipimle daha fazla oynardım. Benim için burnumdan pek bir farkı yoktu, ya da şu küçük ayak parmağımdan. Ayağımı ağzıma götürürdüm, evet…
Esnektim, bakınız, kaskatı oldum…
Uzun zaman önceydi ve ben her şeyden önce gelirdim. Siz, her şey gibi, her geçen gün biraz daha küçülürdünüz. Artık elinize uzanabilirdim. Kollarımı uzatmamı fırsat bilip sırtıma ağır bir çanta taktınız. Hay hay, taşırız, ne demek… Yazalım mı? Elbette… Çizelim? Pekâlâ… Cebir? Coğrafya? Tarih? Oh ne ala… Yürü dediniz yürüdüm, koş dediniz koştum. Fakat ben bunları siz olmasanız da yapardım. En doğrusunu hep siz bilirdiniz. Sözünüz dinlenmeliydi. Ne de olsa siz daha büyüktünüz. Dedim ya…
Gün geçtikçe küçülüyordunuz…
Kafama geçirdiğiniz çanak pek işe yaramadı. Paramparça, kusura bakmayınız. Biraz kan bulaştı üstüne, birkaç parça da kafatası… Bakın şurada ellerim, ‘o’na dokunduğum... Şurada kulaklarım, fakat duyamazlar sizi artık... Dişlerim her yana dağılmış, mazur görün... Yine de biliniz, düzenli fırçalandılar. Öğrettiğiniz gibi, günde üç defa. Tam iki dakika…
Şimdi ben öldüm ya...
Bakın şurada anlaşalım; Kimse ölmeyi istemez. Mesela siz. Siz çok yaşayın. Bunu hepimiz anladık. Tek bir soru kaldı kafamda… Daha doğrusu ondan geriye kalanda… Belli ki ömür denilen şeyi benden fazla tattınız. Bilirim, siz de pipinizle oynadınız. Öpüştünüz, belki de seviştiniz. Peki, hiç mi utanmadınız? Sevişmekten değil…
Yaşamaktan…
Sahi, beni ‘o’na nasıl götüreceksiniz? Şu kol bana mı ait? Şu kömürleşmiş parmaklar? Kavrulmuş bir tutam saç… Peki, şu sureti yok kelle? Diyelim ki o beni bir daha göremeyecek. (Bu halimi göstermezsiniz diye ümit ediyorum.) Fakat sizi görecek, bir ihtimal, kanlı canlı... Ne büyük bir gurur!
Affedersiniz…
Gurur duyarsınız diye düşündüm. (Kendinizden.) Tanısaydınız benimle de gurur duyardınız. Fotoğrafa aldanmayınız, bana sorsalar o gülümseyen fotoğrafım çerçevelensin isterdim. Ben seçecek olsaydım…
Olsaydım…
Canınızı sıkmıyorum değil mi? Bunca işinizin arasında kafanızı şişirdim, affediniz. Benim için üzülmenize gerek yok. Halimden oldukça memnunum. Artık korkmuyorum. Beni düşündüren geride kalanlar. Size kırgın değilim, lütfen. Tanımıyorum ki sizi, sadece kokunuzu biliyorum. Doğduğum gün bir yüzüm vardı ve yüzümün tam ortasındaydı burnum. Sizinki iri mi iri, fakat kusursuz... İyi koku alır, hafızayı gıdıklar. Yine de biliniz ki kusursuz burnunuzun da bir kusuru var; çabuk yorulur. Yoksa bilirdiniz kokumu, hatırlardınız. Biliyorsunuz…
Siz de oradaydınız…
Beni bu dünyaya siz getirdiniz. Kanlar içindeydim, eksik olmayınız, kanlar içinde gidiyorum. Kokumu almıyorsunuz, tamam, fakat siz… Ah siz… Siz görmez olmuşsunuz. Bir şeyler oldu da, acaba, aynalara mı küstünüz? Belli ki tahammülünüz yok kendinize. Yoksa bilirdiniz…
Suretinizde kanım olduğunu…
3 notes
·
View notes
Text
Sen Bir Temmuz, Ben Haziran...

Kaderim doğmadan belliymiş aslında... İsmime çoktan karar verilmiş. “Çocuğun adı ne olacak?” diye soranların bir kısmı aldığı cevabı beğenmiştir, orası kesin. Öte yandan bizimkilerin ardından türlü dedikodular yapıldığından da adım gibi eminim. Gün gelip doğduğumda ilk golü nüfus memurundan yemişim. Beyefendinin eli yazmaya gitmemiş kulağının duyduğunu. Fakat babam durur mu? Adam devrimci. Hayatı direnişle geçmiş. Nüfus müdürüne çıkmış ve ikna etmiş kendilerini. Böylelikle isim hanesinde yer bulmuş aylardan altıncısı…
Uzun bir süre hazzetmedim ismimden. Sevemedim. İşin doğrusu, nefret ettirdiler. Çok taşak geçtiler çünkü. Ne zaman biriyle tanışsam “Ben de Temmuz, abinin adı ne peki Mayıs mı, on iki kardeş misiniz?” gibi türlü şakalara maruz kaldım. En fenaları da beni tanıyanlardan geldi. Gün hesabı yaparken “Haziran otuz bir mi çekiyor?” diye soranlar en yakınlarım oldu… Ha, zamanı geldiğinde ismimi soranlara “Annemle babam Haziran’da tanışmış” dedim… dedim ve ekmeğini yedim ama siz yine de inanmayın… O başka bir hikâyenin konusu…
Diploma töreninde mezuniyet belgemi almak için sahneye çağrılmayı beklerken bile adım okunmadı benim. Dörderli gruplar halinde sahneye davet edildiğimiz o günden sonra artık mimar olarak anılacak, harç yatırmaktan hazzetmediğimiz için de uzunca bir süre diplomalarımızı göremeyecektik. Tamam, da, benim derdim daha büyüktü… Sıfatım vardı ama adım yoktu... Daha doğrusu sunucu elindeki listede bir yanlışlık olduğunu düşünüp adımı okumamayı seçmiş, “Ulan yoksa ders programıyla oynayıp çakışan iki dersi aldığım belli mi oldu?” diye veryansın etmeme sebep olmuştu. (Benimle aynı anda sahneye çıkmayı bekleyen üçlüden birinin babası, oğlunu kamerayla çekerken bu endişeli hallerimi de beraberinde kadraja dâhil etmeyi başarmış... Eksik olmasın... Bendeniz halen rüyalarımda türlü sınavlara girerim ve bir türlü mezun olamam.) Tören öncesinde, kütüphane kartımı teslim etmeye gittiğimde, görevliyi kartımı kendisine ibraz ettikten sonra bile zar zor ikna edebilmiştim, adım hususunda. Kendisi önündeki sabit telefondan bir arkadaşını aramış “Gel bak burda ne var, sana bişey göstercem, bi gel lan!” deyip, beklediğimiz süre boyunca kızlarına Mustafa adını veren tanıdığı bir çiftin hikayesini, sıklıkla kendilerinden “Bu iki manyak…” diye bahsederek anlatmıştı...
Dertlerim mezun olduktan sonra da bitmedi. İsmimle maytap geçilmesi bir yana, büyüyüp de hayatın olağan akışına ayak uydurmaya çalıştıkça işlerimi halletmek de gittikçe güçleşiyordu. Yaptığım telefon görüşmelerinde herhangi bir şekilde ciddiye alınmıyordum. Rezervasyon gerektiren durumlarda işlemim yapılmıyor, bankadan arayanlar kayıtlarında bir yanlışlık olduğunu düşünebiliyor, teyit için adımı soranlar bile doğum tarihimi veriyorum zannedip “beyefendi isminizi soruyorum” diye düzeltme ihtiyacı hissedebiliyordu. Hayatım boyunca benimle taşak geçenler nedense kendileriyle taşak geçildiğini düşünüyordu…
Bir bahar günü her şey değişti…
O vakitler bir ilkokulun ikinci sınıf şubelerinden birini müsamereye hazırlıyordum: Serpil Teyze’nin öğrencilerini. Kendisi çok yakın bir arkadaşımın annesi olduğu ve beni küçüklüğümden beri tanıdığı için teyzem idi ve hep öyle kaldı. Benim onu sevdiğim kadar o da beni sever, öğrencilerinden fırsat buldukça benimle ilgilenir, halimi hatırımı sorardı. Mevzubahis gün yanıma gelip “Üçüncü sınıflardan bir öğrencimiz var, adı Temmuz, tanışmak ister misin?” diye sormuştu. Ben ise içimden “Öyle isim mi olur lan?!” deyivermiştim. Ancak o zaman anlayabilmiştim adımın diğerleri üzerinde yarattığı etkiyi. Vay canına. Eylül, Nisan, bunlar sıklıkla karşıma çıkıyordu fakat Temmuz?
Heyecanlanmıştım…
“İstemem mi?” dedim, dedim ama teneffüs zili bir türlü çalmak bilmedi… Prova boyunca aklımın kuytu köşelerinde Temmuz’la tanıştım. Dokuz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bu çocuğa zihnim el verdiğince ağabeylik yapıyor “Benimle de çok maytap geçtiler Temmuz çocuk, adımı söyleyince ‘benimki de Nisan’ veya ‘Mayıs’ diye cevap verdiler, ama aldırma, güzel bizim adımız, unutulmuyoruz bir kere, hatırlanıyoruz çocuk…” gibi nasihatler ediyordum.
Nihayet zil çaldı. Serpil Teyze “Gel benimle” diyerek kendisini takip etmemi istedi. Karanlık koridorlardan geçip bahçenin aydınlığına vardığımızda gri bir toz bulutunun içinde top peşinde koşturan bir kalabalığa “Temmuz, Temmuz!” diye seslendi. Ben “Hangisi acaba?” diye düşünürken sislerin içinden sarışın, koca kafasıyla ve mavi önlüğüyle Temmuz belirdi. Ayağındaki topu havalı bir hareketli kaptığı gibi koltuğunun altına koydu. O yoksa top da yoktu. Hiç acele etmeden, kendinden emin adımlarla yürüdü ve karşımızda dikildi. Serpil Teyze’ye “Buyrun öğretmenim” dedikten sonra şaşkın gözleriyle beni süzmeye başladı. Belli ki merak ediyordu neden çağırıldığını. Yoksa bir suç mu işlemişti? Peki ama tuhaf görünüşlü bu adam kimdi? Zamanı gelmişti…
Elimi uzattım: “Merhaba Temmuz…” dedim “… ben Haziran”
Kısa bir sessizlik anında Temmuz önce elime, sonra gözlerimin içine baktı. Dudakları aralandı, bir şeyler söyleyecek oldu, zorlandı, daha fazla kendini tutamadı ve elini havaya kaldırıp “Hassiktir lan!” dedi. Ardından sırtını döndü ve koşarak arkadaşlarının yanına gitti.
İşte o zaman anladım. Hiçbir zaman bir Temmuz olamamış, benimle dalga geçtiğini düşündüğüm birinin yüzüne okkalı bir ‘hassiktir’ yapıştıramamıştım. Ben ona bir şeyler öğreteceğim derken Temmuz hayatımın dersini vermişti bana… Güzeldi lan benim adım... Beğenenler hoş gelmişti, diğerleri hassiktirsindi… Eksik olma Temmuz… Sana çalım attığını düşünen o hadsizlere asıl tekmeyi sen vur… Bu satırlar vesilesiyle, senin bana verdiğin cesaretle, ismimi espri konusu yapanlara, telefonda yaptığım rezervasyonları onaylamayanlara, ve en önemlisi mezuniyetimde ismimi okumayarak bana esaslı bir travma kazandıran o kişiye, buradan… şimdilik… ve son seferlik… selamlarımı gönderiyorum...
Ama bir daha karşıma çıkarsanız çok fena küfrederim…
Ona göre…
---
Başlığın ilham kaynağı, ilk defa üniversitedeyken aldığım bir aşk mektubunda okuduğum, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘Ben Bir Eylül, Sen Haziran’ şiirini okumanızı öneririm… Yazının fotoğrafı da pek keyfili bir gecenin sabahı beni ‘kuşları seyre dalmışken’ yakalayan pek sevgili Buket Toktaş’tan… En güzelleri hiç uyanmadığımız sabahlar değil mi hep? Tam da bu sabah gibi…
3 notes
·
View notes
Text
Ben En Çok Küçük Dayıma Benzerim...

Denizden çıkmakta olduğum bir akşamüstü kulağıma çalınan diyalogu hiç unutmam:
“Olm bak, Bob Marli geçiyo!”
“Bob Marli kim lan?”
“Hani yok mu şu esrarkeş?!”
Dayım kimilerince esrarkeş olarak bilinse de, ilgili maddeyi sadece -onu sık sık ziyaret edecek olan- biriyle yüzleşmek için kullanmıştır aslında; ilham meleğiyle. Henüz on sekiz yaşını doldurmadan profesyonel müzik kariyerine başlamış, ilk ‘tekli’sini yirmi yaşında yayınlamış, ölüm tehditleri alırken bile sahneye çıkmaktan çekinmemiş, memleketinde yıllardır süregelen savaşı durdurmuş, hatta tarafların sahnede el sıkışmasını sağlamıştır. İcra ettiği müziğin öncülerinden olduğu yetmezmiş gibi, tüm zamanların en çok satan reggae albümünü yayınlandığında henüz otuz yaşında bile değilmiş...
Dedem Abdülmecit’e gelirsek… Hayatı boyunca tam on üç (rakamla 13) çocuk sahibi olmuş. Öldüğünde yüz on (evet 110) yaşının üzerindeymiş. Yani en küçük oğlu doğduğunda dedem en iyi ihtimalle seksen yaşından gün alıyormuş. Kendi keçilerimizin sütünden mayalanan yoğurt en sevdiği yiyecekmiş. Hatta bir gün hiç yoğurt kalmamış da, bir kâsesini getirene annemi vermeye taahhüt etmiş. İşin ilginci kâse kâse yoğurtları kapıp gelen olmuş. Allahtan annemi vermemiş dedem. Ama tanıdığım kadarıyla getirdikleri yoğurdu ne yapıp edip kaşıklamıştır…
Abdülmecit’le hatırlayabildiğim ilk (aslında ikinci) karşılaşmam altı yaşlarımdayken olmuştu. İki gün süren araba yolculuğundan sonra abimle birden karşısına çıkıverince bizi tanıyamamış, seneler önce, biz henüz bebekken görmüş olmasının da getirdiği unutkanlıkla “Kimin çocukları bunlar?” deyivermişti. Konuşabildiği tek dil o vakitler yasaklı olduğundan, ve biz kendisine henüz yeterince maruz kalamadığımızdan, söylediklerinin tek kelimesini bile anlamamıştık. Boş gözlerle etrafa bakınırken kıkırdayan akrabalarımızın yaptığı çevirilere muhtaç kalmıştık...
Bir keresinde de evin damından inen merdivende karşılaşmıştım dedemle. Geceleri çatışma olmazsa tek katlı evin damına yer döşekleri serilir, cibinlikler kurulur, kocaman parlak yıldızların ışığında tüm aile bir arada uyurduk. Böyle bir gecenin sabahı gemici merdivenden aşağı inerken, henüz ayılamamış olmanın verdiği sersemlikle kendimi tepetaklak vaziyette bulmuştum. Sol ayağım ahşap basamağın tekinde takılı kalmıştı; hani azıcık uzanıversem parmaklarımın ucuyla toprağa değecekmişim gibi. Kaydıraktan kayarken bile kafasını yarabilen ben, her nasıl olduysa bu olaydan yara almadan kurtulmuş, dünyayı bir de tersten görünce korkumdan ağlayıvermiştim. Oradan geçmekte olan dedemin tersi-fena bakışları delip geçivermişti minik bedenimi. Haklı eleştirisini kavrayabilmem için kuzenlerimin çevirisine de ihtiyacım yoktu:
“Gerizekalı bu çocuk!”
Anlayacağınız Abdülmecit’in torununun küçük dayısına olan benzerliği sadece dış görünüşüyle sınırlı kaldı. Tanışamadım dayımla. Ben doğmadan altı ay önce kanser aldı götürdü bizden kendisini; ama yalnızca bedenini... Geride aralarında ‘Exodus’ ve ismi kendisine pek bi yakışan ‘Legend’ gibi efsanevi albümler, pek umrunda olmayan ödüller, halen kırılamayan rekorlar ve aslanlar gibi on bir çocuk -tam on bir kuzen; dayımın dedemin izinden gittiğini söylersek yanlış olmaz- bıraktı... Otuz altı yaşındaydı o zamanlar… Bugünümden iki yaş küçük… Yaşasaydı yetmiş beşinci yaşgününü -beraber- kutluyor olacaktık... Fakat biz her şeye rağmen yine bir araya geleceğiz ve çok çok iyi hissedeceğiz... İyi ki doğdun dayıcığım… İyi ki varsın... Nice senelere…
1 note
·
View note
Text
Başlangıç

“Rüyanın devam ettiği sürece gerçek olduğu söyleniyor. Aynı şeyi hayat için söyleyebilir misin?” - Hayata Uyanmak (Waking Life, Richard Linklater, 2001)
Alacakaranlık.
Akyaka’dayım. Evde fazla ışık kaynağı kullanmayız. Ortam haliyle loş olur. Radyoda güzel bir müzik. Duvardaki prizlerden bir tanesi sıkıntılı. Yuvasından çerçevesiyle birlikte çıkmış. Uzun zamandır öyle. Bir de üstüne üstlük üçlü prizin yüküyle ağırlaşmış. İyice gevşiyor ve duvardan ayrılıyor. Elektrikler gidiyor. Müzik susuyor. Beklenmedik bir şey değil. Ayağa kalkıyorum. Oturuyormuşum. Tek odalı evin ortasında ayaktayım. Yapayalnız. Ev böyle değildi ki. Üstelik Bornova’da kanepenin üzerinde uyuyordum ben. Evin küçük pencerelerinden birinden dışarıya bakıyorum. Akyaka’da değilim. O zaman pencereden dışarı çıkıp uçabilirim. Yine de temkinli olmakta fayda var. Yavaşça çıkıyorum. Üç katlı taş bir evin duvarında yürümeye başlıyorum. Dibimde yemyeşil bir ağaç var. Bir çocuk yüzü görüyorum. Gülümsüyor. Sanki farkında olan bitenin. Uçmak, daha da yükselmek istiyorum. Doğaya yakın olmak istiyorum. Yükseldikçe inanılmaz bir manzara görüyorum. Yemyeşil ağaçlar, bembeyaz bir kumsal ve tabi ki de deniz.
Uyanıyorum.
Kanepede doğruluyorum. Egemen elinde telefonuyla geliyor. Rüyamı anlatmaya başlıyorum. Tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Evin içinde gösteriyorum. Bak burası bu taraftaydı. Parmağımla işaret ediyorum. Şu priz bozuktu ve ben çok ikna idim bozuk olduğuna. Tane tane anlatıyorum. Tek tek. Elindeki telefonla ilgileniyor ve pek beni dinlemiyor. Etrafıma bakıyorum bir yandan. İyi de ben Akyaka’daki evdeydim. Bornova’daki ev üzerinden nasıl anlatıyorum. Uyanmadım demek ki, bu da rüya. Bilincim yavaş yavaş açılıyor.
Uyanıyorum.
Kanepede doğruluyorum. Cansu yanıbaşımda. Elinde bir bardak var. Tolga sevgilisiyle Akyaka’dan gelmiş. Egemen odaya giriyor. Muhabbet ediyoruz. Akyaka nasıldı eğlendiniz mi yediniz mi ıslak hamburgerlerden? Yatmadan önce Cansu’yu da ıslak hamburger yerken gördüğüm video aklıma geliyor. Yani Cansu Akyaka’da. Burada ne işi olabilir. Siz gerçekten geldiniz mi yoksa ben hala rüya mı görüyorum?
Uyanıyorum.
Kanepede doğruluyorum. Yine birkaç kişi. Egemen sol tarafımda oturuyor. Yanına gidiyorum. Hala rüyadayım galiba. Suratıma boş gözlerle bakıyor. Bak şimdi. Zıplıyorum. Oysa uçmaya çalışıyorum. Nafile. Sadece zıplıyorum. Bir daha. Bir kere daha. Olmuyor. Yoksa gerçekten uyandım mı?
Uyanıyorum.
Kanepedeyim. Hemen kalkmıyorum. Konuşmalar var. Tolga sigara sarıyor. Yine rüya. Evin içinde dolaşıyorum. Geri geldiğimde sıra bana gelmiş. Alıyorum. Cansu sıranın kendisinde olduğunu söylüyor. Hayır bendeydi tam burada oturuyordum. Yeşil kanepeyi gösteriyorum. Zaten rüya bu. Şaşırıyor. Ayağa kalkıyorum. Hepiniz bensiniz. Bu bir rüya. Aslında yoksunuz. Herkes şaşkın. Biri cevap vermeye başlıyor. Tanımıyorum. Gözlüklü. Konuşurken değişiyor. Osman oluyor. Gördünüz mü? Şaşırıyorum. Osman oldu. Adam Osman’a dönüştü!
Uyanıyorum.
Osman Egemen ve tanımadığım bir kişi daha. Muhabbet ediyorlar. Dinliyorum. Tanımadığım kel, kirli sakallı, bir gözü kapalı eleman çok konuşuyor. Senin adın ne? Bana dönüyor. Adını söyle uyanınca hatırlamam lazım. Cansu adımı çağırıyor. Yanına gidiyorum. Elimden tutuyor. Seni ziyarete geldiler. Koridor geniş. Koridor karanlık. On onbeş kişi var beni bekleyen. Kadınlar ve erkekler. Oo, beynimin içi gelmiş. Cansu şaşkınlıkla bana bakıyor. Rüya bu. İyice şaşırıyor. Grubun bir kısmıyla koridordaki odalardan birine geçiyoruz. Konuşuyorlar tek tek. Tebrik ediyorlar sanki. Bakıyorum yüzlerine. Tanımıyorum. Anlatıyorlar. Peki ama siz kimsiniz?
Uyanıyorum.
1 note
·
View note
Text
merhaba dünyalı!
Telaşlanma. Beyninin kıvrımlarında dalgalanan bu sözleri, aramızdaki birkaç zilyon ışıkyılı mesafe sebebiyle, telepatik yöntemlerle iletiyorum. Alıcıların hep açık, ancak türdeşinle aranızda mesaj göndermeyi beceremediğiniz için, gelen kutularınız boş, bomboş. Kendinden aşağı gördüğün kedi, kuş, köpek ve bilumum diğer hayvanat bu işi çoktan kıvırmışken, derinliklerinde bir yerde spam kutun onların okunmamış mesajlarıyla dolu bilesin. Kendi dilinden konuşanı, o konuşan sen olsan bile duymadığın, duysan da anlamadığın için başka ifadeler de yetersiz geliyor sana. O yüzden geçtim telepatiyi, sana ilk tavsiyem şu; bilumum hayvanat birbiriyle iyi kötü anlaşırken araya girip miyavlama veya havlama. Komik oluyorsun. Bitkilerin senin hakkındaki fikirlerinden bahsetmek dahi istemiyorum. Havalar iyiden iyiye soğudu zaten. Elin hanımelisinin bir de garezine ihtiyacı yok.
Delirmiyorsun. Duyduğunu zannettiğin senin kendi iç veya dış ‘ses’in değil. Mesajı ‘önemli’ olarak işaretlediğim için, sözüne en çok kıymet verdiğin kişinin sesini duyuyorsun. Kendi sesini. Benim sözümü kendi sesinden dinliyorsun. Bunun altını çizmek isterim.
Sana ulaşmamın sebebi aptal olman. Aptallığın yüzünden en büyük zararı kendine veriyor olsan da, bu, diğer türlere zarar vermediğin anlamına gelmiyor (maalesef) ‘Tek tırnak’ içinde söylediklerimi Adnan Şenses’in, (parantez) içindekileri ise Yılmaz Morgül’ün sesiyle algıladığını farketmişsindir. Bulunduğun coğrafyaya veya ait olduğun kültüre göre değişiklik gösterecek bu özelliği mesaja yüklememin sebebi ise; biraz eğlencenin kimseye zararının dokunmaması. Bunu kendine daha sık hatırlatmanda fayda var ** Ne diyordum? Evet... Aptalsın… Şu anda uyuyor, tıkınıyor, çalışıyor, sevişiyor, müzik dinliyor, dans ediyor, saçmalıklarını kayıt altına alıyor veya birilerinin saçmalıklarını okuyor, herhangi bir sebepten birilerine şiddet gösteriyor, her hangi bir sebepten birilerinin şiddetine maruz kalıyor olabilirsin. Her ne yapıyorsan, bunu olanca aptallığınla yapıyorsun. Sana aptal olduğunu neden mi söylüyorum? Farkında olman için. Farkındalıktan yoksun bir aptal olmaktansa farkındalığı yüksek bir aptal olmak daha iyidir de ondan.
İlkel yöntemlerinle bize gönderdiğini zannettiğin mesajlarla zahmet edip ilgilenmiyoruz. Sadece arada Radyo-3’ü dinliyoruz. Ayrıca tüm evreni duyabildiğimiz gibi seni de istediğimiz zaman duyabiliyoruz. Bunu nasıl mı yapıyoruz? Dinleyerek! İstediğimiz zaman duyduğumuzu söylemiştim; o yüzden saçmalıklarına maruz kalmamak için ‘arada’ sesini kıstığımızı bilmelisin. Bazen de dış sesini sonuna kadar açıp, eğlence olsun diye eşe dosta dinletiyoruz. Senin telefonunun sesini kökleyip ekranını türdeşilerinden birinin gözüne sokman gibi. Ancak biz bunu bir süredir yapmıyoruz. Söylediklerin ‘komik’ olmaktan çıkıp, ‘vahim’ olmaya başlayınca sana bir cevap vermemiz gerektiğini anladık. Önce, hiçbirimiz seninle muhatap olmak istemedi. Sonra, ben kısa çöpü çektim... Kalbin kırılmasın... Seni seviyoruz… Nasıl anlatsam… Senin bir hamamböceğini sevmen gibi. Endişelenme, o da seni aynı hislerle seviyor. Onu da anlayabiliyoruz biz, hatta arada dertleşiyoruz, çoğunlukla senden konuşuyoruz. Söylediğine göre ortam aydınlandığında kaçmasının sebebi; tercihen loş ışığı seven bir canlı olması. Yoksa seninle muhatap olmamak için katiyen değil.
Fazla uzatmayacağım. Bu mesajımı bir tanışma faslı olarak düşün. Cevap vermek için acele etmene gerek yok. Dediğim gibi seni istediğimde duyabiliyorum. Ben sana gerektiğinde ulaşırım. Bu süre zarfında sana ulaşmamı gerektirmeyecek meşguliyetlerinin olması hepimizin hayrınadır. Her mesajımda hayatını kolaylaştıracak üç tavsiyem olacak sana. ‘’Neden üç?’’ diye soracak olursan, fark ettiğin üzere, sana Muazzez Ersoy’un sesiyle ‘’Buna ben karar verdiğim için’’ derim. Kendi kendine verdiğin bir tavsiyeye bile uymaktan aciz olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yoksa var mı? Kısacası üç tavsiye yeter de artar. Tavsiyelerimi uygularsan mutlu olursun ve dünya da, haliyle evren de huzur bulur. Kelebeğin çırpınan kanatları fırtına alametiyse, savrulacak bir tokadın kıyametle sonlanmayacağını kim bilebilir? Üç tavsiyenin sonuncusunu ve en önemli olanını, mesaj bittikten sonra Müslüm Gürses seslendirecek. Bunun sebebi herhangi birinin ölüsüne dirisinden daha fazla kıymet vermen değil, mesajın akılda kalabilmesi, tabiri caizse; yüreğine işleyebilmesi için.
Sağlıcakla kal.
Üçüncü tavsiye: Sebzeleri buharda pişirip zeytinyağını en son ekle. Hala öğrenemedin şunu gitti...
________________________________________________
** ikinci tavsiye
1 note
·
View note